Atatürk’ün Adana'ya ilk gelişi. Yanında Şair Mehmet Emin Yurdakul, Yaveri Salih Bozok, Latife Hanım, Damar Arıkoğlu, Ferit Celal Güven, İsmail Sapa Özler

Damar Arıkoğlu

“Atatürk’ün sofrasında fikir tartışmaları, geniş hürriyet havası içinde geçerdi. Duygu, düşünce ve davranışları çok ince idi. Bu üstün niteliklerinin başında tolerans sahibi olması gelirdi.” 

Bu sözler, Damar Arıkoğlu’nundur.

Damar Ankoğlu’nun adı milli mücadele yıllarında (Zamir Bey) olarak geçer. Atatürk, bir gün kendisine: 

“Bu adını değiştiriyorum. Soyadına uygun bir ad buldum. Yeni adın Damar olacaktır. Temiz bir ailenin temiz bir damarı… Sana yakışan bu addır.. Çok imreniyorum.” 

Bu tarihten sonra Çukurova’nın bu yiğit evladının adı (Damar Arıkoğlu)dur. 

Atatürk, Arıkoğlu’nun da bulunduğu bir toplantıda Sakarya Meydan Savaşı’na ait bir anısını şöyle anlatır.

– “Meclis’in Başkomutanlığı bana vermesinden sonra Sakarya’ya gittim. Bütün önemin Sakarya nehrine verilmesinden ve boydan boya siperler oluşturulmasından kaçındım. Düşman, Sakarya nehrinin her hangi bir noktasından karşıya geçebilir, bu geçiş savunucular üzerinde fena bir etki yapabilir, nehrin geçilmesiyle de savaşın kaybedildiği sanılabilirdi.

Askerin ruhundan bu kötü olabilirliği yok etmek amacıyla cepheyi epeyce geriye çektim. Bazı yerlerde 15 km. kadar uzaklık bıraktım. Eğer burada da düşman zorlarsa biraz daha geriye çekilir, yine bir cephe tutar, savaşımızı sürdürürüz. Bu çekiliş, askerin ruhunda kötü bir etki yaratmaz. Fakat nehir kıyısındaki cephe bu anlamdan uzaktır.

Düşmanın hangi noktadan taarruza geçeceğini kestiremediğimizden, o uzayıp giden cephemizi ayça biçiminde oluşturdum. Yedek kuvvetlerimizi de tam merkez noktasına yerleştirdim. Buradan sağa, sola kolayca yardım edilebilirdi.

Cephede bu işlerle uğraştığım bir sırada, cephe karargahında komutanların bazılarıyla telefonla konuşan İsmet (İnönü) Paşa: 

– Yusuf İzzet Paşa telefon ediyor, söylediklerini anlayamadım, sizinle konuşmak istiyor, dedi. Ve ahizeyi bana uzattı: 

– Yusuf İzzet Paşa’ya: 

– Beni aramışsınız, buyurun, arzularınız nedir? dedim.

Yusuf İzzet Paşa soruyordu: 

– Gizli emirlerinizi bildirmeniz, yani geri çekilme durumunda yönümüz neresidir? Beklemekteyim, öğrenmek istiyorum. 

Bu soru karşısında çok canım sıkıldı.Paşa, henüz savaşa girmeden kaçmayı düşünüyordu. Verdiğim karşılıkta:

– Paşa, Paşa! Gizli emrim, senin kemiklerinin orada gömülmesidir, dedim ve telefonu kapadım.”

Arıkoğlu, hilafet müessesesi ile ilgili olarak bir anısını da şöyle anlatmaktadır: 

“12 Kasım 1922 tarihinde saltanatın hilafetten ayrılması hakkındaki kanun tasarısı Meclis’in genel görüşmesine sunuldu. Bu kanunun ortak encümenlerde görüşülmesi sırasında, hocalardan bir bölümü gizlice Mustafa Kemal Paşa’ya gelip: 

– Hilafetle saltanatın birbirini tamamlayan iki kuvvet olduğunu, İslam dünyası üzerinde büyük etkisi ve söz geçerliliği bulunduğunu, bunların birbirlerinden ayrılmasının İslam dünyasında kötü yankılar oluşturacağını, manevi kuvvetlerimizin kaybolacağını, saltanatın değişmesiyle her iki kuvvetin başına kendisinin geçmesinin üzerinde direnmede ve ricada bulunmuşlarsa da Mustafa Kemal Paşa bu öneriyi sert bir yanıtla geri çevirmiştir.

Kanun tasarısının görüşülmesi sırasında bu düşüncede olan hoca efendiler: 

“Tarihi görevimizi yapıyoruz” deyip tasarının geri çevrilmesini var güçleriyle istemişlerse de, Meclis’in çoğunluğu kanun tasarısını olduğu gibi kabul etti. Bu sorun hakkında özel konuşmalarında Atatürk dediler ki:

-“Bu hocalar, başımda yeşil bir sarık, yüzümde uzun bir sakal, geniş bir cübbe içinde elimde bir tespih beni öbür dünyaya bağlı bir adam yapmak istediler. Şaşılacak bir şey varsa; bunların kalın kafalarının beni hâlâ anlayamamasıdır.”

1923 yılında bir yurt gezisinde Atatürk, beraberinde eşi (Latife Mustafa Kemal), Mareşal Fevzi Çakmak, Damar Arıkoğlu ve diğerleri olduğu halde halkın bitmez tükenmez coşkulu gösterileri arasında Uşak Türkocağı’na gelirler. Bundan sonrasını Arıkoğlu şöyle anlatır:

“Ocaklı arkadaşlardan aşağı yukarı otuz iki yaşlarında bir genç ayağa kalktı, konukları selamladıktan sonra bir konuşma yaptı:

Konuşmacı sözü Atatürk’e getirip O’nu, Napolyon ve Bismark’la karşılaştırmaya giriştiği zaman bundan hoşnut olmadığını Atatürk’ün kaşlarını çatmasından anlamıştık. Henüz kahvesini bitirmemişti, derhal ayağa kalktı: 

“Bey biraderimizin izinleriyle burada bir noktayı aydınlatmak amacıyla sözlerini kesiyorum. Efendiler, bu arkadaş beni Bismark ve Napolyon’la karşılaştırmaya giriştiler. Napolyon kimdir? Taç ve macera peşinde koşan bir insan! Bismark ise tacidara hizmet eden bir adam! Ben böyle bir adam değilim“, dedi ve yerine oturdu. 

Konuşmacı pek sıkılmıştı; sözlerini henüz bitirmemişti, Atatürk tekrar ayağa kalktı: 

“Efendiler, bu bey biraderimiz ikinci bir yanılgıya tekrar düştüler. Hangi şan, hangi şeref? Eğer bağlı bulunduğum milletin şanı, şerefi varsa ben de şanlı ve şerefliyim. Bunun dışında içinizden herhangi bir adam çıkar da şan şeref peşinden koşar ve sivrilmek isterse, biliniz ki başınıza beladır! Millet bu gibilerine kesinlikle izin vermemelidir.” 

Arıkoğlu, bir gün Atatürk’ün “yaşam” konusundaki düşüncelerini sofrada şöyle anlattıklarını belirtir: 

“Bu konuda tanınmış bir çok bilim adamının kitabını okudum. Hemen hemen hepsi: “İnsan, dünyaya ağlayarak gelir ve ağlayarak göç edip gider. İkisinin arası da acı doludur” diyor. Kendi kendime, şu durumda yaşam anlamsız, değersiz bir şey, dedim. Bu arada, elime başka bir bilim adamının kitabı geçti. Hayatı diğerleri gibi tanımlıyor, yalnız: “İkisinin ortası acı arasında neşeli zamanları kendisine sağlayanlar mutlu kişilerdir” diyor. Bu düşünceyi çok beğendim. Fert olsun, millet olsun, neşeyi elden bırakmamalıdır. Neşe, enerji kaynağıdır; neşesiz bir milletin yaşamaya hakkı yoktur. İşte, akşamları soframa topladığım arkadaşlarla geçirdiğim tatlı saatler, bilim adamının dediği gibi mutlu anlarımdır. Bununla milletime örnek olmak istiyorum” demiştir. 

“Mustafa Kemal Paşa, ne istediğini bilen ve nerede durulması gerektiğini gören bir insandı ve gerçekleri çok iyi değerlendirirdi” diyen Arıkoğlu, hemen kurtuluş savaşı sonrasındaki bir olayı bizlere şöyle aktarmaktadır:

Atatürk’ün İzmir zaferinden sonra ordusunu toplayıp İstanbul üzerine hareket etmediğini eleştirenler olmuştur. İstanbul’da asker yok, bomboş. Ordumuzun oraya girmesi için bir engel kalmadı diyenler vardı. Bu eleştiri nasılsa O’nun kulağına kadar gitmiş. Bir özel konuşmasında sözü bu konu üzerine getirdi ve: 

“Bazı kimseler İstanbul’a gidip almadığımı eleştirmişler. Böyle düşünenler olabilir. Arkadaşlar, biz savaşı kazandık, İstanbul bizimdir, Trakya da bizimdir. Bunları elimizden alacak güç bugün için yoktur. Karşımızda İtilaf Devletleri vardır. Bunlarla arayı bozmak çıkarlarımıza aykırı düşer. Türk milletini maceraya sürükleyemem. Tek bir ferdinin bile dökülecek kanı yoktur. Biraz rahat etmek ve dinlenmek, rahata kavuşmak haklarıdır. Böyle bir tarihi maceralığı üzerime alamam. Gördünüz ki Mudanya Antlaşmasıyla bütün haklarımız şimdiden kabul edilmiştir.” diyerek inandırıcı bir yanıt vermişlerdir. 

Milletvekilliği de yapmış olan bu yiğit insanı 8.4.1969 günü toprağa vermiştik.