Mustafa Kemal Paşa Ve Çankaya Köşkü

Türk dostu Fransız gazeteci ve yazar Berthe G. Gaulis anlatıyor:

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın misafiri olarak Çankaya Köşkü’nde bir süre ikamet eden Fransız gazeteci ve yazar Madam Berthe G. Gaulis, Çankaya Köşkü ve Mustafa Kemal Paşa’yı anılarında şöyle anlatıyor:

“Sorular yöneltiyordum. Cevaplar doğrudan ve açıktı. Öyle ki, konuyu sonuna kadar kapsıyordu ve Mustafa Kemal şöyle diyordu bana:

“ – Bu defa, Çankaya’da, benim tam misafirim olacaksınız. Orada eviniz olacak. Kendi evinizde oturacaksınız. Kimi isterseniz görecek, neyi dilerseniz okuyacaksınız. Kendiniz, kendi rehberiniz olacaksınız ve gönlünüzce her şeyi gördükten, istediğiniz biçimde inceledikten sonra, biz sizden tek bir şey isteyeceğiz; Ülkenizde bizi, şimdikinden daha iyi tanısınlar, safsataları bıraksınlar, bunu sağlayın bize. Tabiatıyla siz de o dedikoduların sahteliğine inandığınız takdirde.”

Doğrusu, Ankara’da 1921 yılının Kasım ve Aralık aylarındaki benim durumumdakinden daha açık sözlü, daha açık fikirli olabilmek mümkün değildir.

Ankara’nın birkaç kilometre ötesinde, onunla karşı karşıya, Çankaya tepesi yükselir. Bu, Anadolu’daki sayısız katmerlerden biridir. Henüz yapılmış bir büyük yol, şehri, Paşa’nın evine bağlamakta. Bu ev, bir Ankara milletvekilinin bağışıdır. Paşa, kendisine, hiçbir şeyin ait olmaması ilkesine sadık kalarak, evi, derhal orduya intikal ettirmişti. Böylece askerlerin misafiri olmaktadır.

Yol uzun kıvrımlar halinde yükselir; Paşa’nın geçeceği zamanlarda yola birkaç nöbetçi çıkar. Her saatte, devamlı bir git – gel var. Yavaş yavaş Çankaya Ankara’nın bir uzantısı oluyor.

Bağlar arasında, çok sevimli, çok sade evler görünür. Her birinin kendine özgü bir hali var. Bunlar, yarı şale, yarı villa biçiminde kulübeler gibidir. Etraflarında, yaya yada at üzerinde genç kadınlar gezinir. Bunların yüzleri açıktır, sadece bir tül saçlarını örter. Çankaya henüz, kırsal hüviyetinin ayrıcalığını muhafaza etmektedir. Yaz gelince, bütün Ankara, devamlı çoğalmalarına rağmen herkesi yine de tatmin etmekten uzak küçük evleri paylaşmaya koşar. Burada mesken buhranı vardır; kış aylarında bile o evler tahliye edilmez. Paşa bunun örneğini vermektedir. Onun kartal yuvası, kayanın girintileri içine yerleşmiştir ve zirveye birkaç metre mesafededir. Vadiye egemen olarak Ankara’ya oradan bakar. Pencere kapakları kırmızı olan bu büyük taş bina kendi tabiat savunmaları içinde kuvvetlice yerleşmiş haldedir. Her yanından, bakışları üstüne çeker.

Tam yukarıda, sınırsızlık vardır. Enginlerin büyük rüzgarı, devamlı endişeli gibidir. İnsanın içine işleyen sağlıklı bir havadır bu. Şürüler askerlerin himayesindedir. Köylü kervanları geçer durur. Sonsuzluk, Asya’nın büyük step dalgaları ki, nefis incelikler halinde insanların barınma köşelerini de içerirler. Dinmeyen bir mücadele içinde, hareketli bir gök, ufkun her yanından koşup gelen sayısız bulutçukların fantezisine kendini bırakmış, bazen ışık oyunları yapıyor, bazen ışık onu yutuyor, sonra yine doğuyor, daha sonra yine o bulutçuklar içinde kayboluyor. Bu, bir dev oyunu ki orada her şey büyüktür, serttir, çekip alır her varlığı. Devamlı gelişmekte olan bir dünya gibi sancılıdır.

Bu şiddetli tabiat tablosu ile mükemmel bir zıtlaşma halinde, Mustafa Kemal’in yarattığı sükunet ve ahenk, o anlatılmaz atmosferi, Çankaya tepesini sarmaktadır. Giresunlu askerler, görev yerlerini almış, hepsi milli kıyafetleri içinde, siyah elbise, fişeklik kemerleri ve silahları, başlarında siyah sargı. Bunları onur duyarak giyiyor, görevlerini gönüllü olarak yapıyorlar. Paşaları üzerinde kıskanç bir dikkatleri var, bundan da derin bir gurur duyuyorlar.

Kurmay subaylar ile aileleri civardaki evlere yerleşmişler. İki yada üç kilometrelik komşuluklar burada önemli değil. Bütün tepe geniş bir arazi, engin bir çiftlik gibi. Üstelik çok iyi düzenlenmiş teraslar halinde bahçeleri olan büyük evin birkaç adım ötesinde, bir küçük köşk görünür. Bu köşk Şarklı biçimdedir, harap yerleri yeni onarılmış, azami dikkat ve özen ile restore edilmiştir. Neticede, ortaya, mükemmel orantıları olan küçük bir sanat eseri çıkmıştır. Burada ben oturdum. Çankaya’daki özel ikametin renkli, ahenkli konforu, her şeyi hoşuma gidiyordu. Bu da Çankaya bütününe dahildi.

Orada, tam özerkliğim vardı, dilediğime göre günlük planlarımı yapardım. Bazen de, çalışır, misafir kabul eder, Ankara’da uzun uzun dolaşmaya inerdim. Tamamen kendi evinde olma duygusu içindeydim. Yabancı bir toprakta kolayca doğan o müphem sıkıntıdan hiç eser yoktu.

Gerçekten, bu “yabancı” sözü, benim etrafımda bulunan şeylerin hiçbirine uygulanamazdı. Çok yakından izlediğim bu çalışmalar, aynı durunda kaldığımız zaman bizim de aynen yapacağımız işlerdi; araçları ile, hareket tarzı ile, şekli ile. Bütün bunlardaki ruh bizimki ile öylesine “ayniyet” halindeydi ki, şaşmamak mümkün olamazdı.

Bunlar içinde, özellikle şarklı biçimde olan, sadece bu tatlı misafir severlikti. Görünmezdi ama hep vardı. Misafirin arzusu tahmin olunur, rahatına saygı duyulur, onun hayalleri ile baş başa kalması, en ufak bir rahatsızlık vermeden sağlanırdı. O arada yine de, misafir ihmal edilmez, onun arzuları hep karşılanacak halde bulunurdu. Bunun zevkini almamış olanlar, hayatın en güzel tatlılıklarını da bilmezler. Batı kabalığı bundan habersizdir.

Çankaya, ordunun bütün kurmay heyetleri ile bağlantılı idi. Oradan saati saatine, o sonsuz savaş izlenirdi. Haberler iyi de olsa, kötü de olsa, gözler aynı dostane biçimde parlardı. Dikkatler böylesine idi. Devamlı çabaya kendisini adamış her insan gibi, Mustafa Kemal’de zaman düzenine, hemen hemen değişmez şekilde özen gösterir, sabah erken saatlerden itibaren kabullerine başlardı. Mebuslar, vekiller, araba yada at ile gelirlerdi. Ancak, Paşanın kurmay subayları, Ankara kumandanının ya da başkaca asker kişilerin gelişi ile, o çalışmaların arasına girilebilirdi. Her gün, bazı ziyaretçiler yemeğe alıkonur, bu da müzakerenin, geniş bir görüşme ile bitmesini sağlardı.

Saat bir ile iki arası, otomobilin horultusu, Ankara’ya gitme zamanının geldiğine işaretti. Etrafında birkaç dostu ile Paşa, büyük binadan çıkar, bir lâhza, bahçelerine göz gezdirir, güneşi içine çeker, sonra, çevik adımları ile otomobiline süratle yönelirdi: Bir kaç saniye içinde, hareket işareti verilmiş olurdu: Arabalar, atlar yol boyuna serpilir, sonra büyük suskunluk Çankaya üstüne çökerdi.

Bir düzine saat süren devamlı çalışmalardan sonra, geceleri hayli ilerlemiş saatte, otomobil horultusu, dönüşün işareti olurdu.

Cuma günleri, hemen her zaman, Paşa, sabahtan akşama, kabul ettiği kimselerle görüşürdü ve bu organizmanın, bu çelik iradenin mukavemet gücü en enerjik güçlerdendi.

Ancak zaman zaman, ona, bağlar kenarında uzanan dar patikalar üzerinde rastlamak mümkün olurdu. Elleri ceplerinde dolaşır, yada komşularına ani ziyaretlerde bulunurdu. Böylece, öteki insanlara benzer, zamanına kendi hükmeden bir kimse olduğuna kısa bir hayal şeklinde de olsa, insanı inandırmak isterdi.

Ankara’da, tüm Anadolu’da, İstanbul’da ve bütün İslâm aleminde, tecessüsleri daha canlı, yargıları daha heyecanlı hale sokan bir kişiye rastlanamaz. Paşayı seveni de gördüm, sevmeyeni de. Ama ona kayıtsız kalmış kimse görmedim.

Ankara’dan oraya dönüşlerinden birinde eski mücadele arkadaşlarından birine rastlamıştım. Bilmiyorum, hangi sebeple, bu eski arkadaşını fazla hırpalamıştı Paşa. Bu konuda, o kişi ile görüşüyorduk. Muhatabımın katı tarafı bir doğuluda az rastlanan biçimde sertti. Ama, söylediğim tekbir kelime üzerine adamın sakinleşerek yavaşça kendi kendine şöyle mırıldandığını duydum: “Doğru, iyidir, içtenlikle iyi insandır, kimsede görülemeyecek kadar iyi adamdır o.” Ve sanırım ki, bu kelime, en karışık ve en küçük farklarla dolu bir karakterin, mükemmel bir samimilik ile nasıl bir araya gelip bağdaştığını gösterme yönünde en şahane özeti vermektedir.

Her fâni, benliğinde bin çelişki taşır: O ise herkesten daha değişiktir. Bazı kimselerin kusur olarak gösterdikleri ondaki iyilik, ve her insan hayatı hakkında, belki de mübalağalı duyduğu o saygı, kan akıtılmasına karşı duyduğu o nefret, hiç bir zaafla beslenmiş değildir.

O, herşeyden önce, yorulmaz bir savaşçıdır, işine sertlikle, eserine gönülden bağlanmıştır, hakkında edinilecek fikre de kayıtsız kesin bir ilgisizlik duymaktadır. Bunun, bir yerde övülecek şey olduğunu bile anlayamıyor, insanın sertliğini gizlemeye ihtiyacı duymasına karşı, o, her çeşit acının sebep olduğu acıma hissini gizliyor, çok hareketli, sabırlı, dostluklarına sadık fakat onların egemenliği altına girmeyi istemez bir mizaç.

Ona çok yakın olan biri, bana şöyle demişti:

“- Dostları hakkında hiç övgüde bulunmaz fakat perişan gördüğü zaman, inanılmaz bir güç ile onları destekler.”

Kendininkine üstün görünen kuvvetlerle savaşmayı seviyor, öteki kuvvetler onu ilgilendirmiyor. Herhangi bir cesur harekete geçmeden önce, hareket planını inceler tek çizgi halinde onu ortaya koyar ve ağır ağır uygulamayı hazırlar. Bundan sonrasında cüretli darbeler ile tam ustalıkla birlikte tam kıvraklık gösterecek, zorluklar karşısında da tam ustalıkla hareket edecektir.

Her şeyde gösterişten nefret eder, ancak ilgilenilmesini de şart koşar, kendi etrafında hiçbir ihmali kabul etmez. Güzel şeyleri sever, güzel halılara güzel silahlara, eski ciltlere bayılır, fakat gerektiğinde bir köylü evi ile, basit bir kır kampı ile kolayca bağdaşır. Güzel mısralara, edebi tartışmalara, musikiye tutkundur: Ne var ki bunlara çok az vakti vardır.” Sayfa: 36-40

“Çankaya’da en çok sevdiğim anlar, sabah anları idi. Odam ile o heyecanlı hayat arasında sadece bir bölme bulunurdu ve çok sayıda pencere benim o hayata bağlantı kurmamı sağlardı.

Nihayet her şey düzenlendi; benim küçük aydınlık odam, bir salon halini almıştı. Yatak üstüne, işlemeli güzel kumaş, canlı bir ton veriyordu, tül perdeler dantelâlarla bezenmişti, her yerden girip çıkan temiz havanın etkisiyle dalgalanıyorlardı. İnce zevkli yapılmış ceviz divan üstünde, rengarenk yastıklar vardı. Tualet üzerinde de tertemiz beyaz ince örtü ne kadar hoş duruyordu. Bunları her gün, bulduğum hale getirmek için düzeltmek gerçekten bir zevk oluyordu.

Böylece, kapıyı açıyor ve sofadan geçerek, sevimli ika­metgâhımı geziyordum. Çalışabilmem için düşünülmüş büro-salon biçimindeki zarif yerde gidip geliyordum. Masa üzerinde hiçbir eksik yoktu; en önemsiz şey bile, ince, sade bir zevk, nefis bir orijinallik eseri idi. Büyük pencere yola bakıyordu, oradan, hep aynı saatte, karargahı oluşturan her şeyi görürdüm. Süvariler mesajları yahut postayı getirir, iaşe arabaları yüklerini boşaltır ya da Ankara kumandanının, Paşa’nın, kurmay başkanının arabası sırtları tırmanır, askerler güneşte eğlenirlerdi. Fakat, bir ara nöbetteki er bana gizli bir işarette bulunurdu: Bu, kahvaltı hazır demekti. Şarkın, hatasız yapılmış saf bir köşesi denilebilecek o çok şirin küçük odadan geçer, sonra, hemen hemen bütün hareketli hayatımı içinde geçirdiğim sevgili odama girerdim. Sabahın aydınlığı onu daima aynı parlak renge sokardı. Güneş, sekiz pencerenin sekizinden de girer, soba çıtırdar dururdu. Tatlı renkli eski halılar aydınlığa kavuşurdu: Hafif pembe, yumuşak mavi, inci beyaz renkler, ilk imal edildikleri zamanki gibi pırıldardı. Bunlar, galiba eski Fransız (Savonnerie) halıları idi ki, daha soma Gobelin’lerin adını almıştı. Sekiz köşeli büyük odamın her tarafında divanlar vardı. Büyük, derin koltuklar, dünkü sohbetlerin yerini işaretliyordu. Türk hizmetkârların güzel ve gizli içtenliklerine karşı benim gülümseyişim mahcup bir halde, mavi fayanslı Kütahya taşından yapılma masayı göstermem ile birbirine karışıyordu. Masanın üstü yiyecek tepsileri ile dolu olurdu. O kara renkli havyar, gül reçelinin pembe yaprakları, siyah zeytinler, hafif şurubunun içinde kıpkırmızı çilek reçeli, uzakta kalmış yaz mevsimini hatırlatırdı, ince porselenden çay fincanları, o susarak konuşan vakarlı İngiliz çaydanlığı yanında tüm canlılıkları ile dururlardı.

İnce ışığın canlandırdığı tonlar, nadir bir koyulukta idi. Bin iki yüz metrelik rakımda, her şey daha parlak görülüyor.

İşte, binbaşı Mahmut Bey de içeriye girmişti. İkimiz, çok iyi dosttuk, karşılıklı bir hayli şakalar yapar, bir gün önce bıraktığımız yerden konuşmamıza devam eder, yahut gazeteleri aramızda taksim ederdik. Zira onları, yenilerini almak üzere, her gün öğleden önce iade etmemiz gerekiyordu, ama az sonra sevimli arkadaşıma gezinti teklif edecek: “Çıksak nasıl olur? diyecektim. O, bendeki bu açık hava iptilasına çok alışık olduğu için, hemen gülümserdi. O zaman, derhal, büyük kapıyı ardına kadar açardım. Küçük evin hemen önünde, çok yaşlı bir ağaç, dallarını salarak uzatmış dururdu;. Üstünde gecenin şebnemleri bulunurdu. Bu hafif gölgeye rağmen, açık hava ile ilk temasta, gözler biraz kapanır, soma gökte bir şeyler arar gibi, mevsimsi siyahı andıran o sonsuzluğa dalardı. Bu kubbe yanında bizim Batı göklerimiz, alçak tavanlar gibidir; havaya da ziyaya da manidir ve düşüncelerin her günkü vecibelerden biraz olsun uzaklaşmasına engel olur.

Bütün Çankaya bu mavi parlaklık içinde sanki yıkanırdı. Erguvan rengi pencere kapaklarının işaretlediği ve gri renkte bir damın başını örttüğü yüksek beyaz taş bina, etrafına mavimtırak ışınlar saçarak yükseliyordu. Bahçeler canlanmış, mermer çeşmeler pembeleşmiş (Ankara mermeri) asker siluetleri en küçük çizgileri ile belirmişti ve Muzaffer Bey’in büyük, safkan Rus atı, gecikmiş olan genç efendisini gözlüyordu.” Sayfa. 120-121

Kaynak: Berthe G. Gaulis, Çankaya Akşamları, Türkçe’si: Füruzan Tekil, Bayrak Yayımcılık, İstanbul, 1983, sayfa: (36-40), (120-121)

Türk dostu Berthe Georgies Gaulis

Georges Gaulis, Le Temps gazetesini ülkemizde temsil eden Fransız gazeteci idi. 1896 yılında eşi Berthe ile beraber İstanbul’a geldi. Ülkemiz lehinde yazılar yazan düzgün adam ve iyi bir gazeteci idi. 1912 yılında vefat etti. İstanbul’da Feriköy mezarlığına gömüldü. Eşi dul Madam Berthe Gaulis, Küçük kızıyla İstanbul’da yapayalnız yalnız kaldı. Geçinebilmek için kocasının mesleği gazeteciliğe devam etti. Ancak I. Dünya Savaşı’nda, ülkesine dönmek zorunda kaldı. Berthe Gaulis, 21 Eylül 1919’de, Köstence’den bir Romen vapuru ile İstanbul’a geldi. Milli Mücadele sırasında meydana gelen olayları yerinde incelemek amacıyla Anadolu’ya geçti. Milli Mücadele’yi yöneten bir çok üst düzey kumandanlarımızla tanıştı. Savaşı izlenimlerini Journal de Debats gazetesinde yayınlandı. 16 Mart 1920 tarihinde İngiliz işgal kuvvetlerinin İstanbul’da yaptığı zulüm ve vahşete tanık oldu. Fransa’da Türk Milletinin haklı davasını savundu. Madam Gaulis Fransız kamuoyuna Türkiye’nin haklı davasını anlattı.

(Gazeteci yazar Şevket Rado, Kurtuluş Savaşı’nda Türk Milliyetçiliği, Rado Yayınları, İstanbul, 1981, s. 14-15.)