Muzaffer Kılıç

“… Muzaffer Kılıç için Atatürk, kutsallığı tartışılmaz bir savaş ve zafer Tanrısı idi.” 

Bu inan ve tanıma Filistin cephesinde O’nun VII. Ordu Komutanlığı zamanındaki yaverliğinden başlar ve 1919 yılının Mayıs sabahı Şişli’deki evinde güç kazanır:

– Zat-ı Devletlerinin yaverleri olarak refakatinize memur edilmem nedeniyle bahtiyarım Paşa Hazretleri!

Mustafa Kemal Paşa hafifçe gülerek: “Haydi diyor, hazırlığa başla, bir kaç güne kadar yola çıkıyoruz!”.

– Çok kalacak mısınız Paşam, yoksa denetlemenizden sonra dönecek misiniz?

Son yüz yılın ve tarihin en büyük iradelerinden biri, büyük ve eşsiz asker, yaverinin gözlerinin içine bakarak şöyle diyor:

– Hayır, dönmeyeceğiz, çocuk! Annene ve kardeşlerine Allahaısmarladık de… Dönmeyeceğiz!

16 Mayıs 1919 günü Bandırma Vapuru Samsun’a doğru yol alırken III. Ordu Müfettişliği Yaveri Muzaffer Kılıç da ilk anılarını şöyle yazıyordu:

Vapurumuz, Kızkulesi açıklarında itilaf güçleri tarafından kontrol edildi. İşgal kuvvetleri, vapurumuzda silah arıyorlardı. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa; Dolmabahçe Sarayı önüne dizilmiş olan düşman zırhlılarına gözlerini dikerek:

– ‘Bunlar, bir ulusun bağımsızlık aşkını ve direnme gücünü anlayamazlar. İşte bütün güvendikleri bu maddi kuvvetlerdir.’ Diyordu.

Muzaffer Kılıç, Çanakkale’ de I. Dünya Savaşı’na teğmen olarak katılmış, ikinci kez üstlendiği yaverlik görevini de 1930 yılına kadar sürdürmüştür. Daha sonraları hukuk eğitimi görmüştür. 1936’dan 1939’a kadar Giresun Milletvekilliği de yapmıştır. 

İhtilalci Mustafa Kemal’in tek yaveri Muzaffer Kılıç olmuştur. Muzaffer Kılıç, bu göreve başladığı andan itibaren göğsünde sallandırdığı yaver kordonunu, Mustafa Kemal’in askerlik mesleğinden istifa ettiği geceye kadar taşımıştır. O gece Mustafa Kemal, Osmanlı, Mirlivalığı (Tuğgeneral) apoletleri ile birlikte Padişah Yaverliği kordonunu omuzundan koparıp atarken o da IX. Ordu Komutanlığı Yaverliği kordonunu hâki ipek örgülü apoletleriyle birlikte söküp atmıştır.

19 Mayıs 1919 Cuma günü Samsun’da karaya ayak basarken Muzaffer yanında, Erzurum ile Sivas arasında harmanisini karlara serip başını taşa dayayarak ufak bir dinlenme uykusuna daldığı zaman Muzaffer yanında… Atta, yaylı arabada, otomobilde ve yine aynı yolda otomobil bozulunca bulunabilen gıcırtılı kağnıda Muzaffer hep yanındadır.

Anadolu bozkırlarının o dondurucu kış günlerinde, mangal başlarında ısınarak enerji toplamaya çalıştıkları günlerde, karlı ovalarda ve buzlu yamaçlarda, tek başına arazi incelemesine çıkan ihtilalci Lider’in arkasından yürüyen yine odur.

Parasızdır Mustafa Kemal, Yaveri de… Aç geçirecektir geceyi Paşa, açtır Yaveri de… Gözünü daldan budaktan sakınmayan bir Mustafa Kemal’dir bu… 1920 yılının Ankara’sında ve Anadolu’sunda en umulmadık yerde bir ağ, bir tuzak vardır. En beklenmedik anda bir pusuya düşürülebilir. Her an tetikte olmak gerekir. Suikast, kurşunu namluya sürülmüş ve emniyet kanadı açılmıştır. En gaddar kötü niyet her an harekete hazırdır.

Sakınmanın ne olduğunu çok iyi bilen bir adamdır Mustafa Kemal… Fakat bu davranışı ile hareket ettiği zaman da yok gibidir. O’nun için gerilen her ağ, kurulan her tuzak, her sinsi pusu, her suikast hazırlığı elbette aynen yaveri için de bir tehlikedir. Muzaffer, bunu bilecek derecede zekidir. Fakat, davasını benimsediği Lider’i gibi her solukta bir tehlikeyi göğüslemekten çekinmeyecek derecede feragatli ve her adımda bir ölüm tehlikesine pervasızca karşı koyacak kadar cesurdur. 

Dar geçitlerin hepsinde beraber bulunmuşlar ve dağ doruklarını beraber aşmışlardır. Unutmayalım ki Atatürk dediğimiz kartal, hayatın ovalarında hiç bir zaman yaşlanmamış, kanatlarını açıp oynatmak için her zaman tehlikelerin doruğunu yeğlemiştir. Muzaffer, Atatürk destanının en coşkulu ve en onurlu aşamalarını O’nun yanı başında yaşamıştır. 

Kurtuluş Savaşı’nın en bunalımlı günlerinden birinde; Kütahya, Eskişehir savaşlarından sonra ordunun Sakarya’ya çekildiği günlere ilişkin bir anısını Kılıç, şöyle anlatmaktadır: 

“Ordunun bu geri çekilişi sırasında; Başkomutanlık, bir istasyonda, üçüncü mevki köhne bir vagonda idi. Atatürk, bu vagonun tahta döşemesi üstüne konulan portatif yatağında yatıyordu. Vagonun penceresinin kenarında da mum yanıyordu. 

Ben dışarıda nöbetçiler dolaşırken, emirerime seslendim: 

– Paşa Hazretleri yattı mı? 

İçeriden O’nun sesi geldi: 

– Muzaffer Bey, gel buraya! 

Gittim. Selam verdim, yanında yer gösterdi. Yatağının kenarına iliştim, oturdum. 

– Düşman iyi savaşıyor, sevk ve idaresi de başarılı… dedi. 

Ben de: 

– Emir ve komutanızdaki ordularımızın geri çekilmesi de o kadar düzgün oldu ki, bu da başlıbaşına bir başarı sayılır Paşam! dedim. Napolyon’un Moskova önünde geri çekilmesi sırasında: “Düzgün bir geri çekilme, zafer kadar önemlidir.” sözünü hatırlatmak istedim. Bunun üzerine, çok enerjik ve kararlı bir davranışla, sesini yükseltti:

– Bu düşman kuvvetlerini yenip kesinlikle yok edeceğiz, dedi.

Dediği olmuştu.

Bir gün Köşk’ten beraberce çıkarken Atatürk’ün:

– Muzaffer, tabancan yanında mı? sorusu. Belli ki bir gammazlık olmuş. Yanıt:

– Hayır Paşam, ama size feda edilecek canım yanımda!

Emir: 

– Git al! ve sonra Atatürk sözü:

– Önce silahımız, sonra canımız!”

Muzaffer Kılıç, bir gezi ile ilgili anısını şöyle anlatır:

“Cumhuriyetimizin ilanından sonra idi. Karadeniz’de bir geziye çıkmışlardı. Kendisine eşlik edenler arasında bulunuyordum. Rize’ye geldik. Yolların düzgünlüğü ilgisini çekmişti. Vali’ye:

– Yollarınızı nasıl bu duruma getirdiniz? diye sordu.

Vali de anlattı: Bütün yakın köylüleri jandarmalarla toplattırmış ve yol onarımında çalıştırmış!

Atatürk’ün kaşları çatıldı ve oldukça sert bir dille:

– Vali Bey, dedi (Corvée) nedir bilir misiniz? Öyle ise ben söyleyeyim, angarya demektir. Ve şunu da bilmeniz gerekir ki, kanunsuz olarak hiç bir vatandaşı işten alıkoyamaz, onu çalıştırmaya zorlayamazsınız. Cumhuriyet’te angarya diye bir şey yoktur, diye çıkıştı.

Yine Kılıç anlatıyor:

Ankara Hukuk Fakültesi’nin 5 Kasım 1925 günü açılışını yapan Atatürk: “Cumhuriyetin müeyyidesi olan bu ilmi müesseseyi açtığım şu anda duyduğum manevi zevki hiç bir teşebbüsümde duymadım.” dedikleri günün akşamı sofrabaşı toplantısında, kendilerinin bu sözleriyle, Napolyon’un Saint Helene’de sürgünde söylediği sözleri hatırlatmak istedim:

– Paşam, dedim. Napolyon da: “Gerçek zaferim, şimdiye kadar kazandığım kırktan fazla meydan savaşı değildir. Çünkü, bir Vaterlo, bütün zaferlerimi silip süpürdü. Ama, bir zaferim var ki onu hiç bir kuvvet silemeyecektir. O da benim yapıtım olan ve sonsuza dek yaşayacak olan Medeni Kanun’dur” demiş ve hukuk anlayışını bütün dünyaya ilan etmiştir. Ama bir fark var ki; siz, hukuksal düşüncenizi askeri bir zaferden sonra ilan ediyorsunuz; Napolyon ise bu sözleri tutsak olduğu zaman söylemiştir. Bundan ötürü onun samimiyeti beni kuşkuya düşürüyor.

Atatürk:

– Çocuk, dedi. Tutsak olmasına karşın belki Napolyon da bu sözlerinde samimi idi. Hukuk prensiplerini bozan ve savsaklayan ve buna değer vermeyen liderler, kurdukları rejimi yaşatamazlar, demiştir.

13 Kasım 1959’da Ankara’da yaşantısı son bulan Kılıç, İstanbul’da toprağa verilmiştir. 


Kaynak: Atatürk ve Çevresindekiler, Kemal Arıburnu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1994, ISBN:975-458-064-2