Gazi Mustafa Kemal Paşa Harf Devrimi'nin Anadolu'da nasıl uygulandığını görmek amacıyla Karadeniz yoluyla seyahate çıktı. Yolculuk 21 Eylül 1928 tarihinde Ankara'da son bulacaktı. Gazi İzmir vapuruyla geldiği Samsun iskelesine çıktığında, 16 Eylül 1928.

Muhteşem Bir Anlatımla, Atatürk’e Ait Nadir İki Hatıra

Yazan: Samih Nafiz Tansu


Sonbahar yurda erişti mi, havalar soğudu mu, yapraklar sarardı mı, İstanbul’dan Ankara’ya göç başlar ve bir gün bütün yazı Florya’da, Yalova’da, Dolmabahçe’de geçiren Büyük Ata, Ankara’ya gürültüsüz, dağdağasız geçmiş, gitmiş olurdu.

Bir ilkbahar gecesi, şimdiki gibi hatırlıyorum, Ankara’nın Marmara köşkünde ve bahçesinde -Kızılay- menfaatine balo veriliyordu. Bahar ayları hayli ilerlemiş, Mayıs’a yaklaşılmıştı. Her gün Ankara daha fazla ısınmış ve bu tatlı yıldızlı gecede, insanı neşelendiren bir ılıklık ortalığa hakim olmuştu. Davetliler çoktan, Marmara havuzu etrafındaki masalarda yerlerini almışlardı. Havuzun ortasındaki kameriyede, bir saz heyeti evvelâ alaturka havalar çaldı. Sonra yerini başka bir orkestraya terketti ve dans havaları çalındı. Köşkün önündeki pistte dans edenler gittikçe çoğaldı.

Gece yarısına doğru da Atatürk, köşke ve baloya şeref verdi. Pek az sonra küçük rule haline sokulmuş piyango numaraları satışa arzedildi. Fakat bunlara rağbet pek azdı. Saatler ilerledikçe, bu numaralara büyük bir ümit bağlamış olan Kızılaycıları bir endişe almıştı.. İçlerinden bir bayan, Atatürk’ün manevi evlatlarından biri, onun kulağına hafifçe duydukları endişeyi fıslamıştı. Kemal Atatürk, oturduğu masadan kalktı. Piyango dolabının başına geldi ve oturdu.

Afganistan Kralı Amanullah Han Gazi Çiftliği ziyaretinde Gazi Paşa ile Marmara Havuzu’nda sandalda, 1928.

“-Bana,” dedi, “Şükrü Kaya’yı çağırınız.” 

Hemen yanındakiler koştular. Dahiliye Vekilini huzura getirdiler.

“Şükrü Kaya”, dedi, “bu piyangodan yirmi beş tane al, birini kendine sakla, diğerlerini bana ver!..”

-“Baş üstüne Paşam.”

Şükrü Kaya Bey denildiği gibi yaptı, Atatürk, yirmi dört numarayı, bunları alamayıp etrafta bakan vatandaşlara eliyle birer birer dağıttı. Aynı şekilde Afyon mebusu Ali Bey, Kılıç Ali Bey, Saraçoğlu Şükrü Bey, vekillerden, mebuslardan, ileri gelen zenginlerden kimler varsa, hepsi birer birer çağırıldı. Bazıları laf olsun diye:

-“Vallahi Paşam, o kadar para, yanımda yok,” diyecek oldu. 

Mustafa Kemal hiç şaşırmadan:

-“Hesabına yazalım. Yarın parasını ödersin” diye mızıkçılara meydan vermedi. Hatta bir ara Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras çağırıldı. Atatürk kendisine şöyle sordu:

-“Hariciye Vekili, kaç bilet alabilirsin?” 

Tevfik Rüştü Bey zeki bir bakışla, siyah gözlüklerinin altında parlayan nazarları ve her zaman tebessüm eden çehresi ile cevap verdi:

-“Hariciye Vekiliniz hepsini almaya muktedirdir Paşam, emrederseniz bütün numaraları alayım!”

O zaman Mustafa Kemal güldü, ve:

-“Yok, yok” dedi. “O kadar masraf ettirmem, yirmi beş tane al. Biri senin, diğerleri benim olsun,” ve avucuna bırakılan yirmi dört taneyi de etrafındaki vatandaşlara son adedine kadar dağıttı.

Tanesi bir lira olan bu piyangonun hemen hepsi yarım saat içinde tükenmiş, varlıklı vatandaşlar fazlaca almış, alamayacak olan kimselere de Atatürk o gecenin hatırası olarak birer tane hediye etmişti. Bu, onun mevcudiyetinin her işte başaran yaratan bir görünüşü idi.

Ankara’da sıcaklar başladı mı, otlar sararıp kavruldu mu, Haziran başları geldi mi, gene bir gün Ata’nın İstanbul’a sessizce geçip gittiği duyulurdu. Onsuz Ankara, ruhsuz bir şehir gibi arkada kalırdı. Şimdi İstanbul’un sahilleri, dağları, ovaları, dereleri, çayırları, bu varlığın hararet ve hareketi ile yer yer şahlanır, sahillerde motor ile yarışan delikanlılar, kumsallarda O’nun yanında yüzen sporcular görülürdü. 

Her tarafa hayat ve hareket gelir, Dolmabahçe Sarayı, bütün bir yaz onun bayrağını dalgalandırır, fakat o ekseriyetle Florya köşkünde oturur, sık sık Yalova’ya giderdi. Her gittiği yerin noksanlarını gören, her işaret ettiği tarafın ehemmiyetini hatırlatan Atatürk için, yurdun her kösesinde cennet kadar güzel yerler vardı. Her bahçe, her salon, her mesire yeri onun ansızın baskınına uğrar, fakat hiç bir yerde vatandaşların istirahati, ne onun gelmesi veya gitmesi ile bozulurdu. Her kalabalığa uyabilen, vatandaşlarının arasında yaşmaktan hudutsuz bir zevk alan bu emsalsiz halk adamı, her tarafta muhabbet, sevgi ve heyecanla karşılanır, uğurlanırdı. İstanbul’u severdi. O’nun emsalsiz güzelliğini ilk takdir eden, onu cihanın incisi sayan O idi…

Kral 8. Edward’ın Atatürk’ü ziyareti

1936 senesi yazında idik. İstanbul donanmış, yer yerinden oynamıştı. Türk tarihinin hiç bir devresinde görülmeyen bir şeref hâlesi, İstanbul’un pembe ufuklarını yaldızlamıştı. Bir kaç günden beri, İngiltere Kralı 8’nci Edward ve sevgilisi Madam Simpson Atatürk’ün misafiri ve Türkiye’nin en büyük dostu sıfatı ile İstanbul’da bulunuyordu.

Bütün protokol kaidelerini silerek, şerefli misafirini Dolmabahçe rıhtımlarından bizzat karşılayan onu elinden tutup yatından karaya çıkmasına hizmet eden Büyük Atatürk için, bu emsalsiz bir zevk teşkil etmişti. İngiltere Kralı da bu samimi misafirperverlikten fevkalâde mütehassis olmuş, halkın kendisine ve Atatürk’e karşı gösterdiği göz yaşartıcı tezahürün manasını pek iyi anlamıştı. İki gün sonra Atatürk ile misafiri Moda’da deniz yarışlarını, bulundukları geminin güvertesinden hararetle seyrediyorlardı. Mustafa Kemal pek neşeli, pek keyifli idi. Türk delikanlılarının gösterdiği başarıdan derin bir iftihar duyduğu muhakkaktı. Kral 8. Edward, yanında Madam Simpson ile oturuyor, Kralın, üzerinde gri zarif bir elbise, bayanın giyinişinde de zarif bir sadelik göze çarpıyordu. Madam da spor biçimi bir elbise giymiş bulunuyordu. Kral nedense düşünceli ve üzgündü. 

Onları neşelendirmek ve kederlerini dağıtmak için Büyük Atatürk, bütün zekâsını kullanıyordu. Bir ara, madam elindeki dürbünü ile yerinden kalktı. Davetliler ve gazeteciler madamın hareketini dikkatle takip ediyorlardı. Kral da başı ile Atatürk’ü selamlayarak, madamın arkasından kalkınca, bu ayrılış biraz daha dikkati çekmişti. Atatürk’ün yanındakilere eğilerek bir şeyler söylediği görülmüştü. Bu sözleri merak edenler, sonra bu fısıltıda büyük bir hakikatin yaşadığını hayretle müşahede etmişlerdir.

Atatürk şöyle demişti:

“Kralın madama karşı zayıf olduğunu görüyorum, korkarım ki tahtını bu kadın yüzünden kaybedecek!..”

Türkiye’nin misafirleri gene aynı parlak merasimle memleketimizden ayrıldılar. İngiltere Kralı bu ziyareti ile Büyük Atatürk’ün hepimiz gibi azad kabul etmez, aşıklarından, hayranlarından biri olmuştu. Aradan iki sene geçti. Bütün dünya ile biz, Büyük Atatürk’ü kaybettik. Fakat pek çok geçmeden bu hakikat aynen, tezahür etti. İngilizlerin Kralı Edward, saltanatı ve tahtı bir kadına feda etti. 

Her ne zaman Atatürk’ü düşünsem, bu iki şehir ve bu iki hatıra gözümün önünden geçer.


Kaynak:Her Yönüyle Atatürk, Avni Altıner, 1981