Şükrü Kaya:’Atatürk’ün Hastalandıktan Sonra 2 Yıllık Ömrü Kaldığını Biliyorduk’

Güneş Batıyor

Haziranın beşiydi (1938), Türkiye Büyük Millet Meclisi vaktinde bütçeyi kabul etmiş onunla ilgili kanunları müzakere ediyordu. Yaz tatiline girmek zamanı da gelmişti. Böyle günlerde Mecliste nasıl sinirli ve sabırsız bir hava estiğini, sualleri cevaplandırmak, meseleleri aydınlatmak mesuliyetinde olanlar bilirler. Ben, o tarihte hükümetin en son mesulü değilsem de en meşgul olan vekillerindendim. Üzerimde Dahiliyenin ve partinin işlerinden başka Hatay davasının tertip ve takibi vazifesi de vardı. Fazla olarak, başvekilin emriyle Meclis müzakerelerine devama, icab eden cevapları ve izahları vermeye de memur edildim. 

Atatürk 19 Mayısta İstanbul’a gitmiş, Savarona yatında kalıyordu. Rahatsızdı. Saraydan telefon etmişler, Atatürk, mümkünse o akşam, değilse, ertesi gün behemahal İstanbul’a gitmekliğim, emir buyuruyorlarmış. Vakit dar, vaziyet sıkışık olmakla beraber, Meclis reisi ve Başvekil derhal dönmek emriyle İstanbul’a gitmekliğimi, emir buyuruyorlarmış. Atatürk beni Dolmabahçe önünde demirli yatın güvertesindeki açık salonda hiç bir ev sahibinde görülmeyen o eşsiz nezaket ve samimiyetle kabul etti. Ben onu, yatak odası dışında hiçbir vakit gecelikle görmemiştim. O gün entari gecelikle idi. Deve tüyü rengindeki pardösüsü de üzerindeydi. Meclisteki kanunlar işi ve Hatay hakkında tafsilat aldıktan sonra ‘Gel sana kamaranı göstereyim’ diye ayağa kalktı. Gözleri yine mavi, zekalı ve manalıydı. Bakışları yine cana yakın ve okşayıcıydı. Fakat çehresi süzük ve solgun, hali üzüntülü ve yorgundu. 

Elbisemi değiştirmeye vakit bulamamıştım. Arkamda Ankara Tiftik Kurumunun dokuttuğu açık lacivert ve yazlık sof ceket vardı. Atatürk dikkatle baktı. ‘Ne güzel ceket’ dedi, O, benim elbiselerimi beğenmek iltifatında bulunurdu. Hatta kolları biraz kısa gelmekle beraber pek beğendiği bir palto ve pardösümü almış ve giymişti. Arkasındaki de benden aldığı Jeagu pardösü idi. Onun da bana verdiği ve giydiğim elbiseleri vardı. 

Ben derhal ceketimi çıkardım. ‘Buyurun güle güle giyiniz, ben başkasını yaptırırım,’ dedim. Üstünden pardösüsünü aldılar. Ceketi giydi ama, ilikleyemedi. Bana baktı. Ben o gözlerde hiddetin şimşeklerini, sevginin ışıklarını, infialin gölgelerini, merhamet ve şefkatin yaşlarını çok görmüştüm. Fakat o anda bakışlarında gizlemek istediği vekarlı tesirin hüzün ve elemini asla unutamayacağım. Sükünla ve tabii sesiyle ‘Sen farkına varmadın. Bu karınla bu ceket giyilir mi? Karnımda asit varmış, ne olacak bilmem’ dedi. Halbuki onun hekimlerden ayrı ayrı tafsilat aldığını, ansiklopedik ve tıp mecmualarının cirrhose fasıllarını okuduğunu, Dr. Fiessenger’in bu hastalık hakkında yazdığı broşürü okuduğunu biliyorduk. Fakat O da, biz de bilmemezlikten geliyorduk. Atatürk hiçbir vakit, hiç bir kimseye hastalığının vehametinden, ümitsizliğinden; ölmek ihtimalinden bahsetmemiştir. O, ölmekten korktuğunu göstermekten fazla korkardı. ‘Ölmek istemek bir cesaret değil, ama ölümden korkmak ahmaklıktır’ derdi. 

Ben, konuşmasını istemediğini pek iyi bildiğim, hastalığı bahsine girmemek için ‘o tedavi, perhiz ve istirahatle geçecek bir arıza imiş, kumaşı getirtelim yeni ölçüde bir ceket yaptırtalım, sonra da daraltılır,’ dedim. Baş işaretiyle muvakkat etti. Ertesi gün Ankara’da arkadaşım Mümtaz Ökmen’e telgraf çektim. Kumaşlar geldi, fakat yaptırmak ve giymek kısmet ve nasip değilmiş. O kumaşlar sonra ‘üç top Ankara sofu’ diye Atatürk’ün tereke listesinde çıktı. Neye ve hangi hisse atfedilirse edilsin ben de bir daha o ceketi giymedim ve hala bir yadigar gibi dolapta durur. 

Yatın güvertesinde biraz daha konuştuk. Akşam olmak üzere idi. Atatürk kalktı, küpeşteye dayandı. Ben de yanına gittim. Hava sakindi. Boğaziçi vapurları, Marmara’nın yine mavi harelerini yer yer dalgalandırıyorlar ve arkalarında dantelalı izler bırakıyorlardı. 

Üsküdar’ın ve İhsaniye evlerinin pencereleri hiç bir ressamın hâlâ rengini bulamadığı fakat şairlerimizin hayran olduğu o efsaneli alevler içindeydi. Atatürk’ün gözlerine de gurubun son ışıkları aksetmiş gibiydi. 

Ben hiç görmedim. Galiba kimse de görmemiştir. O teessür veya sevinçten ağlayacağını hissederse bir kaç derin nefes almakla gözyaşlarını kalbine akıtmasını bilirdi. 

Denizin, göğün Boğaz’ın ve İstanbul’un bütün renklerini, şekillerini ve güzelliklerini içine sindirmek istiyormuş gibi derin nefesler aldı. 

Yüzünün en sakin ve rahat ifadesi, sesinin en münis ve okşayıcı ahengiyle ‘Güneş batıyor inelim,’ dedi. 

Bütün akşamların grupların, gecelerin, hüzünleri ve kederleri gönülde toplandı. Kendimi ıssız, tenha ve kimsesiz gurbetlerde sandım. İçimden; ‘Evet,’ dedim, ‘Güneş batıyor ve ne yazık, sen vakitsiz sönüyorsun…’

Savarona’da Atatürk’ün Odası Ve Sofrası

Kalktık, aşağı indik. Bana kamaramı gösterdi. Bu, yatın en güzel odalarından biriydi. ‘Sen okumasını seversin diye dolabına kitaplar da koydurdum. Yukarıda başka kitaplar da var. İstersen onları da getirt…’ dedi. Oradan kendi yatak salonuna geçti. Burası hem iskele, hem sancak tarafındaki denizlere bakan geniş bir oda idi. Bir köşede yatağı, bir köşede de mavi soya örtülü büyücek bir masa etrafına sıralanmış koltuklar, bir de şezlong, onun yanında bir yazı masası ve kitap dolabı vardı. 

Ortada yatağa yakın bir yerde de küçük müdevver beyaz örtülü bir kişi için hazırlanmış yemek masası vardı. Üzerinde, ne o görmeye alıştığımız rakılar, ne de o mezeler ve leblebi tabağı vardı. Masanın bütün süsü, bir su sürahisiyle birkaç çiçekten ibaretti. 

İster, istemez Çankaya’daki köşkte, sarayda, trende, vapurda lokantada ve hatta ahbap evlerindeki Atatürk sofralarını hatırladım. O, neşeli, zevkli nutuklu, münakaşalı, hattâ bazı kere de gürültülü ve kavgalı, fakat daima müzikli ve daima alaturka şarkılı ve sabahların lacivertleşmesine kadar devam eden sofralarla bu tenha ve öksüzlük arasındaki fark cidden hazindi.

Atatürk’ün sofralarına zamanının tanınmış adamlarından davet edilmeyenler pek azdır. Kendisini sevmeyenler ve gelemeyenler bile oraya daveti şeref sayarlar, onu itibar ve ikballerinin ileri bir merhalesi addederlerdi. Fakat Atatürk’ün ölümünden sonra o sofraları beğenmeyenler, yerenler, hattâ zemmedenler çoğaldı. 

Mürailik haset ve kıskançlıklarından Atatürk sofralarını sarhoşluk, ayyaşlık, sefahat ve rezaletle kötülemek ve kirletmek isteyenlere hala tesadüf edilmektedir. Atatürk’ün şahsı, işleri ve hayatı gibi sofrası da kimsenin müdafaasına ve himayesine muhtaç değildir. O’nun hayatı bütün kusurlarıyla meydandaydı. Gizli ve gizlenecek bir tarafı yoktu. 1925’te bir yaz günüydü. İzmir’de Kordonboyu’nda Atatürk’e tahsis edilen evin mermer sofasında büyücek bir sofra etrafında, İzmir’li davetliler toplanmıştık. İçiliyor ve konuşuluyordu. Kordon üzerindeki kapılar ve pencereler açıktı. Halk üst üste yığılmış içeriyi ve bizi seyrediyordu. Başyaver Binbaşı Rusuhi, kalktı pencereleri ve kapıları kapattırdı. Gazi Mustafa Kemal, niçin kapatıldığını sordu. Halk bakıyor da onun için dediler. Gazi kapıların ve pencerelerin kanatlarını açtırdı ve sofrayı kapıya yaklaştırdı. Kadehini birkaç defa kaldırdı. Halkın şerefine içti. Dışarda bir alkış tufanıdır koptu. Vakit ilerledikçe halk dağılmaya başladı. Nihayet kimse kalmadı. Paşa ‘Rusuhi Bey,’ dedi. ‘Haydi şimdi davet edin bakalım kimse gelir mi? Halkın seyrinden, merakından değil, alakasızlığından, küskünlüğünden korkmalı, şimdi onlara Mustafa Kemal içiyor, sarhoşun biridir derlerse, evet, biz onu gördük, başka neyi, ne günahı var, bize onu söyleyin derler. Ve beni müdafaa ederler,’ demişti. 

Böyle büyük adamların hususiyle büyük seferler yapmış, zaferler kazanmış meşhur kumandanların hal tercümeleri, insana, onların sofraları ve sofra hayatları, mesleklerinin belki muvaffakiyet ve şöhretlerinin icaplarındanmış kanaatini veriyor. 

İskender’in, Sezar’ın, Napeleon’un daha başka büyük kumandanların ve inkılapçıların hattâ meselâ İsa’nın içkili sofraları pek meşhur ve hepsi de acı, tatlı hadiselerle doludur. 

Plutarguen’in, İskender’in seferlerini tasvir eden sayfaları, onun hayat ve karakterini, seferlerinin ve zaferlerinin tarihinden daha iyi anlatır.

Ne yazık ki, Atatürk’ün seferlerini bize ve gelecek nesillere olduğu gibi anlatacak bir Plutargue hâlâ çıkmadı. İskenderler seferlerinin ve zaferlerinin planlarını sofralarında hazırlarmış. Atatürk daha derli toplu, daha metotluydu. Onun bir kütüphanesi ve devlet işlerinin her şubesinde ayrı ayrı erkânı harbiyesi vardı. Fikirler orada geliştirilir, orada planlaştırılırdı. Sofra onun bir nevi karma istihbar bürosu, fikirler ve kararlarının da ilk yayım ve propaganda merhalesiydi. 

Benim bu zihnimden geçenleri sezmiş gibi ‘Evet’ dedi. ‘Şimdi de soframız işte böyle, sıkı bir perhizdeyiz. Rakı içmiyorum. Partideki arkadaşlar da sofralarında alkolü kaldırmışlar. Sen vapurda kalacağın müddet vapurdan dışarıya çıkma. Sen de perhiz yaparsın, hem de görüşeceğimiz çok şeyler var’ dedi. Sonra ilâve etti: ‘Bu yat alınırken çocuklar gibi sevinmiştim. Bana hastahane, size de karantina oldu.’

O akşam birlikte perhiz yaptık. Biraz konuştuk. Hekimler, Atatürk’ün ya yatakta, ya şezlongta uzanmasını, çok konuşmamasını, yorulmamasını tavsiye etmişlerdi. Saat ona doğru izin aldım, arkadaşlarla biraz dertleştikten sonra kamarama çekildim. 

Atatürk’ün Rahatsızlığı

Atatürk’ün halinden ve sözlerinden duyduğum hüzün ve teessürle odamda baş başa kaldım. Issız bir çölde yalnız ve ümitsiz bir yolcu gibiydim. Zihnimde Atatürk’ün sağlık durumunun şemasını yaptım.. .

Atatürk narin ve nazik yapılı olmakla beraber sağlam, sıhhatli ve sıkı ve kavi adeleli bir adamdı. Yorgunluğa, uykusuzluğa tahammülü şaşılacak kadar dayanıklı ve kuvvetliydi. Harplerde günlerce uyumaz, arkadaşları ve askerleri onu daima önde ve ayakta görürlermiş… Büyük Nutkunu bastırırken de düşünme ve çalışma ve konuşma kudretinin herkesten ne kadar ileri ve üstün olduğunu hep biliriz. Sofrada da uzun müddet içtikten sonra, hora, dans yaptığını, zeybek oynadığını ve en güzel ve en manalı nutuklarını söylediğini her yerin o yaştaki Türkleri hatırlarlar. 

Kışın sıcak salonun pencerelerini, kapılarını açtırır, herkes nezle olacağından ürkerken o geniş nefeslerle soğuk havayı ciğerlerine sindirir. Bulursa elini yüzünü karla yıkardı. Ben onun 1923’te geçirdiği bir krizden maada (diş ağrısı) başka bir rahatsızlık geçirdiğini işitmedim ve bilmiyordum. 

1936’da hususiyle Ege manevralarından sonra nezleyi sıklaştı. Ara sıra burnu kanamaya, vücudu kaşınmaya başladı. 

1937 ocak ayında, yine rahatsızlanmıştı. Umumi Kâtip Hasan Rıza Soyak’a da saatlerce konuştuk. Hekimlerin tavsiyelerine daha ziyade ehemmiyet vermesini, Atatürk’ten rica etmeye kara verdik ve öyle de yaptık. 

Atatürk, ehemmiyet vermedi ve doğrusu dikkat de etmedi. Hastalığı da ağrısız ve sinsiydi. Ve henüz kat’i olarak teşhis de edilmiş değildi. Onlar da, kendisi de halsizliğini ve rahatsızlıklarını, alkole ve vücut ve zihin yorgunluğuna atfediyorlardı. 

1936 şubatının ilk haftasında Yalova’ya gittik. O sık sık banyo yapıyor, sonra odasına kapanıyor saatlerce çalışıyordu. Kendisini en çok meşgul eden mesele nal sesleri ve naraları işitilir gibi yaklaşan harpten Türkiye’yi kurtarmak için tedbirler bulmak ve Hatay meselesini bir an evvel hal için çareler aramaktı. 

Ben kendisine bir iki defa ayak gezintisi teklif ettim. Çıktık, fakat her defasında beş adım yürüdükten sonra bana bir şeyler söylemek bahanesiyle bir kanepeye oturur, dinlenirdi. Yorgunluğunu söylemek halsizliğini göstermek istemiyordu.

Nihayet 10-11 şubatta Gemlik Suni İpek Bursa Yün ve Kumaş fabrikalarının açılma törenini yaptık. Atatürk, pek sevdiği ve pek güzel söylediği nutuklarını yazmak istemeyişi yorgunluğunun ve halsizliğinin eseriydi. 

Ankara’ya döndük. 27 Mayıs 1938’de Hariciye köşkünde Sırp devlet adamlarına bir ziyafet veriliyordu. Atatürk suvareye geç geldi. Yine burnu kanamıştı. Misafirlerle biraz görüştükten sonra bir kanepeye oturdu ve yanına beni çağırdı.

Artık alkolü terk etmiş gibiydi. Elinde bir konyak kadehi vardı. Yudum yudum içiyordu. ‘Konuşalım da bizi rahatsız etmesinler’ dedi. Atatürk ilk defa misafirleriyle görüşmek istemiyordu. Bir aralık yanından ayrıldım. Sıhhiye Vekaleti Müsteşarı Doktor Asım Arar bana geldi. Heyecanlı ve ıstıraplıydı; Size mühim bir devlet işinden ve büyük bir tehlikeden bahsedeceğim. Atatürk hastadır, hem de ağır hastadır. Muayene ettirmek, tedavi altına almak hükümetin vazifesidir sanırım. Bunu şimdi size haber vermeyi hem hekim, hem hükümet memuru, hem de bir Türk olmak itibariyle kendimi mecbur ve vazifeli gördüm…’ dedi 

Ben doktor Asım’ın hekimliğine aklına ve vicdanına pek kıymet veririm. Fakat bana bu ihtarı başka biri de yapsaydı, yine aynı dikkatle dinleyecek ve aynı ehemmiyeti verecektir. 

Başvekil Celal Bayar, ayakta İngiliz Elçisiyle görüşüyordu. Yanlarına gittim. Başvekile mühim bir işten bahsedeceğimi söyledim. Elçiden müsaade aldı ve geldi. Doktor Asım’ın söylediklerini anlattım. ‘İşte kendisi de burada, görüşünüz’ dedim. Ben de yanlarında idim. Doktor durumu aynı heyecan ve ıstırapla izah ve Avrupa’dan bir hekim getirilmesini de tavsiye etti. 

Celal Bayar sarardı, dudakları titredi, ağlamalı oldu. Beni bir tarafa çekti. ‘Yarından tezi yok, toplanalım karar verelim, bir hekim getirtelim’ dedi. 

Profesör Neşet Ömer’in tavsiyesiyle Prof. Fiessenger getirildi. Ve ilk muayenede hastalığın Cirrhosse olduğuna katii karar verildi. Atatürk ciddi ve dikkatli tedavi altına alındı. 

Atatürk, on gün kadar istirahatten ve perhizden sonra kendisinde bir iyilik hissetti. Bütün ısrarlara ve ricalara rağmen yorulmayacağını teminatiyle 15 Mayıs 1938’de Adana ve Mersin’e gitti.

Atatürk, Hatay davasının hallinin gecikmesine çok üzülüyordu. Her türlü ihtimale karşı tedbirler ve ihtiyatlı bulunmak üzere fırkaları ve paramiliter teşkilatını yerinde görmek ve teftiş etmek istiyordu ve gitti. 

19 Mayıs Spor Bayramı’nı bir nutukla ben açmıştım. Nutkun biteceği sıralarda tribünlerde fazla bir hareket oldu. Halkın alkışları sıklaştı ve arttı. Şeref tribününe baktım, Atatürk gelmiş. Beni de selamladı ve devam etmemi işaret etti. Nutku biraz daha uzattım. Ve yanına gittim. Törenden sonra İstanbul’a gideceğini söyledi. Hep birlikte istasyona gittik, ben Atatürk’ün sol gerisindeydim. Atatürk’ün boynu, ensesi çok incelmiş ve sararmıştı. Kulakları kansız, ısığı aksettirecek kadar şeffaflaşmıştı. Ölümün kanadının üzerine getirildiğini ve pençesinin en büyüğümüzün can evine uzandığını görür gibi oldum. 

Atatürk’ü uğurladık. Hükümet kendi işleriyle ve dertleriyle baş başa kalmıştı. Fakat hükümetin en büyük endişesi Atatürk’ün rahatsızlığı, en müstacel ve mühim işi de Devlet reisinin tedavisiydi. 

Herkesin zihni onun sıhhatiyle meşguldü. Bütün milletin kalbi onun hastalığının ıstırabı ve endişesiyle çarpıyordu. 

Ben de yukarıda dediğim gibi haziranda İstanbul’a çağrıldım ve İstanbul’da Savarona yatında kendi kamaramda Atatürk’ün hastalığının bu safhalarını hatırlıyorum. 

Hastalığın derecesi ağır ve meşum neticesi yakın gibiydi. O halde yeise kapılmamalıydı. 

Çünkü düşünülecek başka şeyler ve alınacak tedbirler vardı. 

Atatürk, Prof. Fiessenger Ve Ben

6 haziran 1938 sabahı. Savarona’ya gelen gazetelerde şöyle bir ajans haberi vardı: ‘Şükrü Kaya Atatürk’ün misafiri olarak Savarona’da bir müddet kalacaktır’ Hayret ettim ve doğrusu pek üzüldüm. Bu haberin Ankara’da hükümette ve Mecliste yanlış tefsir edileceğini biliyordum. Tebliğin nereden ve kimin tarafından verildiğini öğrenmesi için Kalemi Mahsus Müdürünü ajansa gönderdim. 

Atatürk’ün uyandığını da söylediler. Yanına gittim. Beni gülerek kabul ettiler. ‘Maşallah’ dedi. ‘Artık bize resmî tebliğlerle misafir oluyorsun!’ Daha gazeteleri okumamıştı. Ajansa O’nun yazdırdığını anladım. ‘Öyle emir buyurmuşsunuz’ dedim. ‘Canım iki güne kadar doktorlar gelecek tekrar muayene olunacağım. Senin de bulunmanı istedim’ dedi. Ve 8 haziran 1938′de Prof. Fiessenger geldi. Neşet Ömer, Nihat Reşat, Abravaya, daha birçok doktorlarla beraber Atatürk’ü muayene ettiler. Muayenelerinde ve konsültasyonlarında ben de bulundum. 

Onlar raporlarını hazırlarken Atatürk beni çağırttı. Ne diyorlar, diye sordu. Barsak ve Karaciğer rahatsızlığı, perhiz, istirahat ve tedavi ile geçer diyorlar diye cevap verdim. 

Yat, baştan, kıçtan demirli, başı Boğaziçi’ne doğru Saraya müvazi duruyordu. Havalar pek sıcaktı. Boğazın poyrazı, meltemi kamaraları serinletemiyordu. Odanın havasını biraz soğutmak için dört köşesine leğenler içine buzlar konulmuştu. Atatürk onları gösterdi. ‘Şükrü Kaya’, dedi. ‘Bak, benim barsaklarım da leğendeki buzlar gibi sular içinde yüzüyormuş. Böyle insan yaşar mı?’

Tabii yaşamaz, ama sizinki öyle değilmiş. Sonra galiba suyun alınmasına da karar verildi dedim. 

‘Evet, belki biraz rahat edeceğim’ dedikten sonra: ‘Bu akşam Dr. Fiessenger senin davetlin olsun. Onu Florya’ya götür. Çay içer, baş başa konuşursun. Ama her şeyi her şeyi konuşursunuz’ dedi. 

Peki dedim. Ama o kadar doktorlar varken benim konuşmamın mânâsını doğrusu birden bire pek anlayamadım… Düşündüm. Bulur gibi de oldum ama Atatürk’ün benim aklıma geleni kastetmiş olmasına pek ihtimal vermedim. 

Akşam üzeri Dr. Fiessenger ile birlikte Florya’ya gittik. Köşkte kimse yoktu. Kılıç Ali’nin evine gittik. Hanımı bize çay hazırladı. Bizi baş başa ve yalnız bıraktı. Doktorlarla biraz görüştükten sonra da daima aklımı yakan iki suali sordum: ‘Doktor,’ dedim ‘ben Dahiliye Vekiliyim ve Atatürk’ün Partisinin Genel Sekreteriyim. Muayenenizde konsültasyonlarda bulundum. Meslekten değilim bir şey anlayamadım. Aklıma gelen iki suali de orada soramadım. Şimdi sizden öğrenmek istiyorum; Atatürk bu hastalıktan ölür mü? Ve ne vakit ölebilir? Bana bu sualleri, hükümet de, parti de, Mecliste soracaktır…’

Prof. ciddileşti ve hüzünlü bir tavır aldı… Atatürk’ü metheti. Fransa o zaman karışıktı. Colonel de la Rogue’ün hareketleri Paris’i alt üst ediyordu. Ve Başvekil Leon Blum sokakta tokatlanmıştı. Faşist elemanlar, Meclise hücum etmişler, mebusları arka kapıdan kaçmaya mecbur etmişlerdi. 

Fiessenger koyu Katolik fakat Cumhuriyetçiydi. Fransa’nın Atatürk gibi bir şefe ihtiyacı olduğunu söyledi. ‘Şimdi’ dedi, ‘hepimiz kazaya uğramış bir geminin içinde bulunuyoruz. Başımıza gelecek felaket beni de sizin kadar müteessir etmektedir. Atatürk, tıbbın müdahalesi ve tabiatın yardımı ile daha iki sene yaşayabilir. Tıp tarihinde bunun misalleri çoktur. Fakat şimdi yata döneriz, barsak veya beyin kanamasından Atatürk’ü ölmüş de bulabiliriz. Onun için siz Cumhuriyetin selameti için icap eden tedbirleri şimdiden alınız.’

‘Donc il faut gue vous preniez les mesures necessaires pour le salut de la Republigue…’

Atatürk’ün her şeyi konuşun demesinin sebebini Fiessenger’in ağzından öğrenmiş oluyordum. Ertesi sabah Atatürk’ü gördüğüm vakit bana ilk sözü doktorlar görüşüp görüşmediğimi sormak oldu. ‘Evet,’ dedim. ‘Her şeyi her şeyi ama her şeyi görüştünüz mü?’ dedi. Takdikim üzerine ‘Anladın ya sen artık Ankara’ya dön, işlerinle meşgul ol’ dedi. Başka bir şey ne söyledi, ne de sordu. 

Ben direktifi almıştım. Ayrıldım. Başvekile telefon ettim. Pazartesi günü eve geldi. Vaziyeti olanı biteni, görüşüleni anlattım. Başvekil Celal Bayar masaya dayandı elleriyle gözlerini kapadı. Gözyaşlarının masaya damladığını gördüm, sessiz sessiz ağlıyordu. 

Ben Atatürk’ü kaybetmemiz bizim için büyük bir felakettir. Fakat bizim talihsizliğimiz bununla da kalmıyor. Bir taraftan onu tedavi ettirmeye çalışırken, diğer taraftan da memleketi idareye Cumhuriyeti ve Teşkilât kanununu muhafazaya ve yerine de Meclis tarafından halefinin intihabının teminine mecburuz. 

Ben, Atatürk’ün böyle hastalığını ve ölümünü hatırıma getiremezdim, fakat âni bir kaza neticesinde öldüğü takdirde ne yapmak lâzım geldiğini düşünmüştüm. Zamanın başvekiline Meclis Reisine ve Genelkurmay Başkanına söylemiştim. Esasta mutabık kaldık. Yapılacak iş şudur: Öyle meşum bir hal vukuunda eğer toplu değilse derhal Millet Meclisini davet etmek Atatürk’ün halefini intihap etmek, Atatürk’ün cenazesiyle beraber hükümetin istifasını da yeni Cumhurreisine vermekti. Tensip ederseniz yine öyle yapalım. Başka tedbirleriniz varsa konuşalım, dedim. 

Başvekil ayağa kalktı. Elini bana uzattı: 

‘Dediğin gibi yapacağımıza birbirimize namus sözü veriyor muyuz?’ Elini sıktım. Evet, dedim. O Atatürk’ün yanına gitti, ben de Ankara’ya hareket ettim. Sözümüzde durduk. Tedbirlerimizi aldık, korkulan musibet başımıza geldiği vakit, kimsenin burnu kanamadan ve kanatmadan vazifemizi yaptık. Sözümüzü ve namus borcumuzu yaptık.


Kaynak:Her Yönüyle Atatürk, Avni Altıner, 1981