Soldan sağa: TBMM Başkanı Kazım Özalp, Irak Kralı Faysal, Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Tevfik Bıyıklıoğlu, Gazi Çiftliği, Marmara Köşkü'nde, 8 Temmuz 1931

Hürriyetin Kurucusu

Yazan: Falih Rıfkı Atay

Osmanlı Devletinin “kocayıp göçme” yolunda olduğunu İngiliz Sarayı’na bildiren mek­tup, 1623’te yazılmıştır. Bu kara alın yazısından ancak ye­ni bir nizam kurarak kurtu­labileceğimiz fikri de, uyanık Türkler içinde, bu tarihten kırk yıl sonra doğuyor.

Bizi, eski ve gelenekçi kafa ile, ye­ni ve inkılapçı kafa arasında hemen hemen üç asır süren bu iç savaş, yıp­ratıp tüketmiş­tir. İmparatorluk, garp devletlerine karşı koyamadığı için değil, garp medeniyetçiliğine karşı koyduğu için çöktü. Bu üç asır içinde artık tehlikeyi atlatmış oldu­ğumuz duygusunu veren bü­yük askeri zaferlerimiz var­dır. Atatürk’ün büyüklüğü bu zaferler tarihine bir iki şanlı destan daha katmış olmakta değildir: Gerçek kurtuluşu, üç asırlık iç savaşı kazanmakta aramasıdır.

Ondokuzuncu asrın sonları­na doğru, devleti laikleştirmek, hilafeti kaldırmak, ya­zıyı değiştirmek, eğitim birliğini sağlamak, hatta saltanatı cumhuriyete çe­virmek gibi, başlıca inkı­lâp dâvalarımızı ileri sü­renler olmuştur. Fikirlerin hiçbiri gökten inme değildir.

Atatürk bu fikirleri benimsiyen, gönülleri onları gerçek­leştirmek aşkıyla yanan garpçı ve milliyetçi takımla bera­ber çalıştı. O, kuvvetini genç ve ileri sınıfın inanışında ve halkın, son kurtulma talihini kendi kılavuzluğuna bağlayı­şında bulmuştur. Garp düşmanlığının, haklı olarak, en yüksek haddine eriştiği ilk inkılap yıllarında, ne prensiplerin doğruluğu, ne de Atatürk ve arkadaşları­nın fedakarlık iradeleri bu kadar kati bir nizam değiştir­me hareketini başarmaya yet­mezdi. Atatürk, milleti kendi­ne inandıran ve bağlayan zafe­ri, soğumaya bırakmaksızın, ve onun fâni varlığına kattığı eşsiz şerefi, son damlasına ka­dar, dâvası uğruna harcamaya karar vererek, ileriye atıl­mıştır. İmkânsızlık kadar ağır güçlükleri yenebilmesinin sırrı bundadır.

Kara kuvvet, bu halkı, yer yer, hürriyet ve kurtuluş sa­vaşına isyan ettirecek kadar yaygın ve köklü idi. Şark’ta her türlü istibdatların kayna­ğı bu kara kuvvettir ve hürriyetin ilk şartı, onun yıkılmasıdır. Eğer bu istibdat yı­kılmamış olsaydı, memleket­te demokrasi çağını açamaz­dık. Halk egemenliğini kök­leştirmek ve geliştirmenin tek inancası da, onun, medeniyet­çilik ve ilerleme atılışlarını aksatma ve durdurma imkân­larını kaybetmiş olmasıdır.

Tek dişi dahi sökülmek ge­reken hakiki “canavar”, bü­tün Şark istibdatlarının dayandığı bu kara kuvvetti. Onunla her türlü savaşma hürriye­tin, onunla her türlü bağdaşma istibdadın yolunu açar. Atatürk bir hürriyet kahramanı idi.

İniş çıkışlarını kendi için­de bırakarak, eteğinden uzak­laştığımız dağ gibi, Atatürk’­ün yüceliğini gittikçe daha iyi kavrıyoruz. O’nun hiç yaşa­mamış olduğunu düşünmek korkusu yanında, ölümünün acısı bile dinmektedir.

Bir gün, vatanımızı ve bir karış toprak üstünde hür ve hâkim yaşamak ümitlerini kaybetmiştik. Atatürk olma­saydı, ne olurduk, kimse bil­mez. Fakat Atatürk’le ne ol­duk, hep biliyoruz. Eserini tamamlamakla, borcumuzu ödemeye bakalım.


10 Kasım 1948, Ulus Gazetesi