Şevket Süreyya Aydemir, Dağ Başındaki Adam

Bütün bu esasından inhiraf etmiş didinmeler, yanlış bir takım ifadelerle hep Atatürk’ün gayelerine bağlanıyordu. Bizim çağımızın en realist insanlarından biri olan, bambaşka bir insan olan, korkmadan sevilen, hatta izah edilememiş, hâla yazılamamış olan Atatürk’ün gayelerine… 

O’nu görmek ve dinlemek mutluluğuna erdim. O’nun yazılı ve çok değerli bir bergüzarını da sakladım. Fakat şimdi burada ve bu vesile ile O’nun adını anarken hafızamda canlanan manzara O’nun bir sonbahar grubu esnasında bir çıplak sırtın başında ufuklara mürtesem düşen heybetli görünüşüdür:

Söğütözü, O’nun çiftliğine yakın bir yerin, ve Balgat köyünün altında küçük bir vahanın adıdır. Bu vahada onun sık sık uğradığı ve bir insanın ancak uzanabileceği kadar bir kulübe vardı. Kulübenin önünde iki zayıf oluktan su alan küçük bir havuz bulunur. Havuzun üstünü, bir kısım kolları küçük kulübenin sundurmasına dağılan bir üzüm asması gölgeler. Birtakım yüksek kavaklarla söğüt, dişbudak ağaçları bu manzumeyi her tarafından sarar. Nihayet küçük bir meyva bahçesi ve herkesin serbestçe girebildiği bir çayır parçası manzarayı tamamlar.

Atatürk’ün, ekseriya birkaç otomobillik bir kafile ile, bilhassa akşam üzeri buraya geldiğini kaç defa görmüşümdür. Çünkü Balgat köyünün altında ve bu vahanın bir kuytu yerinde, benim de Atatürk’ün kulübesinden çok daha geniş bir kulübem vardı. Buraya ‘Hediye Halanın evi’ derdik. Balgat köyünden bir kadınındı. Bana kiralamıştı. Burasını bir hafta sonu evi olarak kullanırdım. Senenin her mevsiminde tatil günleri ve bazen geceleri, benim tek sporum olan uzun kır yürüyüşlerinden sonra buraya gelir, dinlenir ve burada sık sık gecelerdim. Top top söğüt ağaçları altına gizlenmiş şirin bir kır eviydi. Baharda ve yazın ilk aylarında bahçe kadar güzel küçük tarlasında yeşil ve gümrah ekinler dalgalanırdı. Bazı yıllarda da buraya patates, yahut çeşitli sebzeler diktirirdim. 

Atatürk’ün olmadığı zamanlar, onun çardağının altı ve küçük havuzunun başı benim sayılırdı.. Bu kulübeye bakan ve sonra da uzun yıllar benim küçük çiftliğimde çalışan bir genç, bu çardağın altında bana sofra hazırlar, hizmet ederdi. Fakat, bazen birden, Atatürk çiftliğinin bu vadiye bakan sırtları üzerinden bir otomobil kafilesinin etrafa bir toz bulutu kaldırarak sökün ettiği görülürdü. Artık, çardağın asıl sahibi geliyor demekti. Ben toplanır, kendi söğütlüğüme çekilirdim. 

Bir gün gene kafile göründü.

Ben gene kendi kulübeme çekildim. Otomobiller Söğütözü çardağı önünde durdular, biraz uzaktan görebildiğime göre yanındakiler dil ve tarih işlerinde çalışan arkadaşlarıydı. Bunların çoğunu tanırdım. Herhalde gene dilden, tarihten konuşacaklardı.

Bir müddet geçti. Güneş, vahanın batı çevresini teşkil eden alçak sırtlar üzerine iniyordu. Nihayet ufka yaklaştı. Batı yönü, bir yayla grubunun renk renk şehrayini içinde yanıyordu.

Tam o sıralarda birinin, vahanın son yeşillik sınırlarından çıkarak, üzerinde güneşin son ışıkları kaynaşan batı sırtına doğru ilerlemeye başladığını gördüm.

 

O’ydu. Yalnızdı. Arkasından onu takip eden köpeği, etrafında geniş kıvrımlar yaparak dolaşıyor, bazen O’na yaklaşıyor, bazen O’ndan uzaklaşıyordu. Elleri cebindeydi. Gövdesi biraz öne eğikti. Belki biraz düşünceliydi. Yavaş adımlarla, güneşin neredeyse ateş tekerleğini toprağa değdireceği gibi göründüğü çıplak sırta doğru yürüyordu. O, sırta vardığı zaman, güneş ufka yaslanmıştı.

Grubun ziya oyunlarıyla, olduğundan daha heybetli görünen endamı, göğe mürtesem düşüyordu. Bu manzaraya daldım. Bu manzara bana garip ve belki de doğru olmayan düşünceler ilham etti. Fakat ben bu düşüncelerin kafamda olduğu gibi cereyanına mani olamadım:

Gözümde bir inkılap ve iki şahsiyet belirdi. Bu şahsiyetlerden biri bir şef, bir kahramandı. Etrafında herkesin bildiği, herkesin anladığı bir inkılabın hikâyesi vardı. Kendisini harplere, mücadelelere ve hele harp cephesindeki düşmandan daha çok yoran, kalbini daha çok kanatan isyanlara, ihanetlere, suikastlara rağmen ve bütün bunları unutarak, halkın emrine vermişti. Cephelerde kazanılan zaferler, saltanatın yıkılışı, cumhuriyetin ilânı, yeni devletin kuruluşu, kadınların çarşaflarını atışı, şapka giyilişi v.s.

Bu davalarda millet ayaklanmış, ve O’nun daima unuttuğu ve affettiği o büyük bozgunculuklara rağmen onun arkasında yer almıştı. Bu cephesiyle O, gittikçe sevilen, gittikçe kuvvetlenen bir şefti. Bir bayrak adam, efsaneleşmeye başlıyan insan üstü bir varlıktı.

Fakat arkada, daha başka bir şahsiyet yaşıyordu.

Şimdi şu dağın üstündeki gibi; tek, yalnız, anlaşılmamış ve hemen hemen arkadaşsız bambaşka bir adam.

Bunun hayatı, belki de baştan başa bir çileydi. Bu iki şahsiyet, belki de birbirleri ile cidal halinde idiler.

Hayatında beşeri hiçbir derin aşkın hikâyesi yoktu. Aşkı, kendine inancı ve ambisyonuydu. Ömrü bir karargâh dekoru içinde geçti. Fakat bir karargâh adamı değildi. Ne yalnız asker, ne cihangirlik peşinde bir hayalperest, ne yalnız bir ıslahatçı. Hayır. Bunların hepsinin üstünde bir varlıktı. O, bir insandı.

Zaman oldu, bu vatanın sınırları belki de O’nun hayaline dar geldi. Şu iki ucu bir araya gelmeyen hazin bütçeler… Şu, daracık yol, mektep, hastane davaları…Şu yolunmuş bozkır, şu uykulu kasabalar, ve şu etrafında gördüğü münevver denilen ve yalnız dinleyen insan…

Belki de bunun için kendini sınırların dışına atmak istedi ve o zaman kendine bir başka âlem yarattı:

Ucu bucağı olmayan Orta Asya sahralarında insanlığın vatanını buldu. Bu vatandan Doğuya, Batıya, Güneye ve Kuzeye göç eden oymakların, boyların, ulusların hikayelerine kendini verdi.

Bunlar, hep onun milletleriydi. Hep onun dilini konuşuyorlardı. Gittikleri yerlere dillerini, kültürlerini götürüyorlardı. Çin’e giren kollar bir taraftan Çin Hindistanı ve Malaya yarımadasıyla Okyanusya adalarına yayıldılar. Diğer kollar, Japonya, Koril adalarına, yahut Kamçatka’dan, Bering Boğazından Alaska ve Amerika’ya geçiyorlardı. Sonra bufalolar, bizonlar peşinden Amerika sahralarında büyük yayılmalar başladı. Meksika’da aslı Türkçe olan kelimeler keşfedildi. Bunların izinden Aztek, İnka medeniyetlerini buldu ve benimsedi. Bunlar, hep onun oymaklarının eserleri idi.

Sonra Güneye doğru Himalaya’yı, Hayber’i aşan Türkler vardı. Bu kollar birbirlerini iterek, birbirlerini kovalayarak Hint yaylalarını sardılar. Bir taraftan da Hindigüh dağları ve İran yaylaları üzerinden, Mezopotamya’ya vardılar. Sümer, Akat, Elam bunların yeni medeniyet ve türetme merkezleri oldu.

Sonra büyük bir Brakisefal istilası başladı. Anadolu’yu, Suriye’yi, Akdeniz ülkelerini kaplıyarak Avrupa kıtasına geçildi. Po vadisi, İberya, Norman adalarıyla İrlanda’ya kadar uzanıldı. Etrüskler, Basklar, Keltler bunlardandılar.

Bunlar da onun milletlerinin yayılan kollarıydı. Gittikleri yerlerde çeşitli ihtilaller yaptılar. Çeşitli dil ve medeniyet guruplarıyla karıştılar. Ama hepsi de aynı yurttan, aynı kökten gelmenin damgasını dillerinde, kültürlerinde taşıyorlardı.

Şimdi hep bir asıldan türeyip Amerika ve Pasifik milletler ve medeniyetler manzumesinin bir birliğini daha iyi korumak ve kurmak kalıyordu. Artık gece, gündüz, yorgunluk veya istirahat yoktu. Titiz ve şüpheci münekkitlere de lüzum yoktu. Dava güneş kadar aşikardı. Hatta bu davaya bir güneş nazariyesi bile denilebilirdi..

O zaman, bir takım insanlar, dil iştiyakları, dil benzetmeleri, kafatası ölçüleriyle kolay ve harcıâlem hakikatler ortaya döktüler. O, bunların, bu yakıştırmaların kısacık ömürlerini bilirdi. Ortaya hiçbir terkip eserinin, bir sentezin çıkarılmasını da bunun için istemezdi. Çünkü bilirdi ki asıl araştırmalar ve asıl sentezler istikbaldedir. Ve kendisi onları göremeyecektir. Çünkü bu, bir nesil ve bir metod meselesidir. Fakat, davayı attığına ve bu alakayı istikametlendirdiğine kaniydi.

O, Pasifik’ten, Çin’den Avrupa içerilerine kadar uzanan bu muazzam hareketler âlemi içinde, kendine yakışan, ruhunun özlediği enginliği bulmuştu. Yani dünya çapında hareketleri ve fikirleri yoğurmak ve bunların içinde, hayalen de olsa yoğurulmak zevkini ve tatminini bulmuştu. İşte bu kadar…

Eğer, Hunlar, İskitler, Moğol veya Tatar istilaları zamanında gelseydi, belki de bu hayal hakikat olurdu. O zaman, yüz milyon Çinliyi önüne katar, devletler yıkarak, devletler kurarak, Hint’te, Çin’de, Mezopotamya’da veya Akdeniz sahillerinde bir başka İskender ve onun kadar güzel bir insan olarak çıkardı. Anıtlar, şehirler, siteler vücuda getirir, efsaneleri nesilden nesile, dilden dile geçecek cihangirlik misalleri yaratır, çağlar kapar, çağlar açardı. 

Fakat, madem ki bu yüz milyon insan elinin altında değildir. O halde, yalnız bir yüz milyonla değil, tarih içindeki milyonlarla bir satranç tahtasındaki gibi oynamak?

Evet. Bunda, bizim bilmediğimiz, bizim anlamadığımız, hatta bizden sakladığı bir sır, bir zevk, bir ruh tatmini olsa gerekti.


(Suyu Arayan Adam, 1959. s. 484-490) 


 inhiraf: sapma

bergüzar: armağan, andaç

mürtesem: izdüşüm

vaha: çöl ortasında sulak ağaçlık yer

gümrah: gür, bol

şehrayin: donanma, şenlik

cereyan: akış

cidal: kavga

beşeri: insanla ilgili

ambisyon: tutku

münevver: aydın

cihangirlik: dünyayı ele geçirme

hayalperest: düşçü

bufalo: Amerikan yaban öküzü

manzume: dizge, sistem

nazariye: kuram

iştikak: türeme

harcıâlem: herkese elverişli

istikametlendirme: yönlendirme

Bir cevap yazın