Mustafa Kemal’in Abdülhamid İstibdadına Karşı Şam’da Kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti

Türk Tarih Kurumu Asbaşkanı Prof. Afet İnan’ın 1 Nisan 1937 tarihli Belleten’de yayımlanan “Atatürk’ü dinlerken: VATAN VE HÜRRİYET” başlıklı yazısı:

Şam’da, Hamidiye Çarşısında üç Türk zabiti :

Osmanlı İmparatorluğu devrinde Beşinci Ordunun merkezi Şam’dı. Oraya Askeri Akademisi’nden yüzbaşı çıkmış iki kişi gönderilmişti. Biri Mustafa Kemal, diğeri Müfit (Kırşehir Milletvekili Müfit Özdeş) Bunlar Şam’da 29. ve 30. Süvari Alaylarında stajyerdiler. O devirde her sene Havran’da bin bir mesele icat olunurdu. 1905’te Havran meselesi «Emval-i Magsube» yani talan edilmiş mallar, adıyla ortaya atılmıştı. Oraya bir kuvvet gidecekti. Hakikatte böyle bir mesele var mıydı, yok muydu, bunun izahını ve muhakemesini şimdilik bırakalım.

Müfit’in Mustafa Kemal’e müracaatı:

Şam’ın iki odalı, basit bir evinde oturan Mustafa Kemal’e, çok sevdiği kahraman arkadaşı Müfit müracaat ediyor:

– Haberin var mı, gidiyorlar?

Mustafa Kemal soruyor:

– Kim? Nereye?

– Bizim staj yapmakta olduğumuz alaylar…

– Nasıl olur? Benim bundan haberim yok, ve bu olamaz.

– Gidiyorlar, hem bu akşam…

İki arkadaş atlarına biniyorlar: evvela Mustafa Kemal’in staj yaptığı 30. Süvari Alayı kumandanının yanına gidiyorlar. Mustafa Kemal alay kumandanına soruyor:

– Alayınız bir vazife almış gidiyor. Bu alay içinde kumanda etmekte olduğum bir bölük var; benim de beraber gitmekliğim tabiî değil mi? Niçin bana haber vermediniz?

Kumandanın cevabı:

– Siz bu alayda stajyersiniz. Kumanda ettiğiniz bölüğün asıl kumandanı bölüğün kumandasını almıştır. Siz kurmaysınız, böyle çetin işlere gelemezsiniz. Ben sizin Şam’da kalıp istirahat etmenizi tercih ettim. Maaşınız verilecektir, merak etmeyiniz.

Mustafa Kemal’in aldığı bu cevap, pek tabiî olarak, Müfit’in 29. Süvari Alay kumandanından alacağı cevabın ayni olacaktı.

İki arkadaş, boynu bükük, çıkıyorlar.

Müfit şu mütalaada bulunuyor: Süvari Fırkası kumandanına şikâyet etmek. Mustafa Kemal buna lüzum görmüyor :

– Müfitçiğim, diyor, bunlar o kumandanla beraberdirler. Ona müracaattan bir şey çıkmaz. Ordu kumandanına gidelim. Belki ondan da bir şey çıkmaz; fakat hiç değilse şikâyetimizi umumileştirmiş oluruz. İki arkadaş mutabık kalıyorlar. Ordu kumandanı Müşir Hakkı Paşa’dır.

Müracaat usulsüzdür:

İki Erkânıharb yüzbaşısı, doğrudan doğruya, Müşir Hakkı Paşa’nın resmî makamının kapısına gidiyorlar ve yaveri vasıtasıyla Müşir Paşayı görmek istediklerini arz ediyorlar. Hiç vaki olmamış bu hareketi Müşir Paşa çok küstahane telâkki ediyor ve müracaatı usulsüz bularak onları kovuyor. Sokak ortasında kalmış gibi bir vaziyette iki arkadaş, artık birbirleriyle konuşamayacak kadar müteessirdir. Nihayet Mustafa Kemal, Müfit’e:

– Biz de gideriz. diyor.

– Müfit soruyor:

– Nasıl?

Olduğumuz gibi… Yani şimdi atlarımıza binmiş bulunuyoruz; emirber neferlerimiz de var. Havran’a giden kuvvete, olduğumuz gibi katılırız.

– Bu olur mu?

– Niçin olmasın?

Ve, Mustafa Kemal’in dediği gibi, gidiyorlar.

Şam-Şemiskin yolu üzerinde:

İki süvari alayı birçok topçu bataryaları ve esterli piyade taburları, büyük bir kuvvet halinde, yürüyorlar. Bu kuvvetlerin kumandanı Bay Lûtfi’dir. Mustafa Kemal ve Müfit, ellerinden alınmış olan bölüklere iltihak etmeyerek, atlarını bu kuvvetlerin başının yanına sürüyorlar ve: «Biz de beraberiz efendim» diyorlar. Henüz bu iki adamı tanımamış olan kumandan onların yüzüne bakmamakla ve sadece selâmlarını iade etmekle iktifa ediyor. Başka konuşma yoktur.

Kuvvetler, o günün akşamı Şemiskin’de çadırlı ordugâhta, son neferine kadar yerleşiyor. Yalnız açıkta ve aç kalmış iki adam var: Mustafa Kemal ve Müfit. Onlarla kimse meşgul değildir. Yalnız gece yarısına doğru onların emirber neferleri büyük bir ulüvvü cenaplıkla bu iki arkadaşa kendi yerlerini teklif ediyorlar. Bu yer, neferlere tahsis olunmuş çadırlardır. Neferler: «Biz açıkta kalalım, ziyanı yok, siz çadıra buyurunuz» diyorlar. Biraz sonra da daha büyük bir ulüvvü cenap ile bu iki arkadaşa, içerilerine saman doldurulmuş iki çuval getiriyorlar ve bunları yatak diye yere seriyorlar.

Ertesi gün Süvari 30. Alay’ın bölük kumandanlarından bir yüzbaşı geceyi aç geçirmiş olan Mustafa Kemal ile Müfit’i kendi çadırına davet ediyor, onlara çay ziyafeti veriyor. Bu yüzbaşı vaziyeti ve bunu icap ettiren ve idame ettirmekte olan adamların gizli nokta-ı nazarlarını, senelerden beri devam eden, tecrübesi sayesinde biliyordu. O, Mustafa Kemal ve Müfit’e şu teklifte bulunuyor :

– Arkadaşlar, görüyorsunuz ki size asla kumandanlık vazifesi vermeyeceklerdir. Bunun sebepleri vardır. Fakat bana hususî bir vazife verilmiştir. Eğer siz bu vazifemde bana yardım etmek isterseniz, ben bunu temin ederim. Yalnız, şimdiden söylemeliyim ki, bu kontrol neticesini kimseye bildirmeyeceğinize dair bana namusunuz üzerine teminat vermeniz lâzımdır.

Mustafa Kemal, Müfit’in yüzüne baktı ve kendi kendine, şöyle bir muhakeme yaptı: «Bu adamın yapacağı şey, belli ki netice itibariyle söylenmemek icap eden hicaplı bir şeydir. Hiç bir şey yapmamaktansa, bu insana hicap veren meselenin mahiyetini anlamak kendisi ve arkadaşı için bir kazançtır. O, bu tecrübeyi yapabilmek için en nihayet bir adamı kusurlarından dolayı affetmiş olacaktır. Bir adamı kusurlarından affetmek bin adamın kusurunu ele geçirmek için yapılabilir bir fedakârlıktır.

Mustafa Kemal bu mülâhaza ile ona söz verdi: Müfit de kendisine iltihak etti.

Havran köylerinde gasp:

Şam’dan çıkan mürettep büyük kuvvet, sanki bütün Havran’ı sömürecek gibi, tertibat almıştır. Havran muhtelif mıntıkalara ayrılmış, her mıntıkaya bir kuvvet tahsis olunmuştu; bunların vazifesi o mıntıkadaki köyleri soymaktı.

İlk Havran köyünde Mustafa Kemal ve Müfit, bölük kumandanının misafiri olmuşlardır. Köy odasında piliç kızartmaları ve diğer nefis yemekler yeniyor. Ertesi sabah Mustafa Kemal yüzbaşıya şu teklifte bulunuyor: «Seyahatimiz esnasında müşterek masraftan hissemize düşeni hemen mi verelim? Yoksa en sonunda tediye etmek üzere bir defter mi tutarsınız?»

O’ defter tutmak usulünü tercih etti ve öyle yapıldı.
Havranlı köylüler, her gün ve her gece, birtakım insanlar ve bu insanların bindiği hayvanlar tarafından, yiyecek itibarıyla, mahvediliyor, bu kâfi değilmiş gibi, o insanlardan on senelik vergisi isteniliyor, herkes kudretine göre bir veya beş mecidiye, bir veya iki lira vererek kendini kurtarıyordu. Bölük kumandanı bu işte son derece maharetli bir adamdı. Havranlıların Osmanlı İmparatorluğu’na âsi olduklarını ve bu adamları mahv ve kahretmek lâzım geldiğini bir hüküm olarak tatbik ediyordu. Mustafa Kemal ve Müfit bu hükmün yanlışlığını, yerinde ve gözleriyle, görüyorlardı.

İki ayrı düşünce: biri para toplamak ve bu parayı paylaşmak düşüncesi, diğeri bu para toplama mezalimine isyan etmek düşüncesi…

Kuneytara’da:

Mustafa Kemal ve Müfit, Osmanlılık namı altında yapılan bu büyük haydutluğun ne olduğunu anlamışlardır. Bunu yapanlar hakikaten haydut insanlardı. Bu hakikati anladığı dakika, Mustafa Kemal, Müfit’e şu sözleri söyledi:

– Hatırlar mısın Müfit, Şam’dan bu kuvvete iltihaka karar verdiğimiz dakikada karşıma bir süvari mülâzımı çıkmıştı, bana : “Beyim, size büyük hürmetim vardır. Bu sefere gitmemenizi tavsiye ederim„ demişti. Ben sormuştum: Niçin? Süvari mülâzımı şu cevabı vermişti: “Hayatınız tehlikeye girebilir de, onun için„ Ben bu adama tekrar: Niçin? dedim. O bana “Seni öldürürler. Bilemezsiniz ve düşünemezsiniz beyim; bugün bütün Suriye ordusuna şamil bir müşterek menfaat vardır; Siz bu menfaate mâni olacak gibi görünüyorsunuz; bunu kimse kabul etmez, hayatınız mevzuubahstir.,, cevabını vermişti.

İşte Mustafa Kemal’i bu seyahate sevk eden amil o adamın musırrane sözleri olmuştur.

Kuneytara ordugâhı..

Kuneytara, Osmanlı Türkleri tarafından Türk Çerkezlerinin oturup yerleşmelerine tahsis edilmiş bir köydür. O köy ve civarında bir ordugâh kurulacaktı. Mustafa Kemalin ve Müfit’in nasıl adamlar olduğu anlaşılmıştı. Ordugâhın kurulması kendilerinden rica edildi; iki arkadaş bu vazifeyi yapmaya gittiler.

Ordugâh Kuneytara’nın yanında kurulmuştu. Oranın Çerkez Türkleri o kadar misafirperver davrandılar ki her gece davetler yapıyorlar, misafirlere Çerkez tavuğu yediriyorlardı. Bir gün, kuvvetler kumandanına şöyle bir haber geldi: Etraftaki Çerkezler ordugâhı basacaklar.. Bu haber Mustafa Kemal’e kadar intikal etti. O, şu kararı vermişti: Vaziyeti gidip kendi gözüyle görmek. Bunun üzerine Müfit’e: «Benimle beraber dedi ve iki arkadaş, yanlarında birer emirber neferi olduğu halde, dört nala sürdükleri atlarıyla batı istikametinde yol almağa başladılar. Bir aralık bir tepeye geldiler; atlardan indiler Mustafa Kemal o tepenin üstünden karşıdaki vaziyeti tespit etti, ve gece vakti Türk ordugâhına baskın yapacak olan bir cemm-i gafirin (insan kalabalığı) orada toplu olduğunu gördü. Tam bu esnada idi ki karşı taraf kuvvetleri Mustafa Kemal’i görmüşler ve beş on misli süvari kuvvetiyle onun üstüne saldırmak üzere harekete geçmişlerdi. Mustafa Kemal sükûnetini bozmaksızın Müfit’e şunu söyledi: Atına bin ve beni takip et. Mustafa Kemal, Müfit ve emirber neferler atlara bindiler; Mustafa Kemal’in delâlet ettiği istikametlerde dört nala yol aldılar, bu suretle düşmanı şaşırtarak karargâha geldiler. Mustafa Kemal düşman vaziyetini izah etti. Artık ordugâhta onun sözü dinleniyordu. Kumandan Lûtfi bu izaha göre tedbirler aldı ve Çerkezlerin hücumu vaki olamadı.

Kuneytara şarkında bir köyde:

Bir gün Mustafa Kemal, arkadaşı Müfit’le beraber Kuneytara şarkında bir Çerkez köyüne gidiyor. Köylü bu gelenleri ilk önce iyi görmüyor; iyi karşılamıyor. Bunları da soyuculardan sayıyor. Buna rağmen Mustafa Kemal ve Müfit’i alelusul evlerine kabul ediyorlar. Mustafa Kemal bir müddet bu köylülerle konuşuyor ve çok geçmeden onlar Mustafa Kemal’den hoşlanıyorlar, ona söz veriyorlar: Siz diyorlar, ne isterseniz yaparız, fakat devlet diye şimdiye kadar kafamızı ezen bu idarenin emrettiğini yapmayız.»

Namuskârane bir anlaşma:

Kuneytara civarındaki Osmanlı kuvvetleri oradaki köylerden birini imha etmek için yukarıdan bir emir alıyorlar. Bu köyün üzerine sevk edilen kuvvetin kumandanı Bay Lûtfi’dir. Mustafa Kemal ve Müfit bu harekette sâkittirler. Tam köyün karşısına gelindiği zaman inanılmayacak bir manzara görülüyor: Bu tek köy o gelen bütün Osmanlı kuvvetini mağlup edebilecek tertibat almıştır. O vakit kuvvet kumandanı (Bay Lûtfi) Mustafa Kemal’e müracaat ediyor, “Ne yapalım?,, diyor, itiraf etmek lâzımdır ki Mustafa Kemal bu köyü mahvetmek istemiyordu; çünkü o bu köy halkını inkılâp ve ihtilâl namına kazanmış bulunuyordu.

Şimdi emir ve kumanda Mustafa Kemal’e intikal etmişti. Mustafa Kemal bir kısım kuvvetleri Müfit’in emrine vererek onu bir istikamette köye sevk etti ve diğer bir kısım kuvvetleri de Çerkez Kolağası Bay Mehmed’in kumandasında olarak merkezden hücuma kaldırdı. Mustafa Kemal, Müfit’i öyle bir cepheye sevk etmişti ki Müfit buradan hücum edemezdi ve esasen hücum etmemesi lâzımdı; çünkü o köyün halkı daha evvel Mustafa Kemal’e bağlılık sözü vermişti. Çerkez Bay Mehmed aldığı emir üzerine merkezden hücum etti. Mustafa Kemal, daha ziyade bu Bay Mehmed’i takip için, onun peşi sıra giderek köyün içine girdi.

Burada Mustafa Kemal’in gördüğü manzara şu idi: köylüler Çerkez Bay Mehmed’i kuşatmışlar, taş ve topaçla öldürmek üzere idiler. Bu sırada idi ki Mustafa Kemal köye girdi; köylüler kendisini görünce etrafını aldılar ve: “Sen ne dersen o diyerek Bay Mehmed’i Mustafa Kemal’e bağışladılar ve affettiler.

O köyde bir seans.

Muhtarın odasında. Mustafa Kemal, Müfit, Kumandan Lütfi ve köy ağası. Mustafa Kemal söylüyor: “Bir hedefe, bir emele yürüyeceğiz. Birbirimizi tanımayan kuvvetleriz. Bu hedefte bu emelde beraber kalacak mıyız? Hep birden “evet,, diyorlar. Bu “evet,, sözü bir mühür ve imzadan daha yüksek bir namus sözü olarak alınmıştır. Bugün dahi onlar Mustafa Kemal’e vermiş oldukları sözü, ve Mustafa Kemal onlara verdiği sözü tutmaktadır.

Ordugâhta bir adilik.

Müfit, Mustafa Kemal’in yanına gelerek şunları söylüyor:
– Bütün bu seyahatte çok para kazanılmış, benim hisseme oldukça altın isabet etmiş. Dün akşam bu altınları bana getirdiler; vermek istediler. Ben tereddüt ettim. Bu tereddüdün sebebini soranlara: «Çünkü bu, bizim alışmadığımız şeydir; arkadaşım Mustafa Kemal bunu terviç ediyor mu?» diye sorduğum zaman bana: «Mustafa Kemal’e senin aldığının birkaç misli fazlası verilecektir dediler; ben de «Müsaade buyurunuz, bir kere kendisinden sorayım» cevabını verdim.

Müfit’in bu sözlerini dinleyen Mustafa Kemal, arkadaşının bir hataya düşmüş olmasından ürkerek: «Sakın, paraları almış olmayasın?» diyor ve Müfit’in derhal «Hayır» diye cevap vermesi üzerine ona şu sözleri söylüyor:

– Müfit, sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun yoksa yarının adamı mı? Müfit, zaten teklif edilen parayı kabul etmemiş olmanın verdiği bir gururla ve pek samimî bir ifade ile:

– Elbette yarının adamı olmak isterim.

diyor. Mustafa Kemal kendisini takdir ediyor «Elbette alamazsın, ben de almadım ve alamam» hükmünü veriyor.

Sahtekârların orduca teşhiri:

Bir gece Mustafa Kemal’in ordugâhtaki çadırı sarılıyor. Kendisi ölümle tehdit ediliyor, hesap ve kitaplara mâni olmak istediği için…

Mustafa Kemal bunlara şu sözleri söylüyor:

– Arkadaşlar, ben gerçi mekteplerde riyaziye okuyup öğrendim, fakat bu sizin hesaplarınızdan bir şey anlamam. Tabii sizin hesaplarınız en doğru olmak icap eder; fakat bunu ordu merkezinde kontrol ettirmekten çekiniyor musunuz?
Buna «hayır» cevabı alınca:

– O halde, diyor, mesele yoktur; müsaade ederseniz yarın bir arkadaşımızı Şam’a göndeririz; orada en yüksek muhasip kimse bu işi ona hallettiririz. Benim riyaziyeciliğim bu hesap meselesine akıl erdirmeğe kâfi gelmiyor. Efendiler ben namuslu bir adamım. Benimle arkadaş olanların da namuslu olmaları gerektir. Sizin bana bahsettiğiniz hesaplara benim aklım ermiyorsa ve bunu Şam’a gönderip tetkik ettirmeği teklif ediyorsam, buna bir şey demeğe hakkınız olmamalıdır. Yarın Müfit’i Şam’a göndereceğim.

Mustafa Kemal kuvvetçe ve muhitçe öyle tedbirler almıştı ki, bu hesap sahtekarları ona mukavemet edemeyeceklerdi.

Kuneytara’dan Şam’a: Müfit

Mürettep kuvvetler hırsızları çok dikkatli idiler. Onlar Mustafa Kemal’i imha etmeği düşünmüşlerdi; fakat Mustafa Kemal bunu anlayıp tedbirli bulundu ve arkadaşı Müfit’i Şam’a gönderdi.

Dürzü sınırlarında Mustafa Kemal:

Artık Mustafa Kemal, akılda tutulması lâzım gelen adam olmuştur Osmanlı kuvvetleri Cebelidüriz’le karşı karşıyadır. Osmanlı kuvvetlerinin merkezi «Basrulharir» dir. Osmanlı devrinde bu «Basrulharir», Dürzülerin daima muvaffak oldukları bir merkezdir. Mustafa Kemal orada bir Türk kumandanının mezar taşında şu yazıyı okudu:

«Hüsnü Bey Karrase’de kurban gibi oldu şehit»

Karrase, Mustafa Kemalin mensup olduğu kuvvetlerin bulunduğu Basrulharir’in yakınında bir yerdir.

Basrulharir merkezinde toplanmış olan Osmanlı kuvvetleri talim ve terbiye ile meşguldürler. Onun yukarısında Dürzüler gayet kuvvetli süvari ve piyade kıtaatıyla bir gün bu Osmanlı kuvvetlerine taarruz ediyorlar. Taarruz eden kuvvetler çok faiktir. Talimgâhta bulunan Osmanlı kuvvetlerinin kumandanları derhal Mustafa Kemal’e müracaat ediyor: Ne yapalım? diyor. Mustafa Kemal cevap veriyor: «Talim ve tatbikatınıza devam buyurunuz.» Kumandan telâşla: Fakat görmüyor musunuz, hücum ediyorlar demesi üzerine Mustafa Kemal şu cevabı veriyor: «Evet görüyorum, ancak ben onları bilirim; onlar namuslu adamlardır kendilerine silâh kullanmayanlara karşı silâh atmazlar. Nitekim öyle oluyor. Osmanlı kuvvetlerince hücum edenler, mukabele görmeyince şaşırıyorlar, konuşacak adam arıyorlar. Onlarla Mustafa Kemal konuşuyor ve kendilerini o gece misafir ediyor, şefleriyle arkadaş oluyor ve ertesi gün hepsini yerlerine iade ediyor.

Bir sahtekârlık:

Bu hâdisenin ertesi günü Şam Jandarma Kumandanı olan bir miralay, mürettep kuvvetin bulunduğu yere gelmişti. Kumandan Bay Lûtfi ile görüşüyordu. Mustafa Kemal de bu içtimaa davet olunmuştu. Şam jandarma kumandanı, Dürzülerin püskürtülmesinden dolayı Bay Lûtfi’yi tebrik ediyordu. Çok namuslu bir adam olan kumandan: hayır, diyor, biz püskürtmedik; onlar gittiler. Jandarma kumandanı ısrar ediyordu: Hayır, bu meseleyi Zat-ı Şahane’ye arz ederken behemehal püskürtüldü, diye yazmak lâzımdır, mütalaasında bulunuyordu. Şam Jandarma Kumandanı Zat-ı Şahane’ye yazılacak telgrafın müsveddesini kaleme almasını Mustafa Kemal’den rica etti. Mustafa Kemal’in cevabı şu olmuştu:

– Ben böyle bir sahtekârlığa alet olamam. Esasen ortada galip, mağlup ta yoktur. Fakat hakikati söylemek lâzımsa onlar kazandılar.

Şam Jandarma Kumandanı sen henüz cahilsin; Zatı şahaneyi anlamamışsın, dedi. Mustafa Kemal, bu sersem adama şu cevabı verdi:

– Ben, cahil olabilirim, fakat Zat-ı Şahane olan zatın, cahil olmaması ve sizin gibilerin mahiyetini anlayabilmesi lâzımdır.

Netice:

Bu yazının başındaki ilk cümleye dönelim: Şam’da, Hamidiye Çarşısı’nda, üç Türk zabiti. Bu zabitler Mustafa Kemal, Müfit ve Lûtfi’dir. Bu Lûtfi Havran harekâtını idare etmiş olan kumandandır. Çarşıda yürürlerken Mustafa Kemal dikkat ediyor: Bay Lûtfi’nin ayağında çizme pantolonu var; fakat kundurası bir çizme değil, alelâde bir ayakkabıdır. Bu, eğer bir yanlışlık eseri değilse, muhakkak bir sefalet manzarasıdır. Mustafa Kemal bunun sebebini Bay Lûtfi’den soruyor. O, şu cevabı veriyor:

– Kemal, hakikat gördüğün gibidir. Bundan başka pantolonum yok.

Üç arkadaş çarşıda yürüyerek bir köşede, içine ancak iki üç adam sığabilecek, hücre kabilinden bir dükkânın önüne geliyorlar. Burası tüccar Mustafa’nın [Çorum Milletvekili Dr. Mustafa Cantekin] ticarethanesidir. Dükkânın önünde duruyorlar. Ayağında ayakkabı yerine nalın bulunan bir adam takır tukur yürüyerek kendilerine doğru geliyor ve dükkânda oturacak yer olmadığı için dükkânın önüne birkaç sandalye koyduruyor. Mustafa Kemal meraklıdır: dükkânın içini görmek istiyor, giriyor, raflarda birtakım hafif eşya var. Ortada uzun bir masa duruyor. Bunun üstünde felsefeye, inkılâba, sosyalizme, tıbba ait Fransızca kitaplar var. Mustafa Kemal bunları karıştırıyor ve ticarethane sahibine soruyor:

– Siz tüccar mısınız, filozof musunuz, doktor musunuz, nesiniz?

Tüccar Mustafa şu cevabı veriyor: «Tüccarım, bu kitaplar eskiden kalmış şeylerdir. Unutmamak için ara sıra okurum.

Aradan günler geçiyor. Bir gece Mustafa Kemal, Müfit, Doktor Mahmut ve Lûtfi, Tüccar Mustafa’nın evine gidiyorlar. Şam’ın çıkmaz karanlık bir sokağında, bir evin kapısını çalıyorlar. Tüccar Mustafa, elinde bir lâmba ile kapıyı açıyor, «buyurunuz» diyor.

Şam’da dünya karanlıktır; bu ev de karanlıktır. O gece, yalnız, Doktor veya Tüccar Mustafa’nın elindeki lâmba ışık vermektedir.

Toplantı Doktor veya Tüccar Mustafa’nın evinin bir odasında oluyor.
– İhtilâl yapmalı, inkılâp yapmalı. Bunu söyleyen Doktor veya Tüccar Mustafa’dır; devam ediyor:

– Ben tıbbiyenin son sınıfında iken bu emeli takip ettiğim için evvelâ Mehterhanede yattım, sonra sürüldüm. Çok kıymetli arkadaşlarımız vardır, inkılâbı yapmalıyız.

Müfit ayağa kalkarak bağırıyor: Behemehal yapmalıyız.

Bu kadar ciddiyet ve kat’iyet karşısında Bay Lûtfi:

Ben, diyor, çoluk çocuk sahibiyim. Namuslu bir adam olduğum için size tâbi olurum, fakat benden bir şey beklemeyiniz.

O dakikaya kadar arkadaşlarını sadece dinleyen Mustafa Kemal: o halde, diyor, siz buradan derhal gidiniz; bizim bundan sonra konuşacağımız şeyleri sizin dinlemeniz caiz değildir.

O gittikten sonra orada kalanlar inkılâptan, inkılâp yolunda ölmekten bahsettiler. Mustafa Kemal: mesele ölmekte değil, ölmeden idealimizi yaratmak, yapmak ve yerleştirmektedir.

Bundan sonra Doktor Mustafa, bütün hararetiyle Mustafa Kemal’e bağlandı. O gece orada inkılâp yolunda çalışmak üzere bir cemiyet kurulmuş ve buna Vatan ve Hürriyet adı verilmişti.

Suriye – Makedonya:

Mustafa Kemal Suriye’de mümkün olanı yaptıktan sonra Makedonya’ya geçiyor ve Şam’daki eserini Makedonya’da da kuruyor. Evrensel ve tarihi işin, 1908 inkılâbının esasını Şam’da, Doktor Mustafa’nın evinde aramak lâzım gelir.”

Prof. Afet İnan
Türk Tarih Kurumu Asbaşkanı.

Kaynak: Belleten, 1 Nisan 1937, Cilt. 1, Sayı: 2, Türk Tarih Kurumu, Sayfa: 290- 298.