Tevfik Rüştü Aras

Dr. Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’le 1904-1905 yıllarında Beyrut’ta Burç meydanındaki bir kahvede tanışmış, daha sonra rastlantı olarak 1907 yılında İzmir’de Konak meydanında karşılaşmış ve bu karşılaşmalar ayrılmaz arkadaşlığın başlangıcı olmuştur. Anılarında: “Bu rastlantılar hayatımı değiştirdi. Oysa ben siyasetten uzak, mesleğim üzerinde çalışmak kararındaydım. Mustafa Kemal beni büyülemişti” diyor. 

1909 yılında Selanik’te toplanan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kongresine, kongre üyesi olarak birlikte katılmışlar ve bu beraberlik ömür boyu sürüp gitmiştir. 

Atatürk’ün 31 yıllık arkadaşı olan Aras, Birinci Dönem Menteşe (Muğla) ve daha sonra da İzmir milletvekilliklerinde bulunmuş ve 13 yıl O’nun Dışişleri Bakanlığı’nı yürütmüştür.

(Aras) soyadı Atatürk tarafından kendisine verilmiştir.

Aras, Atatürk’ün sayısız üstün nitelikleri yanında en önemli niteliklerinden birinin de (sevgide bağlılık) olduğunu bir anısında şöyle anlatıyor:

“1918 Şubat’ında İstanbul’da tutuklanmıştım. (İç güvenliği bozma suçundan) Halbuki yapmamıştım böyle bir şey. Ama, sonra fazlasıyla yaptım. Bu yüzden bazen suçsuz insanların haksız yere ne eziyetler çektiğini şahsımda denediğim için bu durumu daima göz önünde tuttum. Hayatım boyunca… Bundan ötürü o zaman tecrit edildim. Sonra polis müdürlüğü gözetiminde alıkonuldum. Oradan da Bekirağa Bölüğü’ne aktarıldım. Fethi Okyar da tutuklanıp oraya getirilmişti.

İşte, Mustafa Kemal 1919 yılında Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılacağı sırada, Bekirağa Bölüğü tutukevinde beni ve Fethi Okyar’ı ziyarete geldi. Pırıl pırıl üniforması içinde… Bu hem sevgi bağını gösterir hem cesaretini…

Çünkü, o sırada bizi tutukevinde ziyarete gelmek, çıkarken tutukevi kapısının üzerine kapanması tehlikesini göze almak demekti. Ama, vefalıdır. Geldi. Fethi Okyar’la ayrı, benimle ayrı, uzun uzun konuştu. Samsun’a gideceğini ve tasarladığı programın ana hatlarını bize anlattı. Bundan dolayı heyecan içinde, O’nun Samsun’a varmasını bekliyordu.”

Aras, acı duygularla dolu bir yılbaşı gecesini de şöyle anlatmaktadır: 

“1938 yılbaşı akşamı Köşk’e beni çağırmıştı. Hemen gittim. Kendisini Köşk’ün yukarı katında kitaplığa bitişik açık salonda buldum. İlk sözü:

– Bu akşam bir tarafa çıkmayacağım. Sen de suvare görmekten bıkmışsındır. Yılbaşını burada birlikte geçiririz, olamaz mı?, demek oldu.

– Büyük sevinçle, karşılığını verdim. 

Bir hayli süre, geçen yılın olaylarından ve gelecek yılın işlerinden konuştuk. İsmail Hakkı Kavalalı’nın gelmesi üzerine konuşma günün haberlerine, havaya ve suya dönüştü. Bu alanda konu daha genişleyince O’nun elbise ve çamaşır dolaplarını hep birlikte görmeye gittik, elbiselerinden, gömleklerinden ve kravatlarından bize dağıtıyordu. Bu nedenle hatırıma gelen bir fikri söylemekten kendimi alamadım ve dedim ki:

– Paşam, mendillerinize, potinlerinize varıncaya kadar bize vermekten hoşlanıyorsunuz; ne olurdu bir ay önce düşünseydik de yeni bir yıl için bütün giyeceklerinizi yeniden ısmarlasaydık ve bu gece başka arkadaşları da çağırarak elbiselerinizi, çamaşırlarınızı ve gömleklerinizi aramızda kapışsaydık ne kadar çok eğlenirdik. Hepimiz de herbirimiz de bu yılbaşı gecesinin anısı olarak sizden bir şeyi üzerimizde taşırdık ve siz de yarın hep yeni giymiş olurdunuz.

Bunun üzerine:

– A doktor, bunu niçin daha evvel düşünüp söylemedin? diye hayıflanınca: “Zararı yok, gelecek yıl böyle yaparız” yanıtını verdim. Atatürk olumlu veya olumsuz bir şey söylemedi. Bir süre düşünür durum aldıktan sonra: “Bakalım gelecek yıla yaşayacak mıyım?” Sözleri ağzından dökülüverdi.

Birdenbire her üçümüzü de derin bir sessizlik kapladı. Atatürk, ölümün yaklaştığım içinde duymuştu. Bizim içimize de bu zehirli kuşku düşmüştü. Yine Atatürk bizden önce kendini toplayarak: “Yılbaşı gecesi acıklı şeyler düşünmeyelim ve konuşmayalım” dedi. Yaz gömleklerini ayırıp bana seslenerek: “Bunlardan da al, yazın Yalova’da yine hep birlikte oluruz da işine yarar” özendirmesiyle hem gömleklerinden almamı istiyor hem de üstümüze çöken üzüntülü durumu gidermeye çalışıyordu. Hatta pijama bile verdi. Kavalalı, neşeli sözleriyle konuyu değiştirdi. Gece yarısı geçinceye kadar şuradan buradan konuşmaya devam ettik.

O gece Atatürk çoğu defa alışık olduğu zamandan önce dinlenmesini sağlamak üzere izin ahp ayrılıncaya kadar acı konuya dönülmedi. Fakat, yüreklerimizi sönmez bir alev yakıyordu. Çünkü Atatürk, ölümün yaklaştığını içinde duymuştu ve bunu kendisiyle beraber biz üç kişi 1938 yılının başından beri biliyorduk. Ağaç yaprakları ile beraber açılan sır, bu acıyı diğer arkadaşlara da verdi. Paylaşmak, acıyı azaltır derlerse de bende öyle olmadı. Acı gerçeğe yaklaşmakla ızdırabım azalmıyor, artıyordu.

İnandığım insan zekasının, bilimin güçsüzlüğü içinde çırpındık. Sonradan bu durum çok sürmedi, felaket geldi çattı. Artık içi yanan bütün yurttaşlarımla birlikte bizi ayakta tutan sadece görev duygusu olmuştur. Halkımıza, memleketimize karşı sürecek olan görevimizi yerine getirmek, O’na ve O’nun eserlerine sevgi bağlılığını göstermek; bundan sonraki yaşantımızın başlıca nedeni olsa gerektir. Büyük Atatürk ve zavallı bizler. O Büyük Adam henüz orta bir yaşta iken bu kadar vakitsiz ölmeli mi idi? Bir kaç yıl daha yaşayabilseydi neler olacaktı? Ah neler olacaktı?”

Atatürk, hastalığının bir hayli ilerlemiş döneminde Kral Carol’u kabul etmiş ve bu aniden ziyaretin nedeninin Südetler sorunu olabileceğini kabulden önce Aras’a söylemiştir. Aras bu konuya anılarında etraflıca değinmektedir.

“1938 yazında, bir sabah Dolmabahçe Sarayı’na gitmiştim. Atatürk iki aydan beri Savarona Yatı’nda bulunuyordu. Bir gün önce, beni görmek istediğini bildirmiş, fakat bir saat belirtmemişlerdi. Bunun için, erkenden Dolmabahçe’ye giderek emirlerini orada beklemeyi doğru bulmuştum. Saat on’a doğru, nöbetçi yaver oturduğum salona gelerek:

– Efendim, dedi. Savarona’dan sizin için gönderilen motorlu vasıta şimdi rıhtıma yanaştı.

Servisimi aldım, acele salonları geçip taşlığa çıktım. Geniş mermer merdivenleri inerken arkamdan koşarak gelen, aynı nöbetçi yaverin sesini duydum:

– Efendim bir krallık yatı gelmiş!

– Hangi kralın yatı? Ne zaman gelmiş? Nerede?

– Romanya Kralı Carol’un yatı. Savarona’nın az ötesinde demirliyor.

– Boğaz Komutanlığı, gönderinde krallık bandırası olduğunu haber veriyor.

Bir an düşündüm, sonra:

– Öyleyse, dedim. Motoru kullananlara söyleyiniz, beni önce Romen yatına götürsünler.

Bir Devlet Başkanı’nın gelmesi, elbette her zaman en ön planda önemli olan bir siyasal olaydır. Romen yatına gitmeden Savarona’ya gitmiş olsam, Atatürk’ün ilk işi, tabii benden bu gezi hakkında fikir almak olacaktı. Halbuki Carol’un -eğer gelmişse- niçin geldiğini bilmiyorum, ne Bükreş elçimiz, ne memleketimizdeki Romen temsilcileri bize bir haber salmış değillerdir.

Üç dakika sonra motor, Romen yatına yaklaşırken, Kral’ın küpeşteye yaslanmış, bana gülümsemekte olduğunu gördüm. 

Yanında kızıl saçları rüzgarda dağılan, kadın arkadaşı, dillerde destan olan sevgilisi Madam Lupescu duruyordu.

Hemen güverteye çıkıp kendisini selamladım ve Türkiye adına (Hoşgeldiniz) dedim.

Carol, ince ve bir centilmen olarak tanınırdı. Fakat beni hayal kırıklığına uğrattı. Madam Lupescu’ya saygılarımı bildirmek olanağım bana vermesi gerekmez miydi? Halbuki Madam, sanki yanımızda değilmiş gibi davrandı ve koluma girerek beni yatın salonuna götürdü. Sabah sabah koca bir kadeh Romen şampanyası içmeye zorladı ve sonunda:

– Cumhurbaşkanı Hazretleri ile konuşmak istiyorum Ekselans, dedi. Ne kadar çabuk mümkün olursa o kadar çabuk!

– İsteğinizi hemen Cumhurbaşkanı Hazretlerine bildirmek, bana şeref veren bir görev olacaktır, Majeste, dedim. Cumhurbaşkanı Hazretlerinin rahatsız bulunduklarını biliyorsunuz. Bununla beraber kendilerine hemen arz edeceğim.

Ve sordum:

– Şu anda İstanbul’da bulunan Romanya Elçisi de size eşlik edecekler midir?

– Hayır, hayır… Atatürk’le başbaşa iki dost olarak konuşmak istiyorum. Tabii, Ekselans siz de hazır bulunacaksınız.

Savarona’ya gidince Atatürk’ü her zamandan daha halsiz buldum. Uğursuz hastalık o kutsal varlığı kemirdikçe kemiriyordu. Kestirdiğim gibi ilk sözü şu oldu:

– Yat’ta kadın da var mı? Kaptan dürbünle bakmış… Güvertede kadınlar varmış…

Gördüklerimi ve konuştuklarımı Atatürk’e bildirdim. Bir an gözlerini yumdu, sonra hafif bir sesle:

– Pek halsizim be doktor, dedi. Ama… Peki, bir gayret edelim. Kendisini kabul edelim. Madem ki buraya kadar gelmiş; olmaz demek olmaz. Herhalde bir derdi vardır. Sakın Südetler için gelmiş olmasın?

Atatürk, o gün öğleden sonra dörtbuçuk’ta Kral Carol’u kabul etti. Kral yalnız gelmişti. Savarona’nın merdiveni başında Başyaver Celal Üner tarafından karşılandı ve yattaki Cumhurbaşkanlığı yazı odasına götürüldü. Atatürk, açık bir kostüm giymiş, beyaz ipekli gömleğine düz yeşil bir kravat takmıştı. Carol, ona dikkatle bakıyordu. İlk sözü:

– Sizi pek sağlıklı gördüm Ekselans… demek oldu.

Sonra hiç bir başlangıca gerek görmeksizin: 

– Uluslararası durum pek nazik, dedi. Durumun en kritik noktası da Südetler…

Bu sırada kutsal bardaklarla şerbetler gelmişti. Dudaklarını değdirmeden büro üzerine bırakarak devam etti:

– Çekoslovakya çok inatçı bir taktik kullanıyor. Bu konuya ivedilikle bir hal çaresi bulmak doğru olacaktır. Halbuki Beneş çok güçlük çıkarıyor. Balkan Antantı’nın çıkarları Çekoslovakya’nın biraz uysal hareket etmesini emreder, sanırım. 

Ve tekrar etti:

– M. Beneş pek inatçı… İl montre beaucoup de difficulte.

Atatürk, Fransızca bilirdi. Fakat Devlet Başkanı olarak yabancılarla konuşurken yalnız Türkçe konuşmuştur.

– Haşmetmeaba söyleyiniz, dedi. Çekoslovakya bizim dostumuzdur. Fakat kendilerinin müttefikidir. Her devlet gibi Çekoslovakya da böyle bir durumda dostlarından yardım umduğu gibi müttefiklerinden de daha sağlam bir yardım alır. Kral Hazretleri, Beneş’in güçlük çıkardıklarından söz ediyorlar. Bir devlet başkanının ilk görevi, memleketinin her noktasını herkesten önce savunmaktır.

Ve sonra o hasta haliyle hiç umulmayacak bir sertlikle iki elini oturduğu koltuğun iki kenarına vurarak kükremiş bir kaplan gibi gövdesini ileriye fırlattı:

– Ne istiyorlar Kral Hazretleri? Çekoslovakya’dan büyük bir parça koparmak istenirken Cumhurbaşkanı Beneş’in kolaylıklar göstermesini mi? Örneğin siz bunu yapabilir misiniz? 

Carol şaşırıverdi: 

– Ekselans, biz de bu durumu anlamıyor değiliz, diye kekeledi. Ama Almanya’nın gözdağı vermesi karşısında kuşku duyuyoruz.

Sözü hemen başka yola götürerek eğlenceli şeyler anlatmaya kalkıştı. Siyasi konuşma bitmiş, monden görüşmeler başlamıştı. Sonra kalktı, yatına gitti.” 

Montrö antlaşmasını imzalamakla da ün yapan Dr. Tevfik Rüştü Aras’ı 6.1.1972 günü yitirmiştik. 


Kaynak: Atatürk ve Çevresindekiler, Kemal Arıburnu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1994, ISBN:975-458-064-2