Mustafa Kemal, Cumhuriyeti Anlatıyor

Mustafa Kemal’in yüreğinde ve beynindeki tek amaç, cumhuriyetti. Kesin ve ödünsüz bir kararlılıkla, gazeteler yayımlayarak, yazılar yazarak, demeçler vererek, meclis kurarak, düşmanla savaşarak her gün bir adım daha yaklaştığı bu amacına 29 Ekim 1923’te ulaşan Mustafa Kemal, Türk ulusunun yaşamında bir milat oluşturan bu tarihten sonra ise tüm çalışmasını, o yüce amacını “muhafaza ve müdafaa” etmeye yöneltmişti.


Samsun’a ilk adımını attığı andan, 28 Ekim 1923 gecesine değin Mustafa Kemal’in yüreğinde ve beynindeki tek amaç, cumhuriyetti. Kesin ve ödünsüz bir kararlılıkla, gazeteler yayımlayarak, yazılar yazarak, demeçler vererek, meclis kurarak, düşmanla savaşarak her gün bir adım daha yaklaştığı bu amacına 29 Ekim 1923’te ulaşan Mustafa Kemal, Türk ulusunun yaşamında bir milat oluşturan bu tarihten sonra ise tüm çalışmasını, o yüce amacını “muhafaza ve müdafaa” etmeye yöneltmişti.

Mustafa Kemal, cumhuriyeti kurmadan önce gösterdiği özeni, cumhuriyeti kurduktan sonra da göstermiş, bu dönemde bir yandan onu güçlendirmek için devrimler oluştururken, bir yandan yurt içinde geziler düzenleyerek cumhuriyeti halka, yabancı gazetelere demeçler vererek, konuşmalar yaparak da onu, dış dünyaya anlatma çabalarına girişmişti.

Yazımızın bundan sonraki bölümünde, Mustafa Kemal’in, cumhuriyeti kurmadan önce ve sonra, cumhuriyet konusundaki görüşlerini biraraya getirdik.

Yıl 1922’ydi. Cumhuriyet henüz ilan edilmemişti ama Mustafa Kemal onu, yüreğinde ve beyninde oluşturmuştu. Bu konudaki görüşlerini yakın çevresine şöyle aktardı:

“Benim için tek bir amaç vardır: Cumhuriyet hedefi. Bu hedefe varmak için, belirli yoldan  yürüyen arkadaşların başarılı olması için tutulan doğru yolda, namuslu yolda çok çalışmak ve faal olmak gerekir. Arkadaşlar benden iltimas beklememelidir. Hepiniz benim gözümde değerli, yüksek kardeşlerimsiniz. Ama hepinize gösterdiğim hedef yüce, kutsal bir hedeftir. Hepiniz oraya yöneliksiniz. Hanginiz daha güzel çizgilerle başarılarla oraya ulaşırsanız onu, ellerimi çatlatıncaya kadar çırparak alkışlayacak, takdir edeceğim. Benden iltimas beklemeyiniz arkadaşlar.  Adam olanlar, insan olanlar, yüksek ideali olanlar kıymetlerini göstersinler. Benim size kardeşçe söyleyeceğim şey budur.”

29 Ekim 1923 tarihinden tam iki gün önceydi. İki, gün sonra doğacak olan Türkiye Cumhuriyeti’ni “Neue Frei Presse” muhabirine şöyle anlatıyordu:

“Yeni Türkiye anayasasının ilk maddelerini size yineleyeceğim. ‘Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir. Yürütme gücü, yasama yetkisi ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan mecliste belirir ve toplanır.’ Bu iki tümce bir tek sözcükte özetlenebilir: Cumhuriyet… Tüm Avrupa ve Amerika’daki cumhuriyetler temelde nasıl birbirinden farklı değilse, aralarındaki fark nasıl sadece biçimle ilgiliyse Türkiye’nin bu cumhuriyetlerden farkı yalnız şekil yönündedir. Cumhuriyetle yönetilen öteki ülkelerde olduğu gibi bizim de egemenliğe sahip bir parlamentomuz vardır. Başka yerde olduğu gibi bizde de bakanlar yalnız kendi bakanlıklarıyla ilgili işlerden sorumludurlar. Başka yerlerde yeni Türkiye Devleti Bakanlar Kurulu üyelerinin TBMM elinde bir oyuncak olduğu sanılıyor. Bu yanlıştır. Sonuç olarak cumhurbaşkanından, hükümet başkanından ve sorumlu bakanlardan oluşan bir hükümet kuracağız. Yeni Türkiye’nin başkenti konusuna gelince, bunun yanıtı kendiliğinden bellidir; Ankara Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentidir.”

Cumhuriyet kurulmuş, aradan birkaç ay geçmişti. Kurtuluş Savaşı’na başladığında onun bu girişimini çılgınca bir davranış olarak gören kimi kesimler, cumhuriyetin birkaç aydan fazla ayakta kalamayacağını, kısa bir süre sonra yıkılacağını, bir bohçacı kadın dedikodusundan farksız sözlerle çevreye yayıyorlardı.

“Tercüman-ı Hakikat” gazetesinin başyazarına verdiği demeçte Mustafa Kemal, bu dedikoducu takımının sözlerine de son noktayı koydu:

“Cumhuriyetimiz öyle sanıldığı gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için çok kan döktük. Her yanda al kanımızı akıttık. Gerektiğinde kurumlarımızı savunmak için gerekeni yapmaya hazırız. Cumhuriyet, düşünce özgürlüğünden yanadır. İçtenlikli ve yasal olmak koşuluyla her fikre saygı gösteririz. Her kanı bizce saygındır. Yalnız karşıtlarımızın insaflı olmaları gerekir. Bu ülke dünyada hiçbir ulusun başına gelmeyen bir hadiseden yıkık dökük kurtulmuştur. Zorlukla, ancak canımızı kurtardık. Şimdi bu koşullar altında ve henüz resmen barış haline bile girmemişken hükümetleri hiçbir şey yapmamakla suçlamak bilmem ne dereceye kadar haklıdır. Ülke baştan sona bir çorak halindedir. Hain düşman taş taş üstünde bırakmamıştır. Tüm buraları bayındırlaştırmak zorundayız. Ülkede eşkıyalık vardır. Bunu tümüyle kökünden çözümleyeceğiz. Çok kısa sürede ülkede tam güvenliği sağlayacağız. Şöyle, böyle, pamuk ipliğine bağlanmış bir düzen ve güvenlik değil, en gelişmiş ülkelerdeki kadar dirlik gelecektir. Bu konuda Fransa’ya ya da İngiltere’ye imrenmeyecek bir duruma kesinlikle geleceğiz. Zaten bu yolda hayli yürüdük. Ne olursa olsun ülke çağdaş, uygar ve yenilikçi olacaktır.  Bizim için bu yaşam davasıdır. Tüm özverilerimizin verimli olması buna bağlıdır. Türkiye ya yeni fikirle donanmış namuslu bir yönetimde olacaktır ya da olmayacaktır. Halkla çok temasım vardır. O saf kitle, bilmezsiniz ne kadar yenilik yanlısıdır. İşlerimizin yürütülmesinde engelleme hiçbir zaman bu yoğun kitleden gelmeyecektir. Halk müreffeh, bağımsız, zengin olmak istiyor. Komşularının refahını görerek fakir olmak pek ağırdır. Gerici fikirler besleyenler belirli bir sınıfa dayanabileceklerini sanıyorlar. Bu kesinlikle bir zan, bir kuruntudur. İlerleme yolumuza dikilecek olanları ezip geçeceğiz. Yenileme alanında duracak değiliz. Dünya hızlı bir akımla ilerliyor. Biz bu uyumun dışında kalabilir miyiz?”

Cumhuriyet’in ilanı üzerinden altı ay geçmişti. TBMM 2. Dönem 1. yılı açılışında Mustafa Kemal, konuşmasını tümüyle Cumhuriyet’e ayırdı ve şöyle dedi:

“TBMM geçen yıl ulusun gerçek eğilimine uyarak devletin biçimini cumhuriyet olarak kesin biçimde kararlaştırdı. Cumhuriyet yönetimi ülkede en uzak köşelere kadar ateşli bir biçimde heyecanla kabul edildi.

Ulus, cumhuriyetin Türk vatanını yüzyılların birikmiş yönetim kötülüklerinden kurtaracak ve ülkenin hak ettiği itibar ve saygıyı koruyacak, yüceltecek tek yönetim biçimi olduğuna inancını en belirgin biçimde gösterdi. Ulus, cumhuriyetin şimdi ve gelecekte her türlü saldırıdan kesinlikle ve sonsuza kadar korunmasını istemektedir. Ulusun isteği, cumhuriyetin denenmiş ve olumlu ilkelerinin tümünün bir an önce tümüyle benimsenmesidir.”

Aradan bir yıl geçti. Cumhuriyetin ilk doğum gününde “Vakit” gazetesine demeç veren Mustafa Kemal:

“Türk ulusunun tabiatına ve iyiliğine en uygun olan yönetim, cumhuriyet yönetimidir. Bir yıllık yaşam bu gerçeği olanca açıklığıyla kanıtlamıştır.

Türk ulusu egemenliğini en yaygın biçimde gösteren yeni yönetime kavuşuncaya kadar var olan siyasal kurumlara hep yabancı kalmıştır. Bunda ne kadar haklı olduğunu anlamamış kimse yoktur sanırım. Çünkü, geçmişin kurumları baştan sona ulusun başı üstünde yumruk tutan bir dizi zorbalar kadrosundan başka bir şey değildi. Cumhuriyetin ilk yılı beklediğimizi tümüyle vermiş midir? Ülke öylesine harap, ulus o kadar yıpranmış ki, uzun bir geçmişin açtığı bu yaraları bir yıl gibi kısa bir sürede cumhuriyet yönetiminin bile tümüyle kapatabilmesi elbette beklenemezdi. Ama cumhuriyetin zenginlikleri tüm ülke ufuklarında güçlü umutlar yaratacak kadar nurludur herhalde. Bunu ülkenin en uzak köşelerinde bile kolaylıkla görmek olasıdır. Ülkülerini zihinlerinde hep canlı tutanların attıkları somut ve kuvvetli adımlar sonuçsuz kalmamıştır. Ama atılan adımı kısa ve yetersiz görmek, her seferinde daha uzun ve birbiri ardından daha iyi adımlar atmak tüm vatandaşlarca ilke olarak benimsendikçe boşa harcanan yüzyılların yitiğini oldukça az bir zamanda giderebileceğiz.”

Mustafa Kemal, cumhuriyeti anlatmak için çıktığı yurt gezilerinden birinde İzmir’de, memurlara şöyle seslendi:

“Arkadaşlar, geçmişte en büyük felaketleri hazırlayan Türk ulusunu benliğinden uzaklaştıran bir örgüt vardı.  O örgüte devlet ve hükümet örgütü derlerdi. Ulus dış görünüşüyle bu örgütün tutsağıydı. Bu işin dış görünüşüydü. Oysa Türk ulusu tutsaklık kabul etmeyen bir ulustur. Türk ulusu tutsak olmamıştır. Yalnız hükümet bu durum- da kalmış, ulus da hükümete karşı ilgisiz ve ondan tiksinir durumda olmuştur. İşte bu yüzden birçok felaketler meydana gelmiştir. Mahvolan devletti ve devlet ölmüştü. Ama görüyorsunuz ki Türk ulusu daha güçlü, daha şerefli yaşamasını sürdürüyor. Bugünkü hükümetimiz, devlet örgütümüz doğrudan doğruya ulusun kendi kendine ve kendiliğinden oluşturduğu bir devlet örgütü ve hükümettir ve adı cumhuriyettir.

Artık hükümetle ulus arasındaki geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet ulustur ve hükümet görevlileri kendilerini ulustan başka bir şey olmadıklarını ve ulusun efendi olduğunu tam olarak anlamışlardır.”

Mustafa Kemal Aydın’da, kentin aydınlarıyla Türk Ocağı’nda toplanmış ülke sorunları üzerinde konuşuyordu. Türk Ocağı yöneticilerinden biri söz aldı    ve “Paramız yok! Araç sağlayıp köylere gidemiyoruz, köylülerle meşgul olamıyoruz!” diyerek yakındı.

Bu sözler Mustafa Kemal’i öfkelendirmeye yetmişti. Çok sert bir karşılık verdi konuşmacıya:

“Elin yoksulları Manisa’dan, şuradan, buradan kalkıp ellerinde asa, sırtlarında aba, ayaklarında çarık, ‘Paramız yok’ demiyor, ‘Sıcak, soğuk’ demiyor, yürüyerek Menemen’e gidiyor ve orada bir Türk gencini şehit ediyor. Sonra da bu işi karşılık beklemeksizin yaptıklarına herkesi inandırmak istiyorlar. Biz ise, ‘Araç sağlayamadık’ diye köylere gidemediğimizden söz ediyoruz. Bir ülküye inananlar ve kendilerini verenler amaçları uğruna her türlü zahmet ve özveriden zevk alırlar.”

Mustafa Kemal öfkesini bu sözlerle belirttikten sonra salondan çıktı, vagonuna geçti, geceyi orada geçirdi. Bir hafta sonra da Türk Ocakları kapatıldı, onların yerine halkevleri gündeme geldi.

Balıkesir’e gittiğinde, Balıkesir Halkevi’nde aydınları ve gençleri dinledikten sonra onlara sordu:

“Köylere gidiyor, köylülerle ilişki kuruyor, devrimin anlamını onlara da anlatmaya çalışıyor musunuz, gençler?” dedi.

Uzun bir sessizlik çöktü. Bir genç titrek bir sesle yanıt verdi:

“Köylere gitmeyi, köylülere devrimlerimizi anlatmayı çok istiyoruz ama” dedi. “Acıyarak söylüyorum gidemiyoruz, çünkü ödeneğimiz yok!”

İstediği yere kendisini halkın sırtında parasız taşıtan kurnaz Şeyh Efendi’yi anımsattı Mustafa Kemal ve “Ne ödeneğinden söz ediyorsunuz?” dedi. “Şeyh Efendi’nin ödeneği mi vardı?”

Tüm yaşamını hizmetine vakfettiği Türk ulusundan da bekledikleri vardı Mustafa Kemal’in… Üstelik çok birşey de değildi halkından bekledikleri…

Onlara “altın tepsi” içinde sunduğu uygar yaşama, devrimlere ve Cumhuriyet’e sahip çıkmalarını istiyordu halkından.

Bugün Mustafa Kemal’in bu armağanına sahip çıkanlar, ona layık bir ulusun bireyleri olarak yaşamlarını onurlu bir düzeyde sürdürürlerken, bu armağanın değerini kavrayabilecek çapta bir kafa yapısından yoksun kişiler ise, çevrelerindeki kişilerin kimi zaman acıyarak, kimi zaman öfkelenerek, kimi zaman da gülerek seyrettikleri bir aymazlığa kendilerini kaptırmış olarak hızla, ortaçağın karanlığına doğru yol alıyorlar…

Kırsal kesimdeki halkına ulaşmak ve ona cumhuriyeti anlatmak için oturdukları yerde “ödenek” bekleyen kimi aydınların böylesi görev suçlarının cezasını bugün, cumhuriyetin değil anlamını kavrayabilecek, adını bile duymayan halkımızın talihsiz kesimi çekmektedir.


Yaşar Öztürk, Bütün Dünya