Tarih: 23 Nisan 1920 Yer: Ankara, Büyük Millet Meclisi

Sayın Okurlarım!

Öncelikle bu muhteşem ve varoluşumuzun günü olan 23 Nisan Bayramı’mızı saygılarla sevgilerle kutlarım.

Aşağıdaki yazıyı lütfen biraz uzun olmasına rağmen dikkatle okuyunuz. Çünkü o günü ben değil, Mustafa Kemâl’in dilinden okuyacaksınız. Sabiha Gökçen’e nasıl anlattı ise, sizler de öyle okuyacaksınız.

O sabahın fotoğrafını da Salih Bozok’un yazısı ile sunuyorum. Bayramınızı tekrar kutlar, saygı ve sevgilerimi yinelerim.

E. Ülger

23 Nisan 2020


Önemli not: Saygın Okurlarım! Burada bu ekranda siz saygın okurlarımla paylaştığım Atatürk fotoğrafları, Resmî Bayramlarımız 29 Ekim Cumhuriyet, 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos bayramlarımıza ait fotoğrafların tamamı telif hakkı içerir. Lütfen kullanırken kaynak bildiriniz. Eriş Ülger


23 Nisan 1920 Ankara BMM.

Sanki bahar.

Çiçekler her sene olduğundan çok daha erken açmış. Hava biraz serince ama aydınlık.

Ve saatler henüz 13.00/14.00 arası. Hacı Bayram Cami’nde günlerden Cuma olması nedeni ile “Cuma Namazı” kılınmış, dualar okunmuş ve okunmakta. Camiden çıkanlar bir alay oluşturarak Meclis’e doğru yürümektedir.

Alayın önünde yürüyenlerin ellerinde, Hacı Bayram Cami’sine ait, üzerinde bir takım kutsal yazılar yazılı sancağı bulunmaktadır.

Sancağın hemen arkasında biraz da iri yarı olan Sinop Milletvekili Hoca Abdurrahman Efendi yürümektedir.

Hoca imamlık yapmış Cuma namazını da kıldırmıştır. Mebuslardan Abdurrahman Efendi’nin başının üstünde de yeşil bir örtü vardır ve başının üzerinde de “Rahle” vardır. Rahle bildiğiniz gibi Kur’anın diz çöküp okunuşu sırasında üzerine konup kullanılan sehpa.

Rahlenin üzerinde Kur’anı Kerim ve Lihye-i Sadet (Sakal-ı Şerif) vardır. Kortejin iki tarafında da birer sıra üstleri başları perişan askerler vardır. Hocanın arkasında Ulema sınıfı, Şeyhler, Şıhlar, Dervişler, Mollalar, kalpaklı, kalpaksız fesli mebuslar, Ankara’nın ileri gelenleri, yüksek rütbeli subaylar vs. vardır.

O zamanlar Ankara bataklıktan ve sivrisinekten geçilmiyordu. Hele şimdikiler de Gençlik Parkı olan yer, sazlık ve bataklıktır. Hacı Bayram’dan çıkıp Karaoğlan Çarşısı’na gelindiğinde küçük esnaf dükkanlarından çıkmış merak ve şaşkınlıkla korteji izlemektedirler.

Kortej Meclise doğru ilerledikçe, esnafa kahvede oturanlar da katılır. Yolun iki tarafına uzaklardan, köylerinden, kentlerinden kağnıları ile gelen halkın, Anadolu halkının kağnıları sağlı sollu yol boyunca park etmiştir. Ancak buraya gelindiğinde kortej yavaşlamaya başlar. Çünkü Meclise geldikçe kalabalık artmıştır. Bir an ortalık bir işaretle aniden sessizliğe bürünür ve Ulemalardan birisi tekbir getirmeye başlar.

Hava birden değişir. Halk da anında tekbir getirenlere katılır ve var gücü ile bağırmaya, haykırmaya başlar.

Peki, Mustafa Kemâl nerededir?

Saygın okurlarım lütfen şu satırları dikkatle okuyunuz. Bakın burası çok mühim. Mustafa Kemâl Paşa bu manzarayı halk arasında izlemektedir. Ve yanında iki manga askerle Meclise yakın korteje dahil olur. Burada o korteje halkın bir ferdiymiş gibi girer.

Kortej henüz Meclise yaklaşmadan 3 kurban kesilmiştir. Ulema kısmı Meclise geldiği zaman üç kurban daha kesilir. Yani toplam altı kurban kesilmiştir. Mustafa Kemâl Paşa kortejin en son kısmındadır. Meclisin önüne gelince herkes ve gözler Mustafa Kemâl’i arar.

Anadolu’nun çileli topraklarından gelen bu “İlah”ı henüz halk tanımıyor ve görmemiştir de. Paşa olağanüstü yakışıklıdır. Henüz delikanlılık çağını yaşıyordur adeta. Güven veren bakışları, heykellere model olacak fiziği ile halkın hemen ilgisini çeker.

Bir anda Mustafa Kemâl Paşa sesleri, sanki Miraç’a yükselirmiş gibi dalga dalga Ankara’dan bir bütün Anadolu’ya dağılır.

Bu arada Bursa mebusu Fehmi Hoca, bu alkış seslerinin arasında, sesinin yettiğince duaya başlar. Meclisin önü bir anda Kâbe’ye dönmüştür. Aminler, dualar, tekbirler, niyaz sesleri birbirine karışır. Nihayet Paşa ve iki tarafındaki askerler ve birkaç arkadaşı Meclis kapısına yaklaşmıştır.

Bir anda, kırmızı ile ay yıldız resmedilmiş bembeyaz bir koç, Paşa’nın önüne doğru getirilir ve kurban edilmek için yatırılır. Bir gözleri bağlanmakta olan koçun çırpınışlarına, bir de iki tarafında sıralanmış olan askere bakar. Hemen yanında bulunan Kılıç Ali’nin yeğeni Muzaffer’e “Söyleyin kurbanı bağışlasınlar. Meclisin kapısını kanla değil, umutla açacağız” der.

Kasabın çevresinde bulunan ulemalar, hacılar, hocalar vs. şaşkına dönerler. Birkaçı “Ama Paşa Hazretleri……” diyecek olur ama Paşa bu söylenenlerin hiç birisine itibar etmeden, perişan kıyafetleri ile Mustafa Kemâl’i koruyup kollayan askerleri ile Meclis’in girişindeki birkaç basamak merdiveni çıkar ve sonra arkasında ki kalabalığa bakmak için döner.

İşte o an tarihi bir andır. Ankara İstasyonu yolu üzerinde İngiliz ve Fransız askerlerinden oluşmuş atlarının üzerinde kalabalık bir müfreze görür. O anda müfrezenin başındaki İngiliz komutan ile göz göze gelirler. Aralarında çok büyük bir mesafe yoktur. İngiliz subay Mustafa Kemâl Paşa’yı askerce selamladıktan sonra, beraberindeki müfreze ile İstasyon caddesine doğru yönelir.

Nihayet Meclis kapısından içeri girilecektir. Kapının önüne çekilen kırmızı kurdelanın önünde başta Mustafa Kemâl ve beraberindekiler, ulema sınıfı biraz olsun sükunetin gerçekleşmesini beklerler ve Mustafa Kemâl Sinop mebusu Şerif Bey ile birlikte girişin kapısı önüne asılmış olan kırmızı kurdelayı keserek Meclis’in kapısından içeri başında kalpağı olduğu halde bir ilâh gibi girer.

Salon bir Ermeni okulundan ve çevredeki okullardan alınan alınan mektep sıraları ve sandalyeleri ile donatılmıştır. Meclis’in kürsüye yakın tavanına asılmış olan yağlı kandil bir Ankara’nın o ara en meşhur kahvehanelerinden birinden ödünç alınmıştır.

Meclis salonunun hemen girişinin sağına bir kürsü ve yüksekçe bir platform yerleştirilmiştir. Ayrıca salonun tavanına iki yanına da gene çevredeki kahvelerden alınan yağlı kandiller asılmıştır. Salona girilir girilmez Hacı Bayram Sancağı, kürsünün arkasına bir şekilde takılır. Kur’anı Kerim ve Sakal-ı Şerif de kürsünün iki yanına konur. Sonra Hatim duası başlar. Arkadan Buhari-î Şerif okunur. Yeniden ardı arkası kesilmeyen dualara başlanır. Âminler, tekbirler, dualar bittikten sonra Meclis’in en yaşlı üyesi olan Sinop mebusu Şerif Bey kürsüye çıkar. İki yanında iki kâtip yer almıştır. Ve Şerif Bey, Sultan/Halife’nin düşman elinde esir olduğunu ve Payitaht İstanbul’un düşman işgali altında olduğunu anlatarak söylevine başlar:

“Bu vaziyete boyun eğmek, milletimize teklif olunan ecnebi esaretini kabul etmek demektir. Ancak tam bir istiklâl ile yaşamak kati azminde olan ve ezeli olarak hür ve serazat milletimiz, esaret vaziyetini Kemâl-i şiddetle reddederek, derhal vekillerini toplamış, büyük meclisimizi vücuda getirmiştir. Dahili ve harici tam bir istiklal içinde mukadderatını bizzat deruhte ve idare etmeye başladığını bütün cihana ilân ederek, Büyük Millet Meclisini açıyorum.”

Bu konuşmayı Şerif Bey okumuştur ama satırların arasında Mustafa Kemâl’in imzası vardır. O zamanda bilginin, fennin, ilimin değil inancın hüküm sürdüğü günler olmasına rağmen Şerf Bey’in yaptığı konuşma dakikalar süren alkışlarla karşılandı. Meclis coşmuştur. Padişahımız Efendimiz’i kimse esir alamaz diyenden, Pay-i Tahta gitmeye hazırlıklı olana kadar herkes Halife’mizi kurtaralım diye feryat eder. (Meclisin bu halini yani gerçek halini sizlerle ilk defa paylaşıyorum).

Şerif Bey sadece Sultan’ın halini değil Ankara’nın tutum ve davranışının ne olacağı konusunda da açıklamalarda bulunur. Kısaca Sultan/Halife esirdir. Hal böyle olunca Osmanlı batmıştır. Bir kurtarıcı gerektir. O da Mustafa Kemâl Paşa’dır. Meclis heyecanlıdır. Binbir beklentinin içindedir. Ama Şerif Bey’in ne söylediğini değil de yüreklerinden geçenleri dinledikleri için, Mustafa Kemâl’in Şerif Bey aracılığı ile söylediklerinden hiçbirisi bir şey anlamıştır. Esas olan Padişah Efendi kurtarılacak dolayısıyla da millet kurtulacaktır. Anladıkları hepsi budur. Gerçi Mustafa Kemâl’in kendi kaleminden çıkan metinde, “Millet ezelden beri hür yaşamıştı” ama dinleyenler bu ifade ile ne anlıyorlardı? “Onun için millet artık kendi mukadderatını kendi eline alacak”tı.

Mustafa Kemâl’in yazıp da hocanın eline okuması için verdiği notların arasında en mühim cümle bu değil miydi? Ama hangi mebus bunun böyle olduğunun ve ne anlama geldiğinin farkındaydı? Varsa Saltanat’ın, yoksa Hilafet’in kurtuluşu esas değil miydi. İşte Şerif Bey de “Halife Sultan Efendimiz düşman elinde esir” dememiş miydi?

Bu konuşmanın içinde, mebusları kendileri seçeceği söyleniyordu. Artık bundan sonra bu mebusların bir Mecisi olacaktı ve bağımız olacaktı. Hocanın konuştuğu kürsünün arkasında asılı yazıda ne diyordu? “İşlerinizde meşveret ediniz” Bir anlam da bu “Hakimiyet Kayıtsız şartsız milletindir…………..” demekti.

Hocanın konuşmasından hemen sonra alkışlarla toplantıya son verilir.

24 Nisan 1920..

Yeni bir güneş doğuyordu. Bundan sonra dünyayı aydınlatan güneşin adı, Türk milleti için “Mustafa Kemâl Atatürk” olacaktı. Ve ebediyen öyle de kalacaktı. Meclis’in ikinci oturumu açıldığı zaman Mustafa Kemâl kürsüdedir. Mustafa Kemâl Paşa Meclis’deki ilk konuşmasını yapacaktır. Heyecanlıdır. Biraz sıkılgandır. Ama olduğundan çok daha fazla ümit vardır. Gene kalpağı başında ve son derece şıktır. Mustafa Kemâl Paşa kısaca Amasya Karaları’na değindikten sonra Erzurum ve Sivas Kongrelerinden biraz hüzünle, biraz o günlerde yaşadığı ve yaşanılanlardan dolayı duyduğu ıstırablı acısı ile buğulu gözlerle şöyle der:

“Bu günlere ve bu çatı altında toplanana kadar başta arkadaşlarım olmak üzere çok emek verildi. Ve siz Sayın Efendiler bu çabaların ve emeklerin sonucunda burada bulunuyorsunuz. Bundan sonra da aynı cesaret, aynı güçle ve aynı ideal uğruna mücadele vereceğiz, aziz vatanımızdan düşmanı sayenizde kovacak ve başını ezeceğiz.(Alkışlar, alkışlar)

Sine-i Millete neden ve ne için döndüğüne de değinen Paşa sözlerine şöyle devam eder:

“Hayat ve şahsiyetim kendi malı olan necip milletimizin bu haklı talebi üzerine, artık benim için en mukaddes vazife, milli iradeye itaat etmeyi her şeyin üstünde görmektir.”

Paşa burada demek istiyor ki, vatanımızı düşman çizmesinden kurtardıktan sonra Halife/Sultan değil “İrade” halkın olacaktır.

Paşa heyecanlıdır, umutludur ve her şeye rağmen mutludur. Çünkü sonuçta BMM’ni kurmuş olduğu ve onun çatısı altındaki üyelere sesleniyordu. Devamla:

Bunun üzerine yaptığım bir tamim (genelge) ile kati sözümü verdim. Bu tahminim son cümlesi şöyle idi. ‘Geçirdiğimiz şu hayat ve ölüm günlerinde, umum millete, her taraftaki âmal ve tezahüratla temine azmedilen milli istiklâlimiz uğrunda, bütün mevcudiyetimle çalışacağımı temin eylerim. Bu mukaddes emel uğrunda, milletle beraber, nihayetine kadar çalışacağıma da mukaddesatım namına söz veriyorum.’

Yaklaşık dört saat süren uzun konuşmasının tamamını buraya almıyorum. Arzu eden okurlarım bundan sonrasını “TBMM Gizli Cerideleri”nden okuyabilirler. Ama artık millet liderini bulmuş ve liderinin yolundan gitmeye karar vermiştir. Mustafa Kemâl, Enver Paşa gibi hayal âleminde dolaşmıyor aksine Amasya’dan, Erzurum’dan ve Sivas’tan edindiği tecrübelerin aklı ile mantığı ile konuşuyordu. Sivil hayatının ilk söylevi idi bu düşünceleri. Her söylediği akıl, mantık, gelecek yüklüdür. Geçmişin şaşaası, zaferleri, seferleri ve fetihleri geride hemde çok çok gerilerde kalmış masal ve hikayelerdi. Geleceği Osmanlı artıkları ile değil “Aziz Türk” milleti ile kurtaracak, kuracak ve bunun içinde namus sözü verecekti. Öyle de yaptı. Paşa konuşmasını bitirdikten sonra bir müddet kürsüde alkışların dinmesini bekledi. Sonra yavaş yavaş geleceğe adımlarını atarcasına kürsüden indi.

Daha sonra oturuma devam edildi. Başkanlık konusunda yapılan seçimde Paşa, oyların tamamını alarak BMM’nin ilk başkanı seçildi. Henüz 39 yaşına dahi basmamıştı.