Hacı Hüseyin Ağa ve Hanımı

Halk arasında Gazi Paşa’nın manevi anne ve babası olarak bilinen, Gazi’ye “oğlum” diye hitab eden Konyalı iki yaşlı Türk köylüsü hakkında basın arşivinden derlediğim bilgiler aşağıdadır.

Konya, 6 Ocak, (hususi muhabirimizden) Gazi Paşa bugün saat iki buçukta Abditolulu Hacı Hüseyin Ağa’yı kabul etmiştir. Hacı Hüseyin Ağa Gazi Paşa’yı kendi evine davet etmiş, Paşa’da gününü tayin etmeyerek geleceğini vaat etmiştir. Hüseyin Ağa Paşa Hazretleriyle hasbıhalde: “İsmet Paşa’dan köylüye tohum ve öküz istedim, esirgemedi. Paşam sen de bir kanun yapılmasına sebep ol.” diye ricada bulunmuştur.” Vakit gazetesi, 8 Ocak 1925, sayfa: 2

“Konya, 11 Ocak (hususi muhabirimizden) Gazi Paşa hazretleri yarın birçok heyetleri kabul ettikten sonra Hacı Hüseyin Ağa’yı hanesinde ziyaret edecek ve saat birde hususi trenle Adana’ya doğru hareket edecektir.” Vakit gazetesi, 12 Ocak 1925, sayfa: 8.

21 Ocak 1925 tarihli Vakit gazetesinde “Reisicumhur, Hüseyin Ağa’nın evinde” başlığıyla yayımlanan Arap harfli Türkçe haber:

“Reisicumhur, Hüseyin Ağa’nın evinde.”

“Hüseyin Ağa, karısıyla nasıl evlendi? – Latife hanıma hediye edilen çoraplar – Ah şu gazeteciler – Hutbeden ne anlıyorsun? Bohçaya konulan para – Kadayıf hikayesi

Reisicumhur Hazretlerinin Konya seyahatleri esnasında Hüseyin Ağa adlı bir köylünün evini de ziyaret ettiğini yazmış, Hüseyin Ağa ile zevcesinin ve evlerinin resimlerini koymuştuk. Konya’da münteşir (yayımlanan) Babalık refikimiz muharrirlerinden Ekrem Reşat Bey bu ziyaretin tafsilatını haber vermektedir:

Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa Konya’da Abditolulu Hüseyin Ağa hanesinde. Hüseyin Ağa Konya’nın ne eşrafından, ne de muteberan (önde gelen) dediğimiz sınıf kibarındandır. Onu bütün Konya bilir ki tam bir köylüdür. Hüseyin Ağa Gazi’nin Konya’ya ilk ziyaretlerinden beri onun aşinasıdır. Geçen sene Ankara’ya kadar gitmiş ve Gazi Paşa ile muhterem eşine çam sakızı çoban armağanı kabilinden bazı hediyeler götürmüş, Gazi kendisini Çankaya’daki köşkünde kabul etmiş ve konuşmuştu.

Gazi Paşa hazretleri bu defa ki seyahatlerinde Hüseyin Ağa’yı görmek istedi, evine gitti, Hüseyin Ağa sevincinden uçacak gibi…

Otomobilin kapısını açarken dedi ki:

Paşa; bizler gibi fukaranın kalbini almak için fakir evimize geldin. Bizim kalbimiz, seni misafir etmeye layık değil. Fakat görüyorsun ya; şu etrafta toplanan analar ve hemşireler, ihtiyarlar.. Cümlesinin kalbi seni misafir etmek için hazır. Bizim noksanlarımızı görme.

Latife Hanım’a dönerek:

– Var ol kızım. Allah size uzun ömürler versin. Validen işte kapıda, seni bekliyor. Konya’ya geldiğin günden beri kızımı göreyim diye ağlıyor. Bilsen onu, şimdi nasıl seviniyor.

Altmış yetmiş yaşı arasında, zinde, şen, tam manasıyla bir Türk kadını iri vücuduyla Gazi’yi karşıladı.

– Paşam hoş geldin. Allah ömrünü uzun etsin.

Dedi, misafirler bir kattan ve iki odadan ibaret olan binaya üç basamaklı bir merdivenden çıkarak girdiler. Minderler döşenmiş, cicimlerle bezenmiş, beyaz badanalı aydınlık, tertemiz bir oda.

Reisicumhur sedirin sağ tarafına bir köylü gibi bağdaş kurarak oturdu. Latife Hanım da diğer köşeye çekildi. Fahrettin Paşa, belediye reisi Kazım Bey ve rüfekaları hanım ve diğer zevat etraftaki minderlere oturdular. Gazi, Hüseyin Ağa’nın haremini sol tarafına ve Latife Hanımla kendi arasına oturttu. Hüseyin Ağa’nın haremi Latife Hanım’ın başını bütün bir analık samimiyetiyle okşadıktan sonra elini tuttu:

– Biraz ateşin var, hasta mısın? dedi.

Ayranlar içildikten sonra Gazi Hüseyin Ağa’ya hitaben:

– Nasılsınız, rahat mısınız?
Hacı Hüseyin Ağa cevap verdi:

– Elhamdülillah Paşam, ne rahatsız olacağız. Sizi gördük. Daha iyi olduk. Bir oğlum var köyde çalışır eker, biçer, zahiremizi, her şeyimizi gönderir. Biz de burada yer, içer, otururuz.

Gazi: (Hacı Hüseyin Ağa’nın haremine dönerek): Başka oğlunuz var mı?

Hanım: Üç erkek çocuğumuz vardı. Bunlardan ikisi memlekete gâvur gelmişmiş, devlet emretti, muharebeye gittiler. Orada şehit oldular. Birinden beş, diğerinden dört çocuk kaldı. Köydekinin de dört çocuğu var. О iki şehidin karılarına. yavrularına, sağ kalan bu oğlumuz bakıyor. Şükür olsun; kimseye muhtaç değiliz; geçiniyoruz.

Gazi diyordu ki:

– Türk yavrularının bu yüksek duygulu anaları oldukça istikbalimiz emindir. Bu yüce hissi kuvvetlendirmek lazımdır. İşte bu kadın hakiki bir kadın efendidir… Evet, hakiki bir kadın efendi…

Gazi Hacı Hüseyin Ağa’nın haremine sordu:

– Hacı Hüseyin Efendi sizi almadan evvel bir haremi daha varmış, doğru mu?

– Evet paşam, evvel bir haremi vardı. Dört çocuğu da vardı. Benim hemşirem Hacı’nın kardeşi Ali Efendi’de idi. Ben hemşiremin yanına gidip geldikçe bu Hacı bana gönül koymuş. Babamdan istedi. Babam evvela vermemek istedi ya; o zorla, ısrarla nihayet beni aldı.

– Nasıl iyi geçinebildiniz mi?

Evvelki haremi biraz huysuzcaydı. Hatta ekmeği filanı kitlerdi. Ama ben idareli olduğumdan, gürültüye meydan vermedim. İyi geçinmeye çalıştım. Evvelki haremi Hicaz’a gidinceye kadar pek tatlı geçindik.

Latife Hanım: – Sizi mi çok severdi, evvelki haremini mi?

Hanım: Ben ferik idim. [*] Tabii beni çok severdi.

Latife Hanım: Desene hanım, bizim pabuçlar dama atıldı!

Hanım büyük bir şaşkınlıkla hemen güya bir hatayı tamir eder gibi

– Yok… Ana kızım. Ben latife ediyorum. Öyle söylemedim. Allah arkadaşından ayırmasın. Bak kızım.. Hacı’ya bana; bizi kantarlar çekmiyor. Ne olur siz de burada otursanız da rahat etseniz.

Hacı Hüseyin Efendi (diz çökmüş ve ellerini dizlerinin üstüne koymuştu): Pasa! Bilmem, aklım erer de mi söylerim. yoksa ermez de mi söylerim. Biz seni böyle iki üç senede bir kere görmekle doyamıyoruz. Şurada daimi otursan. . . Rahat etsen. Onlara da haber göndersen, buraya gelseler.

Gazi: Onlar kim?

Hacı Hüseyin Ağa: Hep işte o hükümettekiler, filan. . . Onları çağırıver buraya gelsinler vesselam.

Gazi: Hacı aklın eriyor. Нem pek iyi eriyor.

Bunu müteakip Gazi sözün mecrasını değiştirdi.

Hacı Hüseyin Ağa Latife Hanım’a dönerek dedi ki:

– Hani geçen sene sana çorap getirmiştim. İşte onları bu validen yapmıştı. Şimdi yine çorap hazırladı.

– Teşekkür ederim Hacı efendi.

Hacı Hüseyin Ağa Gazi’ye dönerek güya Latife Hanım’a çorap hediye edildiği halde Gazi’ye verilmezse gücenir zannıyla:

-Oğlum, dedi, senin de çorapların hazır, sana da hazırladılar.

Hacının bu çocukça saflığı andıran sözleri, bilhassa Gazi’ye çoraplar için verdiği teminat hazır bulunanları güldürüyordu. Hemen sözünü değiştirdi. İlave etti:

– Ah oğlum.. Sen bana darılmışsın doğru mu? Güya geçen sene Ankara’da bir şey söylemişim. Sen bundan bana gücenmişsin, doğru mu? Bunu o muzır gazeteciler yazmış eğer hatırına bir şey geldiyse vazgeç oğlum, bana darılma.

Gazi: Ne söylemiş gazeteciler ne yazmış?

– Ben sana güya burada deliyi bağlasan durmaz demişim. Ben bunu başka maksatla söylemedim. Paşa bütün akıllıları buraya toplamış, buraya deli giremez, demek istedim. Canim şu gazeteciler de ne tuhaf adamlar, adamın arasını açmaya çalışıyorlar. Bilmem nereden işitirler, nasıl duyarlar. Yoksa içimizde mi bir muzır var! Korkarım ki bugün konuştuklarımızı da yazarlar.

Gazi Hüseyin Ağa’ya sordu:

– Hani mahallenizde bataklık vardır diyordun. Yollarınızı gördüm. Çok iyi. Bataklık yok.

Hacı: Yaz olsa da bir görsen. Belediye yaptırdı ama bitiremedi. Parası yok belediyenin. Kifayet etmiyor. Bütün paraları Ankara’ya çekme oğlum. Az da burada bırak da belediye şunları yapsın.

Peki Hacı size yardım ederiz.

Hacı Hüseyin Ağa bu vaadi alınca biraz daha ileri gitti. Mahallelerinde bir cami yaptırdıklarını, imamın maaşı altı lira olduğunu ve geçinemediği için başka bir yere kaçacağını ve hiç olmazsa maaşına bir zam yapılarak yirmi liraya yükseltilirse durabileceğini söyledi. Gazi hocanın mahallede namaz kıldırmaktan gayrı bir vazifesi olup olmadığını sordu.

Hacı Hüseyin Ağa: – Efendim. Hutbe okur, muvakkat katiplikte bulunur.

Gazi: – Hutbeden ne anlıyorsun Hacı? doğru söyle.

– Ne anlayayım oğlum. Okuyorlar, biz de dinliyoruz. Ben cahil bir adamım. Tabii anlayan anlar. Tabii sizler anlarsınız.

– Ben de anlamıyorum.

– Nasıl anlamazsın? Geçende elhamın. kulhünün manasını bana verdin. О günden beri ben düşündükçe hep ağlarım. İki üç gündür hocalara gittim. Onlara dedim ki:

– Haydi bir bakalım, düşün önüme, sizi Paşa’ya imtihan ettireceğim. Bak korkularından yanına yanaşamadılar, gelemediler.

– Canim hutbeden hiç de mi bir anladığın yok?

– Arada bir devlete dua ediyorlar. Onu anlıyorum, ama ötelerini anlamıyorum. Paşam çok ileri gitme. Ben cahilim. Beni karının yanında imtihan edipte mahcup etme.

– Mahallenizde mektep yok mu?

– Ha, iyi hatırıma getirdin oğlum. Geçen sene yalvardık yakardık. Bize evin yanında bir mektep yapmaya karar verdiler. Bohçaya (bütçe) iki üç bin lira koymuşlar.. O da yetişmemiş, altı bin lira lazımmış. Bu sene yine yakaracağız. Sen de bir himmet et de şu mektebimiz yapılsın. Bilmem ki ben bohça yalnız kadınların olur zannederdim. Meğer erkeklerin de bohçası olurmuş. Mektep parası bu bohçaya konulurmuş. Nedir bu, yapıversinler çıksınlar.

– Köyünüz nasıl? Bir arzunuz var mi? Hepsine benden selam söyle.

– Köyümüz çok iyi. Hükümette islerimiz iyi görülüyor. Doğrusunu istersen, eskisi gibi değil. Yalnız şu Ziraat Bankası’ndan köylüye birbirine kefil olmakla para vermiyorlar. Konya’da mutlaka bir tüccar kefil istiyorlar. Ah oğlum! Bunu bize düzelttiriver. Herkes tüccardan kefil bulamaz. Bana kalırsa sandık azalarını çiftçiden yapsak. Onlar para verecek vermeyecek çiftçileri pekâlâ bilirler. Yine sen bilirsin..

Bu aralık Latife hanım, Hacı Hüseyin Ağa’nın haremine sordu:

– Hacı Efendi sizi aldığı zaman bir kadayıf hikâyesi olmuş… Bu nasıl oldu?

-Kızım, başını ağrıtmazsam anlatayım. Eski zamanda bizim evlere senede bir iki defa kadayıf girerdi. Hacı bir gün bize kızmış, Anasına demiş ki, sana kadayıf göndereceğim. İyi pişiremediler diye bahane ederek şu karılara adamakıllı bir sopa atacağım demiş. Kadayıf geldi. Ramazandı. Biz de pişirdik, akşama hazırladık. Hacı namazdan geldi. Bir surat, bir kıyamet. Hiçbirimizin yüzüne bakmıyor. Somurtuyor. Yemek yememek istiyor. Kaynanamız ne zorladı, yine yemedi. Biz tuttuk, yemeği güzelce yedik. En sonra kadayıfı yedik. İçimden tuttu, Hacı’nın şöyle yüzüne baktım. О da gözünün altından bir baktı, gülüştük. Bunun üzerine kaynanam:

– Haydi oğlum haydi. Sende avrat dövecek surat yok. Beyhude yere kadayıftan oldun” dedi. Ah Paşam. Biz Türk’üz, köylüyüz. kusurumuza bakmayın.

Gazi: Ne demek, hepimiz Türk’üz. Türkler dünyanın en büyük milletidir. Beyhude sıkılacak bir şey yok…

-Bilmem ya! Şehirliler bize kenar mahallelidir diye gelmezler.

Latife Hanım: Beğenmemek ne demek. Milletin esasını köylüler teşkil eder. Siz teşkil ediyorsunuz.

Gazi Paşa kalkmak istedi. Hüseyin Ağa yalvarıyordu:

– Lokmaya kalalım. Bir köylü yemeği ye.

-Ayran içtik, kahve içtik; Hacı efendi! Bak, başka işlerimiz de var. Bize müsaade et de gidelim.

Otomobillere binilmişti. Hacı Hüseyin Efendi elinde bir seccade ile, iki çift çorap ile geldi. Latife Hanım’a dedi ki:

– Kızım şu hediyeleri al..

Otomobiller yürümeye başladı.”

Vakit gazetesi, 21 Ocak 1925, sayfa: 1-3

Not: Hacı Hüseyin Ağa ve Hanımına, Konya’daki evine ait fotoğraflar; 18 Ocak 1925 tarihli Vakit gazetesinde, Hacı Hüseyin Ağa’nın stüdyoda çekilmiş portre fotoğrafı ise İngiliz gazeteci Grace Ellison’ın “Turkey To-Day” adlı eserinin 112. sayfasında yer alıyor. Söz konusu eserde Hacı Hüseyin Ağa’dan bir kaç sayfa söz ediliyor.