Cumhuriyet Nasıl Kuruldu?

Kurtuluş Savaşı başlarken din adamları Mustafa Kemal’e destek vermişlerdir, doğru ama yolun hilâfete, safsataya, hurafeye gitmesi şartı ile.

Ancak sözüm ona, Mustafa Kemal’in silah arkadaşları denen kadro gibi, Karabekir’i, Cebesoy’u, Orbay’ı, Bele’si, Onbaşı Adıvar’ı ile o şartların dinci kadrosu da yolun padişaha değil de, cumhuriyete doğru gittiğini görünce henüz yürüyüşün başında iken sapır sapır dökülmeye başladılar.

Sevgili okuyucularım!

Cumhuriyetin, her 29 Ekim’de kimilerin kerhen, kimilerin “Şimdilik kutlamaya mecburuz” düşüncesi ile bir kısım Atatürkçüyüm diyenlerin de, ellerindeki bayraklarla yürüyerek değil de, aziz vatan evlatlarının kanlarıyla suladıkları yollardan geçerek kurulduğunu anlayana kadar, bu aziz milletin, ileride bu günkü kutlamaların bile hasretini çekeceklerinden hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Şimdi yukarıda anlatmaya çalıştığımız konuya sadık kalarak, 29 Ekim 1923 akşamını Falih Rıfkı’nın kaleminden okuyalım:

“Eski rejimin son günü idi. Bunu bilenler az, bilmeyenler çoktu. Bilenler kaygılı bir rahatlık içindeydiler. Rahat, çünkü mesele (Saltanat, Hilâfet vs.) kökünden kesilip atılacaktı. Kaygılı, çünkü kim bilir kaç yıl için, sadece Mustafa Kemal’in ömrüne bağlı bir yabancı rejime (Cumhuriyet) giriyorduk. Halkı bu rejime ısındırabilecek tek şey, Mustafa Kemal’in başta bulunmasına alışkanlıktan ibaretti. Acaba Mustafa Kemal, Meclis’in içinde muhafaza ettiği halk adamlığı karakterinden uzaklaşacak mıydı? Çankaya ihtilâl karargâhı olmaktan çıkıp, yeni bir saray havasının itici merasim soğukluğu içinde, yaklaşılmaz, görüşülmez, kaynaşılmaz bir diktatörün saltanatkâri uzleti mi (aracısı) olacaktı? Kartal yuvası bozulacak mıydı? Hepimiz bir ucundan bu şüpheye tutulmuştuk. Mabeyni ve kuranası ile (etrafı ve taraftarları ile) aramızdan ayrılıp giden Cumhurreisin de, inkılâpçıyı kaybetmekten korkuyorduk.

Bilmeyenler, bütün günü, ateşli bir hastalığın sayıklatıcı nöbetleri içinde geçirdiler. Bir Meclis Hükümeti kurmak imkânı kalmamıştı. Mustafa Kemal’in arkadaşlık edebileceği her şahsiyet, başvekillik veya vekillik tekliflerine ‘Hayır,’ cevabını veriyordu.

Nihayet 29 Ekim 1923 Pazartesi günü Halk Fırkası Grubu, grup idare heyeti başkanı Ali Fethi Bey’in (Okyar) başkanlığında saat on da toplanmış, yeni kabine üzerinde gene çetin tartışmalar başlamıştı.

İdare heyeti, bir adaylar listesi hazırlamıştı. Listede iktisat vekilliğine aday gösterilen Celâl Bey (Bayar, Eski Cumhurbaşkanı) söz almış ve şöyle diyordu:

‘Bu listede görülenler, çekilenlerden daha kuvvetli değildir. Meclis’te ben kendimi iktisat vekilliğine lâyık görmüyorum.’

(Atatürk’ün büyüklüğüne bakın ki, bunları söyleyen kimseyi on dört sene sonra Başbakan yapacaktır.)

Öğleden sonra tartışmalar çok sertleşmişti. Daha sonra Kemalettin Sami Paşa’nın verdiği takrir oya konmuştu. Bu takrire göre ‘Umumi Reis Mustafa Kemal Paşa, buhrana çare bulması için davet edilmeli’ idi.

Mustafa Kemal, Çankaya’da bu kararı bekliyordu. O gün de dişi çok ağrıyordu. Toplantı salonuna bu diş sancısı ile geldi ve hemen kürsüye çıktı:

‘Bana bir saat müsaade ediniz. Bulacağım hal tarzını arz edeceğim.”

Meclis’teki, küçük odasına çekilerek arkadaşları ile son görüşmelerini yaptı ve yeniden toplantı salonuna girerek, kuru ve kısa bir nutuktan sonra, hep bildiğimiz takririni reise uzattı. Muhalifler, devlet şekli meselesini bırakalım, önce hükumet işini halledelim veya biz Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu (Anayasa’yı) tadil edebilir miyiz? (değiştirebilir miyiz?) gibi geciktirici tedbirler üzerinde tartışma açılmasına çalıştılar. Tarihçi Abdurrahman Şeref Bey, ‘Doğan çocuğun adını koymaktan başka ne yapıyoruz?’ diyordu. 23 Nisan 1920’den beri memleketi, sadece adı konmayan cumhuriyet rejimi ile idare etmiyor muyduk?

Fırka toplantısındaki görüşmeler hayli uzun sürdü. Akşama doğru grup toplantısı, Meclis toplantısına çevrildi ve İkinci Millet Meclisi’nin milletvekilleri saat sekiz buçukta Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndaki tadilleri (değişiklikleri) kabul ettiler ve Mustafa Kemal’i Türkiye’nin ilk Cumhurreisi seçtiler.

Cumhuriyet teklifi oya sunulurken yanımda oturan rahmetli ve eski valilerden, bir aralık Osmanlı Dahiliye Nazırı Hâzım Bey’i hatırlıyorum. ‘Birinci maddeyi kabul edenler?’ denirken, iki elini kaldırıp yarı sesle ‘Aman Allahım,’ diyordu.

İki defa daha tekrarlaması üzerine, ‘Beyefendi! Niçin aman Allahım diyorsunuz?’ diye sordum.
‘Min küllilvücuh (her yönden, herkesten Allah bizi korusun. Cumhuriyet rejimini ve Mustafa Kemal’i kast ediyor), yavrum min küllilvücuh,’ demişti. Oy, sanki yüreğinin içinden tırnakla sökülüyordu.”

* * *
Sevgili okurlar!
İşte Cumhuriyet onlarla, onlara rağmen böyle kuruldu. İster sahip çıkın isterseniz sizler de “Min küllilvücuh” deyin. Korumak da, kurutmak da sizin tercihiniz…


Eriş Ülger

(Gecikmiş bir yazı. Özür dileyerek görüşlerinize arz ediyorum)