Cumhuriyet Fikri Adana’da Doğdu! (7/10)

ADANA HALK GECESİNDE ATATÜRK ÇOK NEŞELİ!

Aynı günün akşamı… Yine Türkocağı salonundayız. Akşam yemeği için nal şek­linde büyük bir masa hazırlan­mıştı. Yemekte köylü bulunmasını da istemişti Mustafa Kemal. Ada­na ileri gelenlerinin, gençlerin, köylülerin, esnaf temsilcilerinin de çağrıldığı yemek «Halk Gecesi» olalak tertiplenmişti. Masaya yemek vermek, servi­si idare etmek için de üç genç vazifelendirilmişti: Recai (*), Se­lim Bey (**) ve Giritli Mustafa (***).

Adanalıların şükran armağanı olarak Atatürk’e verilen altın sapan. Bu altın sapanın kaidesinde şu yazı okunmaktadır: «Öz hemşerimiz Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Adanalıların şükran armağanı». Bu sapanın yapılması için lüzumlu altunun temini o günler zor olmuştu. Millî Mücadele sırasında dağlara sığınan halkın elinde altın kalmamıştı. Adana piyasasında ancak 325 adet Rus altını bulunarak satın alınmıştı. Altını bulunur bulunmaz sapanın kalıbını Abtulkadir Gaspıralı dökmüş, Coşkun Güden de yapmıştı. Sapan tamamen altın olarak meydana geldikten sonra, bunun parlatılması da lâzımdı. O günlerde Adana’da nikelaj ustası yoktu. Coşkun Bey bunun da çaresini buldu ve moskof toprağı ile sapanı parlatmayı başararak pırıl pırıl yaptı.

Bu üç genç servis yapma­sını ve garsonluk bilmedikleri için, nasıl hareket edecekleri ve yemekleri daima soldan vermele­ri kendilerine anlatılmıştı. Yemek saatindeyiz. Gazi Mustafa Kemal sağına Kadıköylü Ramazan Ağa’yı, so­luna da eşi Lâtife Hanım’ı almıştı. Vali, Adana Milletvekilleri, Belediye Başkanı Ali Münif Bey, Suphi Paşa, Ramazanoğlu Kadri Bey, Müderris Şakir Batumlu, Fabrikatör Salih Efendi, Savatlı Halil Ağa, Temür Ağa, Sazaklı Cabbar Ağa, Karadayı İsmail Efendi, Nalbandzâde Ahmet Efen­di, Kurttepeli Ahmet Efendi, Debbağzâde Hacı Ali Efendi de sof­radaki yerlerini almışlardı. Yeme­ği çiftçiler veriyordu. Çiftçi köy­lülerin yanında subaylar, vilâyet ileri gelenleri bulunmaktaydı. Türkocağı salonu yine dop­dolu… Halk Gecesi’nde Gazi Musta­fa Kemal pek neşeli. Pek mem­nun. Kendisinin, eşi Lâtife Ha­nımefendinin sağında, solunda, karşılarında bütün tanınmış si­malar, çiftçiler yer almıştı. Çiftçi köylüler abani sarıkla­rının en temizini dolamış, sırma ile işlemeli şalvarlarının en güze­lini giymişlerdi.

GAZİ PAŞA SOFRAYA EŞİ İLE OTURMUŞTU

Nal şeklindeki yemek masası­nı ve salonu dolduran Adana çift­çi ve köylüleriyle şehir ileri gelenlerinin tavırlarında gözden kaç­mayan bir merak vardı. Hayatla­rında hiç görmedikleri, hayâlle­rinden geçirmedikleri bir manza­ranın hayreti içindeydiler. Bu hayret ve merak Gazi Paşa’nın sof­raya da eşi Lâtife Hanımefendiyi oturtmuş olmasından ileri geliyor­du. Yeni Türk Devleti’nin başı, Anadolu İstiklâl Savaşı’nın muzaf­fer Başkumandanı, Yeni Türkiye’­nin kurtarıcı ve kurucusu Gazi Mustafa Kemal, hanımı Lâtife Mustafa Kemal ile sırf erkek da­vetlilerin bulunduğu sofraya gelirken uyanan hayretin can nok­tası, bir Türk Hükümdarının eşini ilk defa erkeklerin arasında yemeğe oturtmuş olmasıydı. Hayret ve merak bu medenî mutluluk­tan doğuyordu. Gerek Mustafa Kemal Paşa, gerek Lâtife Hanımefendi daha ileri giderek bu son derece dik­kat çekici hayreti âdeta kamçıla­yarak misafirlere iltifatlarda bu­lunarak çeşitli ikramlar yaptılar.

Yemeğin henüz başında, sofra ha­zırlığı sürdürülürken Gazi Musta­fa Kemal dâvetli misafirlere sigara verirken, Lâtife Hanımefendi de çikolata ikram ediyordu. Padi­şahlık devrinde hükümdar «Halk Gecesi» yaparak sofra kurar, bu sofrada eşini de yanına oturtarak yüzünü gösterir miydi?

Gazi o gün (16 Mart 1923 Cuma) Lise’den çok derin duygularla ay­rılmıştı. Liseli Adana İzcilerinin inkılaplara ve Kemalizm ülküsüne bağlı kalacaklarına dair yaptıkları and töreni Büyük Kurtarıcı için sonsuz bir kuvvet ve ilham kaynağı olmuştu. Fotoğrafta Gazi Mustafa Kemal’in arkasında (beyaz saçlı) Doktor Eşref Bey, yine Gazi’nin sağ gerisinde Başyaver Salih Bozok, Lâtife Hanım’ın arkasında da Refik Koraltan tespit edilmektedir.

O millet fertlerine «kullarım» derdi. Mustafa Kemal «vatandaşlarım, aziz arkadaşlarım» diyordu. İnkılabın en büyük ve altın halkası­nı teşkil eden başka bir hayret noktası da bu idi. Belliydi ki, Mustafa Kemal’­in ruhundaki halkçılık Adana çiftçi ve köylüsüyle, eşrafında ruhunu kapsamıştı. Gündüz dü­zenlenen çaylı toplantıda Türk­ ocağı salonunda burcu burcu tü­ten millî birlik havası, Halk Ge­cesi’nde de ılgıt ılgıt esiyordu.

(*) Recai Tarımer, çiftçi.

(**) Selim Sarper. Dışişleri Bakanı, Birleşmiş Milletler Konseyinde Türkiye’yi temsil eden mer­hum Selim Sarper o tarihler­de Adana lisesinde Fransızca öğretmeni ve akaryakıt bayii idi.

(***) Berber Mustafa İnce. Şair ve hikayeci.

ATATÜRK ADANALILARLA RUH BİRLİĞİ İÇİNDE!

Gazi Mustafa Kemal’in paşa­lığı sihirli bir büyü ile kalkmıştı sanki. Başkumandanlığı, Büyük Millet Meclisi Hükümeti Başkan­lığı bir anda erimiş, kendisiyle Adana köylüsü ve halk temsilci­leri sıcak bir ruh birliği içinde kaynaşıvermişti. Bu bir vuslat idi. Kutsal vus­lat! Sevenin sevdiğine kavuşması­nın yarattığı millî vuslat!.. Vuslat’ın ne ifade ettiğini sözlükten değil, bu manzaradan, bu ruh bir­liğinin muhteşem tezahüründen öğrenmek lâzımdı. Bu ruh kaynaşması içinde, Gazi Mustafa Kemal köylülerle yemek yerken onlarla sohbet ede­cek, Adana Gençliği gibi düşü­nüp düşünmediklerini tespite ça­lışacaktı. Ferit Celâl Güven Ada­na Gençliği adına konuşurken Pa­dişahı, hilâfeti, saray saltanatını, kara kuvvetleri yerden yere vura­ rak irticâ ve cehl ile mücadele edeceklerini, inkılâbları koruya­ caklarını, bu uğurda gerekirse canlarını vereceklerini söylemişti. Ama, bakalım köylü de aynı gö­rüş ve düşüncede miydi?

Eğer Adana halkı ve köylüsü de genç­ler gibi ayni inkılapçı fikir ve gö­rüşlerin temsilcileriyse Mustafa Kemal batı dünyasını şaşırtacak yeni hamleler başarabilecek kud­rete erecekti. Bu, inkılaplar de­vam edecek ve ileride daha bü­yük inkılap hareketlerinin Türki­ye’nin çehresini değiştirecek de­mekti. Adana gezisine çıkarken Mus­tafa Kemal Atatürk’ün büyük dü­şüncesi şu idi: Adana’lıların nabzı yoklanacak, bu nabız iyi atıyor ve köylüsüyle, kentlisiyle birlikte bütün bölge insanlarının yüreği Kemalizm aşkıyla çarpıyorsa, sa­vaştan sonraki Türkiye’nin man­zarası çizilecek, yeni rejimin adı konulacak, inkılaplar birbirini iz­leyecekti.

Atatürk 15 Mart 1923 Perşembe günü yaptığı Adana gezisinin ikinci gününde kutsal ve tarihî yerleri de görmüş, ihtiyaç ve noksanları bizzat tespit etmişti. Fotoğraf bu gezi sırasında Atatürk’ü Cuma günü Ulucamii ziyaret­inden dönerken, caminin doğu kapısında göstermektedir.

Adana halkının ruhu mu Mus­tafa Kemal Atatürk’ü etkileyecek kadar kuvvetliydi, yoksa O’nun ruhculuğu mu Adana’lıların can­dan samimiyetine inecek dere­cede derindi? Bu soruyu o gece hükme bağlamak kolay olmuştu. Adana halkının ruhu Mustafa Ke­mal Atatürk’ü ziyadesiyle etkilemiş, O’nun ruhculuğu Adana’lıların candan samimiyetine dönüşe­rek ruh birliği yaratılmıştı. Bu bü­yük hâdiseydi. İstenen, düşünülen netice hâsıl olmuştu. O gece, o Halk Gecesi sofra­sında Adana çiftçileri Mustafa Ke­mal ile kalp kalbe olmuşlardı. Bu kalp kalbe olmanın neşeli hava­sı içinde sohbet sürdürülürken, masanın ucunda ihtiyar bir köy­lü gizlice gözlerini siliyordu. O’nu bu derece duygulandıran, gözleri­ni yaşartan acaba neydi? Herkesin dudaklarında te­bessüm, bir kaç dâvetlinin göz çukurlarında da nem vardı. Mesut insan ağlar mı? Sevinen göz­ yaşı döker mi? Manzara yüze te­bessüm verecek derecede etkili, gözleri yaşartacak kadar ulvî idi.

«İNSAN BU KADAR MI GÜZEL KONUŞUR?..»

Mustafa Kemal çok neşeliydi. Fakat, sesi kısık olduğu için yemekte konuşmayacaktı. Hal­buki, işte konuşuyor! İşte, ger­çekten kısık olan sesi de açıldı. Köpüklü bir çağlayan gibi taşkın, bulutların üstünde çakan şimşek­ler gibi keskin… Sonsuz bir ilham kaynağı içinde konuşuyor, konuşuyor, konuşuyordu. Hâlâ taşkın, hâlâ kuvvetli, hâlâ heyecan dolu! Kendini bırak­mış, devamlı konuşuyor!..

Sofraya hizmet edenlerden Mustafa İnce âdeta derin bir vecd içinde; «İnsan bu kadar mı güzel konuşur?» diyordu. Peki, Mustafa Kemal’i bu de­rece heyecanlandıran, coşturan kuvvet hangi kaynaktan geliyor­du? Kısık ve yorgun sesini açan, konuşmak istemeyen Gazi’yi ko­nuşturan sebep nereden doğuyor­du? Bu sebebin kaynağını Adana’lı gençlerle yaptığı toplantıda, sonra da bu sofradaki kaynaşma­da aramak lâzımdı. Bu berrak ha­vayı Mustafa Kemal’in sofrasında­ki Adana köylüsünün ve halk temsilcilerinin saf ve mübarek ruhu, gençliğin uyandırdığı güven yaratmıştı.

PIRLANTA CEVAPLAR

Halk Gecesi sofrasında Mus­tafa Kemal’in en çok sohbet etti­ği köylü Ramazan Ağa olmuştu. Ramazan Ağa için:

« Abuk sabuk konuşur. O konuşmayı ne bilir ki. Gazi Paşa’nın böğrüne oturtmuşlar?» Diyenler de vardı. Halbuki, Ramazan Ağa’nın Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sağ böğrüne oturması ne derece isabetli olmuş­tu. Bunu, şimdi anlayacağız. Bazı kimselerin, biraz da çekememezlik nedeniyle «Abuk sa­buk konuşur» dediği Ramazan Ağa, Mustafa Kemal’in sorularına o kadar güzel kavrayış ve anla­yışla cevaplar veriyordu ki, Gazi Paşa için aydınlık dolu ufuklar açılıyordu. Yerine göre lâf eden Ramazan Ağa’nın her cevabı, sanki bir pırlanta idi. Bu konuşmalarla sohbet sını­rı çok aşılmıştı. Atatürk ile Ra­mazan Ağa artık şakalaşıyorlardı. Türk sırrı Mustafa Kemal Atatürk’ ün Adana toprağına ayak basmasıyla, rahmet halinde parlak bir istikbalin ruhu da girmişti Çukurova’ya. Bu ruh ve bu ruh birliği havası içinde, Ramazan Ağa, Ga­zi Mustafa Kemal’in bir sorusunu şöyle cevaplandırdı:

« Bana eskiden beygirci Ra­mazan derlerdi. Şimdi biraz çift çıbık (çubuk) sahibi olunca. Ra­mazan Ağa demeye başladılar.»

Gazi hafif bir kahkaha ile gü­lünce, artık bütün dikkatler Ra­mazan Ağa ile Mustafa Kemal’in konuşması üzerinde toplanmıştı. Ramazan Ağa saf ve samimi idi. Riyasız konuşuyordu. Ramazan Ağa ne dese, Gazi Paşa tebes­sümle karşılıyordu. Onunla fazlasıyla ilgileniyor, hatta daha çok konuşmasını teşvik ediyordu. Lâti­fe Mustafa Kemal Hanımefendi de bu ilginç konuşmalardan, Ga­zi Paşa ile Ramazan Ağa’nın şa­kalarından zevk alıyordu. O da Paşa ile Ağa’yı can kulağı ile din­liyor, ara-sıra ince tebessümler dağıtıyordu. Gazi Paşa bir ara Ramazan Ağa’ya bir coğrafya sorusu sordu. Ramazan Ağa bakalım ne cevap verecekti.

«- Ramazan Ağa, Seyhan ve Ceyhan Nehirleri bu adı nereden almışlar acaba?»

Birden, bu soruya Ramazan Ağa cevap veremez endişesi uyan­dı. Çünkü, Ramazan Ağa okurya­zar değildi. Peki, Ramazan Ağa’yı kurtarmak için ne yapmak lâzım­dı? Ramazanoğlu Kadri Bey yerinden doğruldu… Cevap vermek is­tedi. Gazi müsaade etmedi. Nasıl cevap verirse versin, bunu Rama­zan Ağa’dan bekledi. Endişeler boşunaydı. Zira Ra­mazan Ağa bu ağır görünen yü­kün altından kalkmasını bildi ve iyi bir coğrafyacı gibi cevap ver­di:

«- Ortaasya’da Seyhun ve Ceyhun adında iki büyük ırmak(*) varmış. Oradan gelen atalarımız buradaki ırmaklara Seyhan ve Ceyhan adını vermişler».

Mustafa Kemal büyük neşe ve memnunluk içindeydi:

«- Yaşa Ramazan Ağa!»

(*) Adana’da alışkanlık halinde ne­hir yerine hep ırmak denilir.

7. Bölümün Sonu >>> Devamını okumak için tıklayınız