Mustafa Kemal Atatürk, Marmara Köşkü'nin giriş terasında. Afgan Kralı Amanullah Han Çiftliği ziyaretinde.Soldan sağa: Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nevzat Tandoğan, Afgan Kralı Amanullah Han, Rusuhi Savaşçı, TBMM Başkanı Kazım Özalp, Tevfik Bıyıklıoğlu, Gazi Çiftliği, Marmara Köşkü'nin giriş terası.

Hasan Reşit Tankut

“Bir bakışta dize getiriyor ve bir okşayışta alnımızı göklere değdiriyordu. O’nun işaretiyle akın akın ölümün kenarına dizelendiğimiz zaman ne kadar insanlaştığımızı anlıyor ve gelecek için yaşamının en büyük zevkini tadıyorduk. İşte onun içindir ki Mustafa Kemal’in savaş yönteminde ve düşmana saldırısında görüleni hiç bir dönemin tarihinde bulamayacaklardır.” 

Bu sözler Hasan Reşit Tankut’undur. 

O’nun ölümünden bir kaç gün sonra Tankut’un ağlamaklı sesiyle radyoda yaptığı konuşma hala kulaklarımızdadır. Soruyordu: “Atatürk ölüm mü?” ve konuşmasını şöyle sürdürüyordu: 

“Sümerler atalarının içinde en çok Rimsin’e tapmışlardır. Rimsin, vatanlarını düşman elinden kurtarmış, yaşam düzeylerini yükseltmiş ve Sümer’i kültür merkezi durumuna getirmişti. Tanrılaştırdıkları Rimsin’in ölümü Sümerleri şaşırtmış ve bu sonuca inanmayarak göklere soruyorlar:

“Tanrı ölür mü?” 

Rimsin’in ölmezliğine inanan ülkücüler, halkın ortasında yükselen soylu ve vakur sesleriyle bu soruyu yanıtlıyorlar: 

“Hayır, Tanrılar ölmez!” 

Şimdi Türk yurdunun her tarafından göklere doğru kabaran bir hıçkırık duyuluyor: 

Atatürk ölür mü? 

Okulların kapısını yararak sokağa taşan öğrenciler çığlıktan bir sel gibi evlerine kadar uzanacağı ateşli alınlarını analarının bağrına dayayarak bağırıyorlar:

Atatürk Ölür mü? 

Artık, ininden çıkmış, insanlığa kavuşmuş köylü kadınlar, Atatürk’ün resmini taşıyan gazeteleri bağırlarına bastırıp inliyorlar: 

Atatürk ölür mü? 

Ve gençlik O’nun heykeli etrafında toplanıp yolundan ayrılmayacağına yemin ederken evrene soruyor: 

Atatürk ölür mü? 

Atatürk ölür mü? 

Elbetteki ölmez!” 

Hasan Reşit Tankut, bu memlekete yönetici ve milletvekili olarak yıllarını vermiş, dil davası çalışmalarında da büyük katkıları olmuştur. Bir kaç yabancı dil de bilen bu seçkin insan, sürekli olarak O’nun çevresinde yer alan mutlu kişilerden biri idi. 

Tankut, O’nun ulus sevgisiyle ilgili bir anısını şöyle anlatıyor:

“O, milletini bağrına basmış ve bütün aşkını ona vermiş bir baba idi. Dinlenme saatlerinin, hemen hepsini, bu aşkı açıklamanın ve milleti sevmeyi alıştırmanın tadı ile doldururdu. Uyku saatlerini de o büyük aşk ile rüyalandırdığına inanırım.

Kendisine henüz “Atatürk” diye hitap etmediğimiz, sadece “Gazi Hazretleri” dediğimiz sıralarda bir gün yine böyle bir konu üzerindeydik. Ve ”Gazi” kelimesinin bu anlamdaki değerini tartmaya çalışıyorduk; bana söz verdi:

– Gazi Hazretleri, dedim. Sizi bugünün yazarları ve şairleri, kalplerinin en samimi köşesinden kaynayıp çıkan sevgi ve takdir ifadeleriyle dolu cümlelerle anarlar. Kimi Gazi der, kimi kurtarıcı der, kimi de milletin en büyüğü olarak anlatır. Bunların hepsi gerçeği yansıtan nitelikler olmakla beraber, benim anladığım “Gazi Hazretleri”nin tam kendisini anlatamazlar. Bence, siz kullanılmasını istediğiniz veya hak bildiğiniz tüm beğenileri ve tutkuları önce vatanseverlik odağına toplayıp süzdükten sonra uygulama alanına yayan bir insansınız. Sizde her şeyden önce millet sevgisi vardır. 

Büyük adamın gözleri yaşardı. Ve gönüllerimizi, davranışlarına sonsuz olarak bağladığı zarif jestini yaparak bağırdı:

– Evet! Mustafa Kemal’in gerçek tanımı budur.

Ve sonsuz heyecanının tanrısal bir dalgası görkemiyle ekledi:

– Her şeyden önce millet ve daima millet!”

Tankut, Türk dili davası konusunda çok değerli bir anısını da şöyle anlatıyor:

Dersim’in Koç Uşağı aşiretinde Dilküşaname’den duru Türkçe bir nefesi kendisine okudum. Atatürk, heyecanlı idi. Bu nefesteki arı Türkçeyi çok beğenmişti. 

“Bakınız arkadaşlar, dedi. Ben belki çok yaşamam. Fakat siz ölene dek Türk gençliğini yetiştirecek ve öz Türkçeyi bir kültür dili yapmaya çalışacaksınız. Çünkü, Türkiye ve Türklük uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir”, demişti.

Hasan Reşit Tankut’u 18.2.1980 günü yitirmiştik.