Rastladığım Her İngiliz’e Soruyordum: ‘Medeniyet bu mudur?’ Yes! Diyorlardı.

16 Mart 1920 günü İstanbul büyük bir baskı ve şiddete sahne oldu. İngilizler hiçbir suçu ve günahı olmayan birçok masum insanı; gece yarısı yataklarından kaldırdı. Yaka paça sürükleyerek savaş gemilerine doldurdu. Malta’ya sürgüne gönderdi. Süngülü İngiliz askerleri Doktor Esat Paşa’nın evine de zorla girdi. Gece yarısında yatağından kaldırdılar. Kendisini ve ailesini tartakladılar. Üstünde pijamaları olduğu halde rıhtımdaki savaş gemisine sürüklediler. Esat Paşa’nın 16 Mart sabahı yaşadıkları aşağıdadır:

Evimi Nasıl Bastılar?..

“Mütareke günlerinde İngilizler, Doktor Esat Paşa’nın evini nasıl basmışlar, onu yakalayıp nasıl Malta’ya götürmüşlerdi?”

1920 Mart’ının 16. gününe giriyoruz… Şafak henüz söküyor.. İstanbul derin uykusundan daha uyanmamış… Cağaloğlu sokakları boşaltılmış, terkedilmiş bir eski zaman şehri gibi içe hüzün veren bir sessizlik içinde uzayıp gidiyor… Birden uzaktan bir gürültüdür koptu. Loşlukları delen ve bu sükun aleminde bir gök gürültüsü gibi akisler yapan bir ses sağanağı ardı ardına yaklaşıyor.. Kaldırımlar sarsılıyor, sabahın tatlı nefesiyle dolu sokaklara yağ ve benzin kokuları saça saça son hızla gelen iki iri kamyon işte köşeyi dönüyor, biraz daha koşuyorlar ve nefesi kesilmiş, takatleri tükenmiş gibi Darülfünun profesörlerinden meşhur göz doktoru Esat Paşa’nın oturduğu 25 numaralı konağın önünde duruyorlar. Kamyonlardan kocaman sarıklı, pala bıyıklı, iri yarı Hintli askerler süngülü silahlarıyla kaldırımlara atlıyorlar. Kapıya dayanıyorlar, ve her an açılmaya hazır bu doktor kapısına asılıyorlar… Evi basıyorlar!..

Şimdi sözü (evim kalemdir) diyenlerin baskınına uğrayan Doktor Esat’a bırakıyorum:

“O gece çocuğumun ciğerinde kan toplanmıştı. Saat bir buçuğa kadar onun tedavisiyle uğraşmış, yorgun argın yatmıştım. Bir gürültüyle gözlerimi açtım. Yatağımda doğruldum. Alaca karanlıkta odamı dolduran bir kalabalığı fark etmemle, yüzüme dayanmış dört revolverin soğuk namlularıyla karşılaşmam bir oldu.

“– Ne oluyorsunuz?.. Kimsiniz siz?..” diye bağırdım. Ve gittikçe açılan gözlerim pencerelerden sızan şafak renklerinin ışıldattığı süngüleri görünce, anladım ki karşımdakiler adi bir hırsız çetesi değil, fakat medeni bir baskının kahramanlarıdır!. Yatağımdan fırladım; karşılarında dimdik durdum:

“– Kimsiniz, ne istiyorsunuz?”

Cevap olarak revolverlerini yüzüme biraz daha yaklaştırdılar, süngülerini renk versin diye oynattılar… İşte o kadar. Aynı odada yatan on dört yaşındaki hasta çocuğum da uyanmış, korkusundan bir çığlık atarak tekrar yatağına düşmüştü. Onu kurtarmak için, oradan fırladım, dışarı çıktım sofa merdivenler, her taraf askerlerle dolu idi.

“– Bırakın da giyineyim” dedim. Onlar cevap verecekleri yerde, beni öylece, pijama ile sokağa doğru sürüklüyorlardı. Bütün ısrarlarım boşa gitti. Etrafımı saran süngülere, revolverlere bir daha baktım. Yatağından alınmış bir adamı sürükleyip götürmek için bu orduya ne lüzum vardı… O sırada gördüm ki yukarıda loğusa bulunan kızımın odasına da, diğer bütün odalara da girmişler, kuvvet ve azametlerini bütün ev halkına göstermek isteyerek herkesi uyandırmışlar. Ve damadım ile oğlumu da tıpkı benim gibi giyinmelerine müsaade etmeden pijama ile aşağı indirmişler. Üçümüzü kamyona bindirdiler, süngülerle etrafımızı kuşattılar ve neye uğradıklarını şaşırmış, ağlaşan bir ev halkının gözleri önünde kamyonları sürdüler…

Yolda soruyorduk…

“– Ne var?”

Hiç cevap vermiyorlar. Kamyon sarsıla sarsıla Bâb-ı Âli yokuşunu inerken damadım, kesik cümlelerle karımı süngü ile ayağından yaraladıklarını, kızımı tekmelediklerini anlatıyordu. Başım ateş gibi yanıyordu.. Beynimde şimşekler çakıyor, hırsla, nefret ve kinle kıvranıyordum. Köprüyü geçerken baktım ki, bende elimden yaralıyım.

Ve bu yaradan sızan kan bir anda bana şifa oldu, yumruklarımı kuvvetle sıktım, dişlerimi gıcırdata gıcırdata kendi kendime:

“– İntikam!..” diye inledim.

Tophane’ye geldik. Rıhtımda bizi kamyondan indirdiler. Oracıkta bağlı olan bir İngiliz gemisine soktular.

Gemide Mersin’li Cemal Paşa, Cevat Paşa, Rauf Bey, Kara Vasıf gibi birçok tanınmış arkadaşları buldum. Biraz sonra damadım ile oğlumu serbest bıraktılar. Ve bizi bu pis gemiden naklettikleri Benbow Dretnotu aldı. Malta’ya götürdü.
Rastladığım her İngiliz’e soruyordum:

“– Medeniyet bu mudur?..”

“– Yes!..” Diyorlardı.

Doktor Esat Paşa renk ve koku içindeki güzel bahçesinin birbirinden güzel fidanları arasında bir iki adım attı, ateş gibi, kıpkırmızı iri bir karanfil kopardı, bana uzatarak devam etti:

“– Türk aydınlarını İngilizler, İstanbul’u işgal ettikleri gün, işte böyle toplamışlardı. Onları, bu kelimelerle tavsif edilmeyecek kadar küçük hareketlere sevk eden galibiyet gururu idi. Galip her şeyin fevkindedir, diye düşünüyorlardı. Ve bizi öz yurdumuzda, kendi evimizde, yatak odalarımıza kadar girerek, çoluk çocuğumuzu süngüleyerek, tekmeleyerek yakalamak yalın ayak, başı kabak sürükleyip götürmek hakkını kendilerinde galip oldukları için buluyorlardı.”

Aziz doktorun sesi kısılır gibi oldu, gözleri daldı. Sonra yavaş yavaş söyleyerek sözünü şöyle bitirdi:

“– Evladım.. Bu bir eski masal ki; bizim için kalan değeri bir acı hatıradan başka bir şey değildir…”

Fakat siz gençler için şu tek manası vardır:

“Yenilmeyeceksin!”


Kaynak: Atilla Oral, Charles Harington, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2013, Sayfa:125