Kâzım Dirik

Albay Kâzım Dirik, 1 Mayıs 1919 sabahı Pangaltı’daki kiralık evinin kapısında Mustafa Kemal Paşa’yı heyecanla ve şeref duygusuyla karşılamaktadır. İlk söze başlayan Mustafa Kemal Paşa’dır:

– “Kâzım, memleketin acıklı durumu bellidir. Ben, Anadolu’ya Ordu Müfettişi olarak çıkıyorum. Seni Kurmay Başkanı olarak almak isterim, gelir misin?

– Büyük iltifattır, minnetle gelirim.

Bu karşılık yetmemiş olacak ki devam buyurdular:

– Fakat bu işin ağırlığı çok büyüktür. Yarın, olaylar karşısında Bâbıali, Halife ve Padişah ile ve hatta bütün itilaf devletleriyle karşı karşıya düşmanla dövüşeceğiz, olaylar bizim üstümüze yüklenecektir. Bütün bunları düşünerek mi söylüyorsunuz?

– Evet Büyük Komutanım. Bütün bunları düşünerek ve inanarak söylüyorum… Çünkü, Türk’ün başka bir umudu kalmamıştır. O halde tamamdır. Yarın sabah onda Genelkurmay’da buluşalım.”

Bu tarihten on beş gün sonra Kâzım Dirik, IX. sonra da III. Ordu Kurmay Başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarıyla birlikte Bandırma’nın yolcuları arasındadır.

Kâzım Dirik, askeri yönetimde generalliğe, sivil yönetimde de İzmir Valiliği’ne ve Trakya Genel Müfettişliği’ne kadar yükselmiş ve Atatürk’ün çevresinde isim yapmış bir kişidir.

Onların Samsun’dan Erzurum’a kadar gidişleri göz kamaştırıcı bir hızdadır. İlk aşaması da Havza’dır. Yolda, Kâzım Dirik: “Dağ başını duman almış” marşını ilk kez O’nun genç ve gür sesinden dinlemektedir. Bu yol, aynı inan ve heyecanla “Güneş ufukta şimdi doğar Yürüyelim arkadaşlar” sesleriyle Erzurum’a kadar sürecektir.

Kâzım Dirik, sonraki yıllarda yayınladığı anılarında: “Onu bir kez daha Ankara Halkevi’nde, Gaziantep gecesinde bu marşı söyletir ve söylerken gördüm. “Yürüyelim arkadaşlar“ derken yeni bir yola çıkma hazırlığının heyecanını taşıdığını sezer gibi oluyordum.

Neden bu marşı bu kadar severdi? Doğa güzelliklerini tekrarladığı, o dönemde az görülen öz Türkçe olduğu, içinde geleceği ilgilendiren kelime ve amaçların çok bulunduğu için mi bilmiyorum. Belki de bunun hepsi vardı.” diyor.

Erzurum’da 8/9 Temmuz 1919 gecesi Saray’la yapılan bir telefon görüşmesi sonunda görevinden ve askerlik mesleğinden istifa eden Mustafa Kemal Paşa, artık: “Resmi görev ve yetkiden ayrılmış olarak, yalnız ulusun sevgisine, cömertliği ve yaratıcı kaynağından aydınlanıp güçlenerek” yoluna devam ediyordu. O gün Albayrak Gazetesi’nde Süleyman Necati Güneri, “O’nu milli mücadelenin başında görmek mutlu bir temaşadır.” Sözleriyle halkı Mustafa Kemal Paşa’nın çevresinde toplanmaya çağırıyordu. ..

Fakat aynı gün, Mustafa Kemal Paşa’nın Kurmay Başkanlığı’nı ve ek görev olarak da Genel Sekreterliği’ni üstlenmiş bulunan Kâzım Dirik, bu istifa üzerine yadırganacak bir tutum içine girmiştir.

Rauf (Orbay) Bey’in de bulunduğu odada evraklar okunurken Kâzım (Dirik) Bey ayağa kalkarak:

– “Paşam, siz askerlikten istifa ettiniz. Benim, bundan sonra bu göreve devam olanağım kalmadı. Müsaadenizle Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’dan askeri bir görev isteyeceğim. Evrakları kime teslim etmemi emir buyuruyorsunuz?”

Bundan sonrasını yine Rauf (Orbay) Bey anlatır:

“Mustafa Kemal Paşa’nın bir anda rengi atmış, sararmış, sanki vurulmuşa dönmüştü. Bu hiç beklemediği durum karşısında duyduğu hayal kırıklığının acısını belirleyen üzgünlük dolu bakışlarını Kâzım Dirik’in gözlerine dikerek:

– Ya öyle mi efendim? Peki efendim, evrakı Hüsrev (Gerede)Bey’e devrediniz efendim, demekle yetindi ve Kâzım Dirik odadan çıktıktan sonra da bana döndü:

– Gördün mü Rauf? Haklı değil miymişim? Rütbe ve makamın değer ve önemini anladın mı? Düne kadar benimle, asla kuşkuya yer vermeyecek bir içtenlik ve bağlılıkla çalışarak büyük çaba gösteren Kâzım’ın şu hareketi benim görüşümü doğrulamıyor mu?, dedi. 

Bunca yıllık dostum ve arkadaşımı yakından tanıyordum. Bu olay karşısında beliren üzüntü ve bezginliğin eşine hiç tanık olmamıştım.

– Kâzım Bey’den böyle bir hareket beklenemezdi. Fakat, istifanızla bir kat daha arttığından emin olduğum onurunuza ve saygınlığınıza en küçük bir eksiklik getirmeyeceğine inanıyorum, dedim.

Mustafa Kemal Paşa:

– Bu görüş duygu olarak doğrudur ama eylemde yeri yoktur. Gerçeğe uymaz, diye yanıtladı.

Buna karşılık ben, aynı kanıda olmadığımı, istifa ile bir millet ferdi gibi vatanın savunma ve kurtarılmasına varlığını koyması yolundaki açıklaması üzerine, gerek ordu ve gerekse halk arasında bir kat daha sevgi ve güvenlik kazandığını söyledim. Her halde Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’nın da hakkınızdaki sevgi ve saygısı artmıştır, diyerek bana bir kaç gün önce bizzat Kâzım Karabekir Paşa’nın:

– Rauf, her cephede vuruşmakla başlayıp genel zaferle sona erecek olan bu memleketi kurtarma davasında, bize komuta etmek yetki ve gücüne sahip olan tek şahsiyet Mustafa Kemal Paşa’dır, sözünü kendisine yeniden hatırlattım.

Tam bu sırada kaygılı bir davranışla Yaveri Cevat Abbas Gürer odaya girdi. Kâzım Karabekir Paşa’nın geldiğini söyledi.

Mustafa Kemal Paşa:

– Buyursunlar, dedi.

Kâzım Karabekir Paşa, üst derecedeki bir kişiyle görüşmede alışılmış olan giyimde ve son derecede saygılı bir davranışla, odaya girerek, belli bir uzaklıkta Mustafa Kemal Paşa’nın karşısında, O’nunla göz göze geldi, dimdik durdu; topuklarını birbirine vurup selam verdi. Ve böylece selam durumunda, tok ve tatlı sesini duyurdu:

– Komutamda bulunan subay ve erlerin saygı ve tazimlerini arza geldim! Siz, bundan önce olduğu gibi, bundan böyle de bizim sayın komutanımızsınız. Kolordu Komutanlığının özel arabası ile bir süvari takımı getirdim. Hepimiz emrinizdeyiz Paşam!

Mustafa Kemal Paşa’nın gözlerinin böylesine sevinçle ışıldadığını bir kere de Çanakkale’de, Anafartalar’ı kazandığı gün, “Hamdolsun, İstanbul’u kurtardık” derken görmüştüm.

En sevinçli bir düşten uyanır gibi, gözlerini uğuşturarak, yerinden kalktı. Olanca içtenlikle kollarını açarak, Kâzım Karabekir Paşa’yı kucaklayıp boynuna sarıldı.

Amasya’da birleşerek verilen milli mücadeleye katılmak kararı, bu anda, güvenle uygulama alanına girmiş oluyordu.”

Yine o günlerde müfettişlik karargahı subayları askerlikten istifa etmeye başlamışlarsa da Kâzım Dirik, kale komutanlığına atanması nedeniyle ordu ile ilişkisini sürdürmüştür.

O günlerin içinde yaşamış olan Mazhar Müfit Kansu anılarında, hoş karşılanmayan bu tutum için: 

“Belki de günün lüzum ve koşulları içinde Paşa, Kâzım Bey’in orduda kalmasını uygun görmüştü.” diyor.

Her iki olayda da gerçek ne biçimde olursa olsun af ve hoşgörü Atatürk’ün yüceliği içinde her zaman yer bulmuştur.

Dirik’in, Trakya Genel Müfettişliği yaptığı dönemde, Partinin Genel Sekreterlik görevini Recep Peker yürütüyor ve zaman zaman da Dirik’in bazı yolsuz işlemlerde bulunduğunu ileri sürerek Atatürk’e şikayette bulunuyor. Bir rastlantı olarak da Dirik o günlerde İstanbul’dadır ve Atatürk’ün sofrasındadır.

Bir ara Atatürk, Dirik’e:

– Paşam! Sizden şikayetler var. Köylü sizden şikayetçi imiş, köylüden fazla vergi alıyormuşsunuz. Şimdi birlikte gideceğiz. Muratlı’da yaptırdığınız köyü ve oradaki şikayetleri yerinde inceleyeceğiz.

Yorucu bir yolculuktan sonra Muratlı’ya gidilmiş ve yerinde yaptığı incelemeden sonra Atatürk beraberindekilere:

– “Arkadaşlar, artık mesele anlaşılmıştır. Kâzım Paşa, işte gördüğünüz gibi, köyün teşkilatını, hizmetlerini yapmak üzere köylüden kanun çerçevesinde vergi almaktadır. Gördünüz ki köylü tamamen memnundur. İşte bizim Recep Peker’in şikayet ettiği şeyler…” diyerek şikayetçinin yanlış davranışını ortaya koymuş, Dirik’i de değerlendirmiştir.

1934 yılında Rıza Şah Pehlevi Atatürk’ün konuğu olarak Türkiye’de bulunduğu tarihte İzmir Valisi Kâzım Dirik’i dinç ve hareketli görünce “Dirik Paşa” demiştir. Genç ve dinç anlamına gelen (Dirik) sözcüğü Atatürk’ün çok hoşuna gitmiş bunu Kâzım Paşa’ya soyadı olarak vermiştir.

3 Temmuz 1941 tarihinde Edirne’de gözlerini hayata kapayan Dirik, vasiyeti uyarınca İzmir’de büyük bir törenle toprağa verilmiştir.