Atatürk yakışıklılığı

İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Deha Nedir?

Büyük matem münasebetiyle ‘deha’ kelimesini sık sık tekrar ediyoruz. Fakat deha nedir? Önce şuna dikkat edelim, deha olmak için madde, hayat, ruh ve sosyete gibi işlenecek bir mevzu olması gerektir. Demek ki dâhi, her şeyden önce realite âlemini işleyen bir adamdır. İşte dehayı işleyici insanı, bu realite ile olan münasebeti üzerinde tanıyabiliriz:

I. Deha büyük bir sempati kudretidir. Dahi seven, duyan, mevzu olan, tabiat, insan, cemiyet ile bir ve bütün olan insandır. Dâhinin bu sevgisi herhangi ufak ve hasis sevgiye benzemez; ölçüsüz, sonsuz, mutlak bir şeydir. Dahi kendine mahsus olan bu kuvvetli sevgi ile mevzuunun içine girer, onun kalbi olur, onu duyar, anlar ve yaşar. Atatürk’te gördüğümüz en büyük deha hassalarından biri budur. O’nun ve bütün öbür büyük eserlerine başlangıç olan ilk büyük eseri Türk milletinin yaşama kabiliyetini sezmiş olmasıdır. Bunu hiçbir kimse ve hiçbir tarih bu kadar şiddet ve mutlulukla sezmemiştir.

II. Dehanın ikinci mühim hassası büyük bir tahayyül kudretidir. Dahi, mevzu üzerine sarktığı zaman, onu bütün duygunluğu ile anlamakla kalmaz, bütün hareket, değişme ve olma imkânlarıyla da kalmaz.. 

Dahinin gözünde işleyeceği mevzu, olmuş bitmiş bir şey değil, yepyeni imkânların, yepyeni yaratımların hazinesidir. Atatürk için Türk milleti işte böyle bir imkân hazinesi ve kaynağıydı. Atatürk bütün sözlerinde Türk milletinden mutlak ve sonsuz bir varlıktan bahseder gibi bahsediyordu.. 

III. Dehanın üçüncü mühim karakteri, terkip, sentez kudretidir. Dâhiler tabiatın eline verdiği fani maddeleri, hayat ve ruhları birbiriyle anlaştıra anlaştıra yepyeni orijinal terkipler, canlı ve eşsiz sentezler var ederler… Atatürk’ün eline gelen Türkiye, imparatorluğun iflas ettirdiği eski Türkiye idi. Atatürk, bu Türkiye’yi yeni baştan kompoze ederek onu en güzel bir sanat eseri, canlı, kuvvetli, cazip, güzel, bir mevzu haline getirdi. Hiçbir tarih ve hiçbir millet Atatürk Türkiyesi kadar bir ve bütün düşünen, duyan ve işleyen bir insan topluluğu görmemiştir. Atatürk, bu Türk, sentezinin yaratıcı başlangıcıdır. 

Şimdi bir de dahinin eserine mevzu olan milleti ele alalım. Bir milletin büyük dâhiler yetiştirmesi için her şeyden önce millet olarak var olması, maddeten olduğu gibi,  mânen de var olması şarttır. Atatürk’ün maddi ve manevi varlığına imkân veren bu millettir. Türk milletinin yüksek kültür ve medeniyet enerjisini tarihi gibi hali de göstermektedir. Yeni cumhurbaşkanının seçiminde gördüğümüz isabet ve birlik bunun delilidir.

Bir milletin dehaya lâyık olması için, onun vicdanında sonsuz tekâmül hamleleri bulunmak da lazımdır. Dâhilerin büyük milletler arasından çıkmasının sebebi budur. Mimar Sinan’ı, Gökalp’i yetiştiren Türklük olduğu gibi, Atatürk şaheserini yetiştiren de Türklüktür.

Bir milletin dehaya kavuşması için yepyeni bir hayat yaratmaya hazırlanmış ve bunu istemiş olması gerekir. Bütün Türkiye’nin Atatürk etrafında toplanarak sosyal bir uzviyet haline gelmesinin sırrı budur.

Bütün bunlar gösteriyor ki, Atatürk bütün iradesinin, kaynağını ancak Türk milletinin yaratıcı ve sonu olmayan ruhunda bulmuştur. Şimdiye kadar böyle olduğu gibi, şimdiden sonra da böyle olacaktır. Millet yine o millet, kaynak yine o kaynaktır. İlmî kuvvetler gerçi yanılmazlar, fakat mânevi kudretler de tükenmezler… 
(Bugün, 22 Kasım 1938)

terkip: bileşim

fani: ölümlü
tekâmül: gelişimi

Bir cevap yazın