Mahmut Esat Bozkurt ve Atatürk İhtilali

Mustafa Kemal Atatürk ve Anadolu halkı, za­manla evrensel bir iletiye (mesaja) dönüşen Ulu­sal Kurtuluş Savaşı’yla emperyalizmin ikiyüzlü, kan içici ruhunu büyük bir bozguna uğratmıştır.

Nasıl Amerikan emperyalizmi Vietnam yenilgisi­ni içine sindirememişse, Batı emperyalizmi de Anadolu yenilgisini içine sindirememiştir. Bu ne­denle bugün emperyalizm, oyunlarını daha sistemli, daha deneyim kazanmışlıkla sürdürmek is­temektedir. Bu tehlikeleri göz önünde tutarsak, Kurtuluş Savaşı’mız bitmiş değildir. Emperyalizm yeryüzünde var olduğu sürece bilime, aydınlığa, akılcılığa giden yolda ulusal bağımsızlığımız her zaman pusuya düşürülme tehlikesi içindedir. Bu­ gün, tıpkı geçmişte olduğu gibi, ihanet çeteleri emperyalizmle dayanışma içindedir. Önlerindeki en büyük engel de Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onun çocukları olmuştur. Anadolu aydınlan­masının en büyük öncüsü Atatürk, bize cumhu­riyetin kendisi olmamızı öğretti. Cumhuriyet, Ana­dolu halkının biricik kimliğidir, var oluşundaki töz­dür. Bu da kolay elde edilmedi. Emperyalizmin Anadolu aydınlanmasına en sinsi tuzaklarından biri, kuşkusuz, şeriatın geri getirilmek istenmesi­dir. Çünkü bir halkın duyarlığını, benliğini, bilin­cini yok etmenin en etkili yöntemi ona bağnazlı­ğın uyuşturucusunu, bilim dışılığın afyonunu yut­turmaktır. Şeriat çölleşmedir. Çölleşmenin yaşam (hayat) kuyularındaysa insan kanı vardır. Atatürk devrimlerinden kaygılananlar, şeriatın çöl akrepleridir. Onlar çöl kumlarının altında yaşam sürdü­rürler ve ne zaman sokacakları belli değildir. Kar­deş cinayetlerinin meşrulaştırıldığı, insanın insan kanına alıştırıldığı bir dünyanın özlemi içindedir­ler.

Türkiye’de laik hukuk düzeninin temellerini atanlardan Mahmut Esat Bozkurt’un Kaynak Yayınları arasında çıkan Atatürk İhtilali adlı kita­bını okuyorum. Kitap, Atatürk’ün direktifiyle Mah­mut Esat Bozkurt’un hazırladığı konferanslardan derlenmiş ve Kemalizmi sistemleştirme amacını taşıyor. Hilafetin Türklüğe Zararları başlığı altında şun­lar yazıyor:

“Hilafet laiklikle uzlaşamazdı. Yeni Türk Cumhuriyeti’ni laik kılmak birkaç bakımdan zorunlu idi.

1) Dinle devleti birbirinden ayırarak modern bir cumhuriyet kurmak için.

2) Dini Tür­kün ilerleme adımlarının önünde engel olmaktan çıkarmak için.

3) Ve nihayet modası ve manası yok olmuş, bütün bir tarih içinde Türke, yalnız ve sa­dece zararı dokunmuş böyle bir kurumu yok et­mek için.

4) Ulusal duyguyu uyuşukluktan koru­mak, ona hızını vermek için.

Laiklik, bazılarının anladığı veya anlatmak iste­dikleri gibi dinsizlik değildir. Devletin dinle ayrılığıdır. Esasen devlete din izafe etmek kadar yan­lış bir şey düşünülemez. Biliriz ki, dinler o dine gi­renlere bazı ödevler yükler. (…) devlet ise tüzel ki­şiliktir (hükmi şahsiyettir). Bu ödevleri yerine ge­tiremez. Nasıl anlatayım. Bir devlet düşünülebilir mi ki, hacca gitsin de hacı devlet efendi olarak dönsün?! Yine bir devlet tasavvuru mümkün mü­dür ki, abdest alarak beş vakitte namaz kılsın? Ra­mazanlarda oruç tutsun? Osmanlı Kanun-u Esa­sisi (anayasası) ve Birinci ve İkinci Teşkilat-ı Esasiyelerimiz ‘Devletin dini, din-i Islamdır. Ahkam-ı şeriyenin tenfizine Büyük Millet Meclisi memurdur’ gibi birtakım maddeleri ihtiva ediyorlardı ki, bu hem gülünç, hem de zararlı idi. (…) Çünkü, din­le devlet birbirinden ayırt edilmedikçe din devle­te direktiflerini veriyor ve zalim hükümdarlarla on­ların emir kullarının elinde bir baskı aracı oluyor­du. Hükümdarların ve onların hükümetlerinin en fena hareketleri dinle meşru gösteriliyordu. (…) İdaresizlik kolayca şeriatın sırtına yükletiliyor ve akan sular durduruluyordu. Bizdeki isyanların, kaytaklıkların hemen hepsi şeriata arka verdi.”

“Ağzıkara” şeriatçılar, işte bu nedenle emper­yalizmin tetikçiliğini yapıp büyük kurtarıcı ve bağımsızlıkçımız Atatürk’e saldırıyorlar.


TURGAY NAR