Halide Edip Adıvar

Milli mücadelenin ilk yıllarında Mustafa Kemal Paşa’nın çevresinde yer alan ve 10 Eylül 1921 günü O’nunla beraber İzmir’e giren Halide Edip Adıvar: 

“Mustafa Kemal Paşa, o gün kutsal bir semboldü. İzmir’de her Türk kadınının göğsünde Mustafa Kemal Paşa’nın resmi vardı” demiştir ama daha sonraları o kutsal kişiye ters düşerek yurt dışına gidecek ve eleştirici bir tutum içinde, gerçekleşen devrim hareketlerimizi dışarıdan seyretmek talihsizliğine uğrayacaktır. 

Halide Edip Adıvar, Sivas Kongresi sıralarında Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı 10 Ağustos 1919 tarihli mektubunda; manda rejimini savunuyor ve son bölümünde de: “Kendimizi Amerika’ya başvurmak zorunda olduğumuzu sanıyorum. Türkiye’yi güçlü iradesi olan geniş kafalı bir iki kişi belki kurtarabilir. Serüven ve savaş zamanı artık geçmiştir. Gelecek için gelişme ve birleşme savaşı açmak zorundayız” diyordu. Onun bu tutumu eleştiri konusu olmuş ise de o günlerde İstanbul’da bulunan aydınların çoğunluğu manda yanlısı idi. Falih Rıfkı Atay’ın bir anısına burada değinmek istiyorum: 

Mustafa Kemal realist bir liderdi. Lekelemelerin politika kadrosunu nasıl daraltacağını ve kendisini bir avuç partizan takımı eline bırakacağını düşünerek, açıkca bir suç işlemiş olanların dışında, yalnız kişisel değerlere saygı gösterdi. Sicil yoklamalarına rağbet etmedi. Bir gün bana; 

– Kuvvai Milliye’ye inanmayanlar da inananlar kadar haklı idiler, demiştir.”

Halide Edip Adıvar, yine o karanlık günlerde Sultanahmet meydanında söylediği nutuklarla ün yapmış, İstanbul’un işgali üzerine de eşi Dr. Adnan Adıvar’la birlikte milli mücadeleye katılmak üzere Ankara’ya geçmiş ve Mustafa Kemal Paşa’nın karargahında görev almıştır. 

Ona karşı koymak isteyen yakınlarına da: 

“Anadolu’ya gidecek olan tek kişi de kalsa, o ben olacağım” demiştir. 

Adıvar, Anadolu’ya geçişin ilk akşamı O’nun huzurunda düşüncelerini, olağanüstü koşulların etkisi altında şöyle dile getiriyor: 

“Yunan ordusu kocaman bir canavar gibi Ankara’ya yaklaşmış görünüyordu. Buna paralel olarak Sakarya’nın doğusunda Türk ordusu da kıvrılarak bu canavarın Ankara’yı yutmasına engel olmaya çalışıyordu. Siyah canavar o kadar kocamandı ki, insana umutsuzluk veriyordu.

– Eğer Ankara’ya gider de bizi geride bırakırsa, ne yaparız? diye sordum.

Korkunç bir kaplan gibi güldü:

– İyi yolculuklar baylar, derim arkalarından vurarak onları Anadolu’nun boşluğunda yok ederim!

Mustafa Kemal Paşa’nın özelliği bambaşka idi. Zafere inanıyordu. Tersi bir durumda, bütün arkadaşlarıyla birlikte, ölmeye hazır görünüyordu.”

Yine o günlerde Halide Edip Adıvar, Mustafa Kemal Paşa’nın bir hiddet anını şöyle anlatıyor: 

“Mustafa Kemal Paşa çiftliğe geldi. Uzun uzun konuştuk. Pek dediğini anlayamadım. Bana sordu:

– Doğru değil mi Hanımefendi?

– Dediğinizi pek anlayamadım, Paşam.

– Yanıma geliniz, anlatayım.

Yanındaki sandalyeye oturdum. O da bu defa düşüncesini açık olarak şu kelimelerle ifade etti:

– Şunu demek istedim: Herkes benim emrimi yapmalıdır!

– Şimdiye kadar Türkiye’nin esenliği ve yaşamı için böyle yapmamışlar mı?

– Ben hiç bir eleştiri, hiç bir fikir istemiyorum. Yalnız emirlerimin yapılmasını!

– Benden de mi Paşam?

– Sizden de.

Çok açık bir biçimde karşılık verdim:

– Milli amaca hizmet ettiğiniz sürece size itaat edeceğim.

– Benim emrime her zaman itaat edeceksiniz!

Ben yine açık olarak karşılık verdim:

– Bu bir gözdağı mı Paşam?

Birden davranışını değiştirdi: 

– Teessüf ederim, dedi. Ben, size hiç bir zaman gözdağı vermedim.” 

Savaşın en kritik günlerinde Büyük Taarruz’dan kısa bir süre önceki konuşmalarda devrimlerin konu edilmesi ilgi çekicidir: 

“Mustafa Kemal Paşa, o gece saat üçe kadar Türkiye’nin gelecek günlerdeki Batılılaşmasından söz etti: 

– “Adnan, sen tıbbiye ile ordunun en önce Batılılaşmasından dolayı ilerlediğini söylerdin. Biz, şimdi bütün memleketi Batılılaştıracağız”, dedi. 

Hatta o gün, Latin harflerini kabul olanağından da söz ediyor, bunu yapmak için sıkı önlemler gerektiğini de ekliyordu.” 

Trikopis’in tutsak edilişinde Adıvar, yine paşaların yanındadır: 

“Fevzi (Çakmak) Paşa ile İsmet (İnönü) Paşa eğildiler, fakat ellerini vermediler. Mustafa Kemal Paşa, bu sahnenin egemen karakteriydi. Siyasi muhaliflerini hiç bir şey düşünmeksizin ezen bu asker, askerlik alanında bir büyük sanatçı ve oyunun kurallarına uygun bir sporcuydu. O, Yunan generallerinin kılıklarına ve yanındakilerin yaptıkları kötülüklere hiç önem vermiyordu. Trikopis, onun bu oyundaki rakibiydi. Bu askerlik oyununda yere vurduğu adama kurallara uygun olan davranışını koruyordu. Sırtını yere getirdiği pehlivanın elini sıkan galip bir pehlivan gibi Trikopis’in elini yakaladı, basbayağı bir el sıkışı süresinden fazla tuttu: 

– “Oturun, General, yorulmuş olacaksınız!” 

Daha sonra iki taraf savaşın kritiğini yaparlar. Mustafa Kemal Paşa yine Trikopis’in elini uzunca tutarak: 

– “Savaş bir talih oyunudur, General. Bazen, en ustası da yenilir. Siz, görevinizi yaptınız. Sorumluluk tarihten geliyor. Üzülmeyiniz” dedi. 

Yunan generalleri gittikten sonra, Mustafa Kemal Paşa hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Sanki uluslararası bir sahnede döğüşmüş olduğu ve şampiyonluğu kazandığı oyundaki muhalifini kendine layık görmüyor gibiydi.”

Daha sonra İzmir’e doğru gidiş başlar:

“Sabah kahvaltısında Mustafa Kemal Paşa:

– “Bugün İzmir’e gideceğiz”, dedi.

Ben de dedim ki:

– Bir zafer alayında gitmek istemem, teşekkür ederim. Ben, sonra yalnız başıma gelirim. 

O, amir sesiyle:

– Geleceksiniz, Hanımefendi, dedi.

Öğle vakti zeytin dallarıyla süslenmiş beş otomobille İzmir’e hareket ettik. Askerler yanda yürüyorlardı. Ben, yürüyen askerlerle beraber olmadığıma hayıflanıyordum. Fakat, Mustafa Kemal Paşa, o gün kutsal bir semboldü: Halkın kurtarıcısı.

Şehrin kapısında bir süvari alayı bizi karşıladı. Onlar dokuz gün at üstünde Yunan ordularının arkasında döğüşmüşlerdi. Bir an tehlikeden kurtulamamışlar, bir an dinlenememişlerdi. Atlılar ve atlar büyük bir görünüş oluşturuyorlardı. Özellikle başlarındaki genç komutan ilgi çekiyordu. Kafası bir iskelet gibi… Avurtları çökmüş. Gözleri dört bir tarafı tarıyor ve durmadan emirler veriyordu. Bir anda askerler kılıçlarını çektiler, iki tarafımızda kılıçları güneşte parlayarak yürüdüler. Kapalı çarşıdan geçerken nal sesleri kulakları parçalıyordu. Kaldırımlarda yürüyen insanlar arasında binlerce ağızdan (Yaşa!) sesleri yükseliyordu.”

10 Eylül 1922 günü Halide Edip Adıvar, duygularını ve bir anısını da şöyle anlatır:

“Gözlerim denizde, fakat özlemini çektiğim Ankara yöresinde bir köy evindeyim. Ocağında durmadan kütükler yanıyor, önünde kurşuni bir keçi postu ve ben üstünde yatıyorum. Mustafa Kemal Paşa, o akşam çok neşeliydi. Latife (Uşaklıgil) Hanım adında genç bir kızla tanışmıştı: 

– Bu küçük hanım sizden (Hocam) diye söz ediyor, dedi. 

Sonra Kolej’de bir yıl okumuş olduğunu ve son zamanlarda hukuk dersleri izlediği Fransa’dan dönmüş bulunduğunu öğrendim. 

Mustafa Kemal Paşa kulağıma fısıldadı: 

– Boynunda küçük bir çerçevede benim resmim var, dedikten sonra, sevinçle gülmeye başladı. 

Bu genç hanım Paşa’yı evine davet etmişti. Paşa, onun kendisine aşık olduğunu tahayyül ediyordu. Gerçi, o günlerde İzmir’deki her kadının göğsünde Mustafa Kemal Paşa’nın bir resmi var idiyse de, Paşa’nın bu duygulanışı kendi üzerinde iyi bir etki yapacağına inandığım için kıvanç duydum.”

Siyasal ve edebi kişiliğin yanı sıra Kurtuluş Savaşımızda “Onbaşı” rütbesini de alan Halide Edip Adıvar, 1939 yılında yurda döndükten sonra üniversite profesörlüğü ve milletvekilliği görevlerinde de bulunmuş, 9 Ocak 1964 tarihinde yaşantısı son bulmuştur.