Atatürk Trablusgarp'ta, Ekim 1908

‘Öyle Bir Oturuşu, Öyle Bir Duruşu Vardır Ki…’

“Şimdi onun, bu Trablusgarp günlerine ait bir grup fotoğrafına bakıyorum. Trablus’ta bir süvari paşasının bahçesinde, hatta belki de, Mustafa Kemal’e tahsis edilen Recep Paşa köşkünün bahçesinin ağaçları altında küçük bir grup. Oturanlar var, ayakta duranlar var. Çizmeleri, geniş zırhlı pantolonu, sırma apoletli beyaz ceketi, sırmalı kalpağı, uzun bıyıkları, kumral bir sakalla çevrelenmiş sakin yüzü ile tam bir Osmanlı paşası görüyoruz. Ön sırada oturanların sağ başındadır. Kılıcını dizleri arasına sıkıştırmıştır. Sessiz, ürkek bir vaziyet almıştır. Sonra önde, yahut ayakta hep derli toplu, çekingen maiyet insanları. Hepsi de feslerini, kalpaklarını, nizamına göre başlarına kondurmuşlardır. Hepsi de o devrin ruhuna uyarak, adeta görünmemek, gizlenmek ister gibi yerlerine büzülmüşlerdir. Bunlar, bir imparatorluğun son Afrika mülkünde eski fatihlerin son temsilcileri gibi değil, hayattan hiçbir dilekleri olmayan, görevlerinden bıkkın insanlardır.

Ama ön sırada ve ön sıranın tam ortasında biri var. Bir başka türlü insan. Belli ki kendinin, biraz da yabancı sayılması lazım gelen bu çevrede ve bir paşanın da bulunduğu bu grup içinde, yerini kendisi seçmiştir. Oraya, bütün bu insanların hazin uyuşukluğuna isyan eder gibi dik, canlı, kendinden emin, başı yukarıda, oturmuştur. Bu grubun ortasında sanki kendi başına imiş, etrafında kimse yokmuş gibidir. Belli ki bu çevrenin ölü resmiyetinden bıkkındır.

Atatürk Trablusgarp’ta, Ekim 1908

Dahası da var: Başı açıktır. Saçları iki yana taranmıştır. Dikkatle bükülmüş sivri bıyıklarının uçları dik ve kalkıktır. Kolları göğsünde çaprazlanmış, ayak ayak üstüne atmıştır. Öyle bir oturuşu, öyle bir duruşu vardır ki, karşısındaki fotoğrafçının adesesine bile aşağıdan yukarıya bakar gibidir. Sanki şunları demek ister:

“-Ben bu çöl kıyısında bir sürgün, bir kenara itilmiş adam değilim. Ben bu çevremdekiler gibi kaderine boyun eğmiş adam, bir gölge olamam. Benim yaşayan içim, şekillere, merasimlere sığmaz bir varlığım, düşüncelerim, fikirlerim var. Ben yolumun daha başındayım. Aşılacak nice mesafelerim, ihtiraslarım ve sınır kabul etmez bir geleceğim var. Burada paşa ben’im! Hem de yalnız Trablus paşası da değil…”

Evet, onu bu çöl kıyısına göndermişlerdir. Selanik’ten gitsin diye. Belki de uzaktan gözler hep onun üstündedir. Bu onun için hem çile, hem imtihandır. Fakat onun, daha şimdiden, çilelerden, görevlerden ve imtihanlardan korkmayan bir hali var. Adımını attığı bu yerde, kendini kabul ettirmiştir. Yorgunluktan, bitkinlikten liman kumlarının üzerine serilmiş bu yabancı, daha ertesi gün devletin Afrika’daki valisinin konağına yerleşmiştir. Oraya yakışmıştır da, hem belki de bu gruptaki paşa ve diğerleri bu köşkün bahçesinde onun misafirleridir. Asıl ev sahibi o. Genç, asi ve başka bir ev sahibi…”


Kaynak: Şevket Süreyya Aydemir – Tek Adam, Cilt 1,