Şükrü Kaya

“Hiçbir kimse Atatürk kadar ulusunu sevmemiş, hiçbir insanın vicdanı ulusuna karşı Atatürk’ünkü kadar sevecen ve sevgier dolu olmamıştır. Öfkenin şimşekleri çaktığı söylenen gözlerinde, ben kaç kereler, ulus sevgisinin sevecen yaşlarını gördüm.” 

“İnkılabın emirlerini yapmamak, irticaya hizmet etmek, mürteci olmak demektir.” 

Bu sözleri Atatürk döneminin ünlü Bakanlarından Şükrü Kaya söylüyor. Ve yine Şükrü Kaya, Fransız gazeteci Rom Landau’yla yaptığı görüşmede: 

“Son dört yıl içinde sırasıyla Dışişleri, Tarım ve İçişleri Bakanlığı görevlerini yürüttüm. Bütün bu süre içinde Atatürk, bana bir defa bile olsun bir emir vermemiştir. O, bazı önerilerde bulunmuştur, bu önerileri oturup görüşerek tartışmışızdır; fakat hiçbir zaman bana şunu veya bunu yapmak emrini vermemiş ve Bakanlık işlerime kesinlikle karışmamıştır.” demiştir. 

Şükrü Kaya, hukuk eğitimini Türkiye ve Fransa’da tamamlamış, I. Dünya Savaşı sıralarında siyasi hayata atılmıştır. Mütarekeden sonra İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya sürülen Kaya, yurda dönüşünde İzmir Belediye Başkanlığı, Milletvekilliği, Bakanlık ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği görevlerinde bulunmuştur. 

İçişleri Bakanlığı döneminde yurt içi bir gezisinde, şehirde oturan bir köylü vatandaşın Şükrü Kaya’ya, Atatürk’e sevgisini ve yönetime hayranlığını belirtmesi üzerine soruyor: 

Ne gibi işler yapıldı ki Atatürk’ü bu kadar çok seviyor, yönetime bu kadar hayranlık duyuyorsun? 

Köylü vatandaş: 

“Ben, bu sevgi ve hayranlığımın nedenlerini anlatacak güçte değilim. Yalnız şu kadarını söyleyebilirim; benim karım köydeki dövenden işini bitirip gece saat on’da yalnız başına şehirdeki evimize dönebiliyor.” 

Şükrü Kaya İçişleri Bakanlığı döneminde Çanakkale bölgesini denetlemeye giderken Atatürk şöyle diyor: 

– “Çanakkale’yi ziyaret ettiğin zaman aziz şehitlerimizi de ziyaret edeceksin. Bu görevi yapacağına kuşkum yok. Yalnız nasıl bir söylev vereceksin! Ben söyleyeyim: Burada yatan aziz şehitlerimiz, sizi saygıyla anıyoruz, diyeceksin. Mehmetçik anıtının başında, dilinin bütün düzgünlüğüyle konuşacaksın. Burada rahat ve huzur içinde yatınız diyeceksin. Siz, olmasaydınız, siz göğüslerinizi çelik kalelere siper etmeseydiniz, bu Boğaz aşılır, İstanbul alınır, vatan toprakları istilaya uğrardı, diyeceksin.”

– Evet, böyle konuşacağım! 

– Hayır, hayır! Sen böylenin üstünde çok daha başka konuşacaksın. Orada, Çanakkale’de yalnız bizim şehitleri değil, bu topraklar üstünde kanlarını döken insanları da, o kahraman savaşçıları da saygıyla anacaksın! 

– Paşam, ben bunu yapamam, çünkü bu sözler ancak sizin söyleyebileceniz yüksek sözlerdir. 

– Söyleyeceksin! Çanakkale’den dünyaya karşı böyle konuşacaksın. Senin böyle konuşman gerek!

(Atatürk’ün, o gece Şükrü Kaya’ya verdiği not’ta şu tümceler yer alıyor):

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatan toprağındasınız, gönül rahatlığı içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını savaşa gönderen analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

(Şükrü Kaya, Atatürk’ün toprağında yendiği uluslara karşı gösterdiği yüksek insanlık duygularını anlatan cümleleri, Çanakkale’de söylüyor. Ankara’ya dönüyor.)

Meğer, Mehmetçik anıtının başında söylenen bu sözleri not eden birkaç yabancı gazeteci varmış. Onlar bu sözleri gazetelerine bildiriyorlar; nutuk dünyaya yayılıyor. Ve aradan hafta geçmiyor, Şükrü Kaya’ya telgraflar yağıyor. Tâ Avustralya, Yeni Zelanda’dan, günlerce sonra mektuplar geliyor. Gözleri yaşlı analardan, kardeşlerden, askerlerden… Şükrü Kaya, bu konuşmasından dolayı kutlanıyor, alkışlanıyor.

Yine Şükrü Kaya’nın Bakanlığı döneminde, zamanın İngiltere Büyükelçisi Sir Prsy Loran’in, kendisiyle görüşüp hükümetinden aldığı bilgiye dayanarak, Çerkez Ethem’in Ürdün’de Atatürk’e suikast hazırlığı içinde bulunduğunu ve bunu Türk Hükümeti’ne bildirmeyi görev saydığını söylüyor.

Durum, Atatürk’e arz edildiği zaman sofrada Tevfik Rüştü Aras, Şükrü Kaya, Kılıç Ali ve diğer arkadaşları var.

Atatürk Tevfik Rüştü Aras’a dönerek: 

– Sen o günlerde bu işlerin içindeydin. Ben, bu Çerkez Ethem budalasını kurtarmaya çalışmadım mı?

– Çalışmak ne demek Atatürk, parçalandınız. Başbaşa yediğiniz öğle yemeğinde kendisine herşeyi anlatmadınız mı? İsmet Paşa’ya kaç kez sabırlı olmasını, Ethem’in belki bir yerde uyanıp girişimlerinden vazgeçebileceğini söylemediniz mi?Hangi birini sayayım?

– Evet çalıştım, doğrudur. Anlaşılan gerektiğinden fazla çalıştım ve bunun zararını da gördük. Fakat ben size bir şey söyleyeyim mi çocuklar, ben Ethem’e hala acıyorum…

Yüzlerde bir şaşkınlık beliriyor. Çerkez Ethem, Atatürk’ü öldürmek için komplolar hazırlıyor, adamlarını yola düşürüyor, Atatürk hala kendisine acıyor. Sonunda Kılıç Ali dayanamıyor:

– Aman Paşam, bu kadarı da fazla… Benim elime geçse, bu adamı çiğ, çiğ yerim, diyor.

Atatürk gülerek:

– Çiğ, çiğ yemek kolay, Onu herkes yapar. Ama anlamak zor… Düşün bir kez, Kurtuluş Savaşı başında bu adam yeteneklerini göstermedi mi, gösterdi. Memlekete yararlı olmadı mı, oldu. Herkes kendisini el üstünde taşımadı mı, taşıdı… Öyleyken, bu adamın Yunanlılara sığınması ne demektir? Hem de bizim kuvvetlerimizle savaşa, savaşa… Ethem’in yetenekleri var. Olmasa, bunca işi başaramazdı. Ama, aklı yok Ethem’in, bütün felaket burada! Bir iki çete savaşındaki başarıyı, devletin başına geçmek için yeterli sayıyor… Tıpkı bugün beni öldürmenin, memleketi baştan ele geçirmek saydığı gibi… Bilmiyor ki bugün Mustafa Kemal’de istese, onun gibi bir adam devletin başına geçemez! Sen, dünyadan habersiz, tutkularının cehenneminde kıvranan bir insana acımaz da ne yaparsın? Elimde olsa, Ethem’i çağırır, benim yerime oturtur, “haydi üç gün şu devleti yönet de dünya başına yıkılıyor mu, yıkılmıyor mu gör!” derdim. Yok, Kılıç, insanın böyle bir beyinle yaşaması acıklıdır…” 

Bu konuşmalardan sonra Atatürk’ün sofrası çok neşeli geçmiş, sabaha kadar sürmüştür. Atatürk, ayrılırken Şükrü Kaya’ya: 

– Sakın böyle bir ihbar vardır diye, olağanüstü tedbirler almayın! Halka, yolculara güçlükler çıkarmayın. Bütün önlemler vatandaşa duyurulmayacak çizgide olmalı.. Kuruntuya düştünüz mü Ethem’den farkınız kalmaz! demiştir. 

Nitekim ihbarın üstünden bir ay geçmeden Kilis’te Suriye’den gizlice sınırı geçmiş Yahya adlı bir asker kaçağı Çerkez ele geçirilmiş ve bu tutuklamadan Urfa Milletvekili Ali Saip Ursavaş davası doğmuştur. 

Bir 30 Ağustos Zafer Bayramı gecesi, sofrada Şükrü Kaya’nın: 

– Paşam, Kurtuluş Savaşı’nda Başkomutan sıfatıyla savaşlarda verdiğiniz emirler bir yerde toplanmış mıdır? sorusu üzerine Atatürk: 

– Bir gün Kurtuluş Savaşı’nın, milli mücadelenin askeri tarihini yazacaklar, belki de benim Başkomutan sıfatıyla bir yazılı ve imzalı emrime rastlamayacaklardır. Savaş arkadaşlarım buradadır, hep bilirler, ben savaşta her zaman o cepheden bu cepheye gider, yapılması gereken hareketleri komutanlara dikte eder, onlara not ettirir ve kendilerini de inandırdıktan sonra “Şimdi ordu birliklerimize hemen bu hareketlerin yapılmasını kendi imzanızla duyurunuz” derdim. 

Şükrü Kaya’yı 10.1.1959 günü yitirmiştik. 


Kaynak: Atatürk ve Çevresindekiler, Kemal Arıburnu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1994, ISBN:975-458-064-2