Hasan Ali Yücel

1930 yılında “Serbest Cumhuriyet Fırkası”nın dağılmasından sonra ilk gezisini Samsun’a yapan Atatürk’ün, beraberinde bulunanların arasında Hasan Ali Yücel de vardır. Samsun Belediye Başkanı “Serbest Cumhuriyet Fırkası”nın adayı olarak iş başına gelmiştir. Atatürk, bir yemek sırasında belediye başkanına: “Dağılmış olan bir partinin belediye başkanı olarak tabiidir ki yerinizde kalmaz, istifa edersiniz” sözüne karşılık, Hasan Ali Yücel:

“Ben, vatandaşın oyları ile iş başına geldim, ancak onların oyları ile giderim” yanıtından sonra müsaade alıp sofrayı terkedebilen, saygı bakımından kusur işlemişse de, yürekli bir belediye başkanıdır… Ve karşısında Sakarya Meydan Savaşı’nı kazanmış kadar büyüyebilen, ona çok sakin biçimde “güle güle” diyebilen Mustafa Kemal Paşa… 

İşte, biraz da olaylı geçen böyle bir gezi sırasınd Atatürk, yanına aldığı yeni insanları konuşturarak deniyor, tartıyordu. Sıra Hasan Ali Yücel’e gelmişti.

Hasan Ali Yücel, politika hayatında Milli Eğitim Bakanlığı’na kadar yükselen, düşünce alanında eşsiz bir isim yapan, Türk eğitim tarihinin en önemli girişimlerinden biri olan köy enstitülerinin kuruluşunu ve Batı-Doğu klasiklerinin yayınlarını gerçekleştiren kişidir.

Atatürk sorularına şöyle başlar:

– Hasan Ali Beyefendi, siz felsefe okumuşsunuz, okutmuşsunuz. Elbetteki sıfırın ne olduğunu bilirsiniz. Bize sıfırı tanımlar mısınız?

Hasan Ali Yücel, uğraştığı bir konu üzerinde soru yöneltilmesinden memnun. Hele bu sorunun “sıfır” gibi kendisince iyi bilinen bir konu ile ilgili bulunmasından büsbütün memnun…

– Efendimiz, sıfır hayatla hiçliğin, varlıkla yokluğun… 

– Anladım, hayat sonsuz ise hiçlik değil mi?

– Kuşkusuz Efendimiz, hayatın sonsuzluğunda…

– Hayır, size sıfırı soruyorum. Sıfır, hiçlik demek midir? Sıfırla yokluk arasında ne fark vardır?

– Efendimiz, birisi yani sıfır, yaşanmış bir şeyin yokluğudur. Halbuki… 

– Hayatı nasıl göz önüne getiriyorsunuz?

– Efendimiz, sıfır yok demektir.

– Güzel… Bu yok olan şey bir sayının önüne, sağına gelince onu on kat yükseltiyor. Bu nasıl olur..?

Dinleyiciler bu tartışmayı zevkli ve eğlenceli buluyorlar. Anlaşılan Atatürk de Hasan Ali Yücel’i fazla sıkıştırmak, yenip ve sonra da haşlamak için bu soruları sormuyor. Amaç, saatlerce süren ağır problemlerle uğraşmaktan doğan havayı dağıtmak…

Hasan Ali Yücel, nereye gitse yakalanıyor, sonunda bilgisinden çok zekasını kullanmak gerektiğini anlıyor:

– Efendimiz, diyor. Daima arkanızda ve solunuzdayım. Sıfır, işte Efendimizin solunda olan bendenizim…

Ama, bu gezide Atatürk’ten en iyi not alan herhalde Yücel olmuştur.

Yine bir gece toplantısında Atatürk’ün, “kurtuluş kavramı” üzerinde sofrasında bulunanlara şu soruyu yönelttiğini Yücel şöyle anlatır:

“- Türk milleti, ne zaman kendini kurtulmuş sayabilir?

Hazır olanlar, birer birer düşüncelerini yanıt olarak kendisine söylüyorlardı. Sıra bana gelmişti:

– Paşam; Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak duruma gelirse o zaman kurtulmuş olur.

Biçimindeki fikrimi özetlemiştim. Böyle demiştim ama, dedikten sonra da türlü yorumlara açık böyle bir sözü söylemekten korkmuştum.

Atatürk: 

– Hepiniz enteresan fikirler söylediniz. Fakat (beni göstererek) bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir. 

Diyerek hem hoşgörülüğün, hem de geniş anlayışının unutulmaz bir kanıtını vermişti.”

Türkçülük konusunda da Atatürk’le ilgili olarak Yücel, bir anısını şöyle anlatmaktadır. 

“Gökalp, Atatürk’ten önce ve Atatürk’ten sonra bazılarınca Türk milliyetçiliğinin adı olarak kullanılan Türkçülük dryimini, en doğru tanımıyla belirtir ve der ki: 

“Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir.“ 

Yanlış yorumlara uğradığını ve tekrar uğrayabileceğini sezmiş olacak ki, Atatürk Türkçülük sözünü hiç kullanmamıştır. Daima “Türk milleti’. “milliyetçilik”, “milliyet“ sözlerini kullanmıştır. Kendisine:

– Türkçü müsünüz? Diye sorulduğu zaman, bizi herkesten iyi bilen bu Büyük Türk:

“- Ben Türk’üm” demekle kesin ve keskin yanıtını vermiştir.

Daha sonraları alev gibi parlayan yurt sevgisiyle Türk olmanın gururunu kapsamlı bir biçimde ve gök gürültüsünü andıran bir sesle haykıracaktır: 

“Ne mutlu Türk’üm diyene!”

Yücel’i 26.2.1961 günü yitirmiştik. 


Kaynak: Atatürk ve Çevresindekiler, Kemal Arıburnu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1994, ISBN:975-458-064-2