Mehmed Kemal Yazdı: ‘Bir Dilcinin Ardından, Agop Dilaçar’ (1979)

AGOP Dilaçar öldü. Hem ünlü bir hastanemizin gamlı bir köşesinde ilgiden, özenden yoksun, unutulmuş olarak öldü. Bir dil uzmanı, bir dil bilginiydi. Ata­türk’ün başlattığı dil devriminin yılmaz güdücülerindendi. Dil kurultayı, 1932’de, Dolmabahçe Sarayında başla­tıldığı zaman Atatürk onu Sofya’dan getirtmişti. Yeni di­lin oluşmasına katılanlardan biri olarak Atatürk’ün buy­ruğuna uyarak hemen gelmişti. Dil devriminin karşıtları Atatürk’e dil uzatamadıkları için çevresindekilere çatıyorlardı:

«Dilimizi Ermeniler yapıyor.»

Ermeni asıllıydı ama bir Türk kadar dilimize vurgun­du. Dil üstüne yazılmış bir çok kitapları vardı. Araştır­macı Konur Ertop «en ilginç yapıtlarından birinin Kutadgu Bilig incelemesi» olduğunu yazıyor.

Ünlü bir hastanemizin gamlı bir köşesinde ilgiden ve özenden yoksun olarak öldü. Acaba Atatürk sağ olsay­dı da, Agop Dilaçar da böyle onulmaz bir hastalıktan ötürü hastane köşelerine düşseydi, gene böyle özenden ve ilgiden yoksun mu kalırdı? Atatürk’e, «Dilaçar hasta­nede…» diye haber verirler, köşkten telefonlar edilir, ün­lü hastanenin ünlü hekimleri Agop Dilaçar’ın çevresinde fırdolayı dönerler. Sağlığından saati saatine haber ver­mek için de birbirleriyle yarış ederlerdi.

Siyasetçi Atatürkçülere sorun bakalım kaçı Agop Dilaçar’ın adını bilir. Meydanlarda Atatürk cumhuriyetini koruyoruz, Atatürk devrimlerinden yanayız diye bangır bangır bağıranlar, bu cumhuriyetin de, bu devrimlerin de kimlerin eliyle kurulduğunu bilirler mi? Atatürkçülük spekülasyonu!…

Meydan nutukçuları bunun dikalasını herkesten iyi yaparlar. Meydan nutukları Atatürkçülerinden hangisi Agop Dilaçar’ın ailesine «başsağlığı» mesajı göndermiştir? Bir İstanbul – İzmir vapur yolculuğunda Kılıç Ali’ye rastlamıştım. Vapurda o da yalnızdı, ben de yalnızdım. Atatürk’ün günleri, İstiklâl Mahkemeleri, şuradan burdan epeyce konuşmuştuk. «İsmet Paşa,» dedi. «Atatürk’ün ölümünden sonra bizleri birer sokak köpeği imişiz gibi bir kenara attı.»

Oysa İsmet Paşa, Atatürk’ün yerine Çankaya’ya gelip oturmuştu. İlk oturuşunda da Atatürk’ün çevresi diyebileceğimiz kişilerin ayağını Çankaya’dan kesmişti. O Çan­kaya ki, aslında Atatürk ve çevresi ile vardı. Atatürk’ün çevresi sadece beli silahlı birkaç yakını değildi. Oraya gidenler arasında ülkemizin en değerli bilim adamları, uzmanları, tanınmışları vardı. Kapısında bekleyenlerin tut­tuğu Nöbet Defterini acın bakın kimler gelmiş, kim­ler gitmiş!

Atatürkçülüğü, kendisinden sonra gelen her devlet adamı bir göstermelik olarak kuşanmıştır. Bir toplamını yapacak olursanız ne kadar zırvaladıklarını görürsünüz.

«Tutan Atatürk devrimler!, tutmayan Atatürk devrim­ler!…»

«Sağa da karşıyız, sola da karşıyız…»

Atatürkçülük üstüne söyledikleri bunlardır. Hele so­nuncu tümceye dikkatinizi çekerim. Belki Atatürk sağa da karşıydı, sola da karşıydı ama, sermayecinin sürgit emekçileri ezmesinden yana mıydı?..

Atatürk sağ olsaydı diyorum, eğer sağ olsaydı sermayecilerimizin böyle holdingler kılığında şişinmesine izin verir miydi? Kılıç Ali ile mi olur. Recep Zühtü ile mi olur gönderdiği bir selamla hepsini çizgilerine sokardı. «Yasalar?» diyecek olanlar vardır. Atatürk Meclisleri, Atatürk’ün istediği her yasayı yapmışlardır. Şapka yasa­sı, Kastamonu’da şapkayı giymesinden sonra alkışlar arasında Meclis’ten çıkmadı mı? Samimiyetsiz, sahte Atatürkçülüğün simgesi, ilgiden ve özenden yoksun olarak ölen Agop Dilaçar’dır. Başka ne diyeyim bu sahtecilere!…

Ağzımızın süt koktuğu, deneysiz solculuk ettiğimiz Dil – Tarih günlerini düşünüyorum. Agop Dilaçar Türkoloji ve giderdi, bir ders verirdi. Ne dersi verirdi şimdi çıkaramayacağım. İlhan Başgöz, Enver Gökçe, Nejat Yetkin öğrencileri olmalıydı. Ya gene kız arkadaşlarımız? Nilüferler, Jaleler, Melahatlar, Asumanlar, Semiramisler… Soyadlarını yazamıyorum, unuttum. Zaten hepsinin soyadları değişmiş, çoluk çocuğa karışmışlardır.

Agop Dilaçar gelir, gider, herhalde bir şeyler öğretir­di. Onlar da bir şeyler öğrenirlerdi. Benim o yıllarda dilin özleşmesine pek merakım yokmuş. Olsa, Dilaçar’ın derslerinin tadına varırdım, belleğimde bir şeyler kalırdı. İsmail Karaahmetoğlu 19 yıldır «Ilgaz» dergisini çıka­rır. Bana da her sayısından birer tane yollar. Ölümüne değin Ceyhun Atuf Kansu, dergisinin başyazarlığını ederdi. Geçerli geçersiz imzalarla, güçlük içinde bir dergiyi 19 yıl yaşatmak kolay bir iş değildir.

Derginin son sayısında 1972 yılında yapılan Türk Dili Bilimsel Kurultayı’ndan söz ediliyor. Bu kurultaya Agop Dilaçar da katılmış Karahanlı Türkçesi üstünde durmuş. Karahanlı dilinde üç fiil eki varmış bu konuda bir bildiri sunmuş. «Böylece» diyor Agop Dilaçor «Dünya Türkoloji etütlerinin merkezi Ankara olma durumuna girmiştir.» Biz tarihimiz gibi dilimizin bir çok öğelerini yabancıların çalışmalarından öğrenmişizdir. Atatürk, Dil Kuru­mu için biraz para ayırmasaydı, dilin sadeleşmesi de bu aşamaya erişmezdi. Tarihe de Atatürk para ayırmıştır ama tarih çalışmaları çoğunluğun gözünden ırak geliş­mektedir. Dil çalışmaları ise ortadadır, onda herkesin gözü vardır.

Atatürk’ün dil devrimine büyük hizmetleri geçen bir dilcimiz ölmüştür. Meydan nutuklarında Atatürkçülük spe­külasyonları yapanların haberi olmuş mudur? Dilaçar iç­tenlikli, inançlı bir Türkçeciydi. Öldü. Ne diyelim toprağı bol olsun…