Bir Fotoğraf Üzerine…

BÜYÜK VATANSEVER, HAT USTASI VE RESSAM, ÖGRETMEN; SAYIN NEDİM KURAL’ın YAŞAYAN HÂTIRASINA SAYGIYLA…

…Nedim Amcam bana: “Cumhuriyet bayramı gelsin, o zaman düşünürüz.“ demişti… İşte; bu gün o gündü…(29 Ekim 1951)

Artık Orta Okul II. sınıf öğrencisiydim. Zamanla çoğalan ilgim ve okuduklarımın etkisiyle; İstiklâl Savaşımızın ve devamında genç cumhuriyetimizin destansı süreci içinde, KİŞİLERDE saklı kalan ( çok küçücük de olsa ) hatıraları duymak-bilmek; bana büyük heyecan veriyordu.

Annemle çocukluktan dost ve arkadaştılar. O, meslekten “Muallim”; Annem, ‘ Harf Devrimi Mahalle Mektebi’nin gönüllü öğretmeniydi. Pencereden – pencereye konuşacak kadar yakın oturduğumuz o zamanlardan itibaren, “Nedim Hoca“ benim için bir “AMCA” simgesinin ötesinde yer aldı. Her fırsatta gittiğim evlerinde, değerli antika eşyaların zevkle yer aldığı misafir odası, hiç bıkmadan beni kendine çekerdi. Anlatmak istediğim, bir “aile müzesi” olarak da görülebilecek bu odanın sakladığı kıymetleri sıralamak olmayacak.. Ama öyle bir “ŞEY” vardı ki; orada yer alanların hiç birisi, O’nun ifade ettiği, üzerinde taşıdığı mânâ ve değere sahip olamazdı.

Odanın büyük duvarının tam ortasındaki, kenarları sedef kakmalı, ustalıklı el işi ahşap bir çerçevenin içindekiler; benim hayallerimi süsleyen en kıymetli olandı.

İpek, beyaz bir kumaşın zevkli kıvrımlarının ortasında bulunan bir fotoğraf !

Ve; eski harflerle yazılmış bir sayfanın altında yer alan imza ile mühür; üst köşesinde de PAHA BİÇİLEMEZ; İSTİKLÂL MADALYASI…

İnternetten örnek olarak alınmıştır.

Daha önceden aldığım söz üzerine, o gün için göğsüme takacağı madalyaya kavuşmak uğruna sabahtan yanındaydım. Çerçeve açılmış, içindekiler itina ile bir kenara konulmuştu.

Okullardan oluşan bir öğrenci heyeti ile, şehrin askerî ve idarî makamlarına bayram tebriğinde bulunacaktık. İçinde bulunduğum izci kıyafetimin sağ göğüs üzerine sağlamca dikilip tutturuldu. Yandaki koltuğunda oturan amcamın dikkatini çekmiş olmalı ki:

– Ne O!! Fotoğraftan gözünü ayıramıyorsun. Birine mi benzettin? diye, bilinen esprilerinden birini yapmakta gecikmedi…

Benim, mangal kömürü ile yakın komşu evlerin duvarlarına ATATÜRK profili çizdiğimi ev sahiplerinin şikâyetlerinden biliyordu. Her bayram ve milli günlerimizde, akşam yemeklerinde birlikte olurduk. Günün heyecanı, benim yakamda “Madalyam“ ile yaptığımız ziyaret ve kutlamalarda arkadaşlarımın gıpta ile bakışlarını üzerimde taşıyarak devam etti. Annem; pek ustası olduğu baklavasını taşıyan babam ve kardeşim; hemen karşımızdaki evlerinde bir araya geldik. Artık geri alınması gereken madalya göğsümden çözülürken, içimdeki hasreti de beraberinde götürüyordu. Bu değerli parçalar yerine yerleştirilirken, Annem:

-“Nedim Bey, Gâzi’nin bu fotoğrafı, sizde bir hâtıra taşıyor intibaını verir gibi. Acaba…” deyince, Amcam hafif bir tebessümle, -“Haa ! Evet Fevziye Hemşire.. Anlatayım. Bilvesile; halaskârı tekrar yâdeder, ruhuna dua ederiz..” dedi.

İşte; ne zamandır merak içinde olduğum bir husus, tarihî bir anı; onu bizzat yaşayan tarafından bizlere de aktarılmak üzereydi. Hemen yanı başına, dizlerimin üstüne çömelip, bütün dikkatimle kulak kesildim.

Çok güzel bir anlatım sırası ve üslûp güzelliği taşıyan ifadelerini, uzun yıllar sonrasında bu satırlarla aktarabilmenin zayıflığı içinde olduğumu biliyorum. Ama, olsun !


“Mayısın dördüydü. Sabah derslerinin ilkindeyken, bir kaymakamlık memurunun okula gelişi ile haber aldık. Yalova’da olduğunu biliyorduk; ama Bursa’ya gelip gelmeyeceği belli değildi. Kanaatimce, uğramadan gidemezdi. Gemlik’te halkla buluşmak ve selâmlaşmak niyetinin de olduğunu izhar etmişler… Güzergâhındaki bir köyü bile gezip dolaşmadan yürüyüp gittiği vârit değildi. Böyle olunca; biz dört-beş muallim; iki küçük ilkokulun 50/60 kadar talebesini, bu kıymetli ziyarete ve istikbale hazır etmeliydik. O’nun Maarrif, muallim ve talebe hususundaki hassasiyetinin kuvvet ve derecesi zaten milletçe malûmdu. Bu nâzik işin mesuliyeti, kıdemim itibariyle benim üstümdeydi.

Öğleye yakın bizde olabileceği, yol boyundaki jandarma karakollarından gelen telefonlar belirtiyordu. Bu küçük kasaba halkı ve esnaf, çarşı.. pazar bağıran tellâlden, Gâzi’nin geleceğini duyunca heyecan içine girmişti. Gittiği yerler bayram havasına doğar, her yer çiçekler, bayraklarla donanırdı. O’nu görmek, O’na yakın olmak her insanımız için müstesna bir farklılık; kendisi için de büyük saadetti. Gemlik’in üç beş polisi bekçisi, jandarma karakolunun sekiz on askeri; İskele Meydanında şimdiden nizam ve düzeni tanzim etmeye başlamışlardı. Muallim arkadaşımı, müşterek hareketimizin icrası ve tatbiki hususunda konuşması için öbür okula gönderdim. Yakın köylerin insanları, kasabanınkilerle toplaşarak, giderek artan bir insan kalabalıklığı ile, sahile çıkan sokaklarda yavaş yavaş ilerliyordu. Her evde ve dükkânda bulunan bayraklarını havada tutarak gidenlerin kucaklarında, omuzlarında taşıdıkları küçük çocuklar bile mesut ve neşe içindeydi.. Hademeyi, durumu bir kâğıda yazıp eve göndererek; takım elbise ile gömlek ve-kravatımı, boyalı iskarpinimi, bilhassa İstiklâl Madalyamı getirmesin istedim. Gâzi’nin geleceği müjdesini alan bizim hanım, bu coşkunun uzağında kalamayacağını düşünerek , ütülediği kırık yaka bir mintan ile bağlama kelebek gravatımı ve diğerlerini alarak mektebe geldi. Herkes gibi o da ben de bu ziyaret sebebiyle sevinçliydik.

Bütün talebelerimizi ön bahçedeki ulu çınar ağaçlarının altında toplayarak, Gâzi Paşa’nın geleceğini; bizim de O’nu karşılamaya gideceğimizi söylediğimde, bu değişiklik ve telâşın esbâbını öğrenen küçük yüreklerdeki sevinç ve heyecanı görmek lâzımdı. El çırpıp haykıran, zıplayan, hatta bazıları ağlayan çocuklarımızı okşayıp severek yakın bir geçmişte yaşadıklarımızı, tekraren anlayacakları bir üslûpla anlatırken; YARATICISI’nın kendilerine geliyor olduğunu lisan-ı münasiple söylemekteydik.”

Ben:

“Keşke ben de orada olsaydım amca! Ama daha doğmamıştım bile değil mi ???

“Evet Karaoğlan. Fakat kendini sen de oradaymış gibi farzet oğlum…“

“Giyindim“, diyerek Amcam devam ediyordu …

“Madalyam yakamdaydı. Muallim Mektebinden beri benden hiç ayrılmayan, baba yâdigârı emektar kutu fotoğraf makinamı dolabımdan çıkarıp kontrol ettim. Cam filmi şasesini, yerine yerleştirdim. İşte bu gün, imalâtından sonraki en asîl hizmetini yapacaktı.

Yürüyüş nizamını tesbit edip sağladıktan sonra, başta ben olmak üzere hareket ettik. Marşlar söyleyerek kıyıya çıkan yollardan birine yönelmişken, kalabalıktan tıkanmış o dar ve köhne sokaklarda birikmiş halk; bize yol vermek için ezilme pahasına kitle halinde geri geri çekiliyor, alkışlıyordu.Yaşa Varol nidâlarıyla , Ata’sının göz bebeği ilim irfan ordusunun bu küçük birliğine muhabbetlerini sunanlar, daha askerce yürümesini bile beceremeyen bu ordunun küçücük erlerinin anası, babası, dayısı amcasıydı. Guruluydum, gururluyduk…“

– Offf, off !

-“Ne oldu oğlum?“

– Çok heyecanlandım da…

“Toplantı meydanında; zaten az olan jandarma ve polisin, Gâzi Paşasına daha yakın olabilmek ve görebilmek için çırpınan o coşkulu halkı nizâma sokabilmekte muvaffak olabiliyor denilemezdi.“

Amcam, yan sehpadaki yeni getirilen kahvesinden bir yudum aldıktan sonra, gözleri pencereden uzaklara daldı. O günü yeniden görür ve yaşar gibi olduğu besbelli oluyordu. Esmer yüzü, kalın kaşları tepesinde açılmış başı ve tombul göbeği ile Nedim Amcam; iğne oyası ile zenginleştirilmiş ipek misafir odası perdelerinin yer aldığı pencerenin önündeki ağır ceviz koltuğunun içinde, o hiç eksilmeyen heyecanını dünmüş gibi yaşar, yaşatırdı. Özellikle; Milli Bayramlarımızda elini öpmeye gittiğimde benim bu fotoğraf önünde çakılıp kaldığımı görünce:

– Yine mi ? diye sormadan edemezdi.

Oturduğu koltuğun arkasındaki duvarda duran ATATÜRK portresi, 20’li yıllarda kendi fırçasından çıkmıştı. Nedim Amcam çok iyi bir ressamdı. Bana ilk resim derslerini O verdi. Hattattı … Yazdığı 4×6 m. Ebadındaki kendine özel bir sulûs âyetin ,Bursa Ulucamii’nde seçkin bir yer aldığını biliyorum. Eğer el yazım beğeniliyorsa; O’nun sayesindedir. Bana yonttuğu kamış kalemi, yıllardan beri hâlâ saklamaktayım. Nedim Amcam bir hatipti. Millî Bayramlarda, sergi açılışları ve konferanslarda evliliklerde, kutlama günlerinde hiç ön hazırlıksız konuşur; hem düşündürür, hem de güldürürdü. Müzisyendi.. Kudüm çalar, musikimizin engin güzellikteki klâsik eserlerini ustalıkla üflediği neyle mükemmel icra ederdi. Ama; önce ÖĞRETMEN’di…

Nedim Amcamla 1958 – Bana yaptığı Diyarbakır ziyaretinde

Bütün ısrarlara rağmen “İLK MEKTEP MUALLİMİ“ olarak kalmayı tercih etmiş, “ilk öğretenin“ küçük ruhlarda bırakacağı mükemmel izleri anlayıp bilen bir “öğretici“ olarak binlerce çocuk kâlbinde taht kurmuştu. EFSANEYDİ …

Annemle Beypazarı’ndan mahalle arkadaşıydılar. Yüzyılın başlarında Balkan ve 1.Dünya harplerinin çürüten bir İmparatorluk kalıntısının bu yoz ve kuru Anadolu kasabasının aynı yaştakileri.. Annem anlatmıştı .. Kasabanın müftüsü ve Kurşunlu Camii baş imamı olan babası, ATATÜRK tarafından bir Kuva-i Milliyeci olarak 1. Meclis’e çağrıldığında; kasabadan ayrılıp Ankara’ya giderken; pusu kuran gerici saltanatçılarla yakalanıp, bir ağaca asılıvermiş.. Ellerinden kaçan bir-iki arkadaşının cinayeti Ankara’ya iletmesi, yakın gelecekte babasının şehit ve İstiklâl Madalyası sahibi olarak tescil edilmesine yetecekti.

Gencecikken babasız bırakılan muallim Nedim; lânetlediği bu alçakça cinayet nedeniyle Beypazarı’na ölünceye kadar adımını atmayacaktı. Şehit babasının inançlı, devrimci çizgisinde yetişen genç muallim Nedim; kurtuluş fikrinin ilk doğuşundan itibaren su katılmamış bir KUVA-Î MİLLİYE’ci olarak KUTSAL YANGIN’ın içinde yer alacak; zaferden sonra Yüce Meclis’ in babasına takdir ettiği “İSTİKLÂL MADALYASI“nın vârisi olarak şereflendirilecekti. Renkli ipek böceği kozalarından kesilerek ustaca yapılmış motiflerin yer aldığı duvar süsler ile bezeli bu misafir odası beni hep etkilemiştir. 1945’lerden itibaren benim için farklı bir mekân olageldi. Tilki kuyruğu yakalı siyah tayyörü, çıt-çıt bağlı rugan ayakkabıları, yılan derisi el çantası, gözlerinin önüne düşen ipek fileli, tüylü şapkası ile ANNEM; polis üniforması ile babam; ben ve kız kardeşim… Ve Kural ailesi!!! Onlarla bu odada bayramlaşırdık…

– Sefâ getirdiniz Efendim.

”Buyurunuz…” der, pek kimsenin oturmadığı koltuğunu Anneme sunardı.

– Sefâlar bulduk. Teşekkür ederiz. Zafer Bayramınız kutlu ve mübarek olsun Nedim Bey..

– ”Sizin de , hepimizin de!..”

O zamanlar , pek ravaçta olduğu üzere, benim ve kardeşimin göğsüne, üzerinde altı ok bulunan küçücük bir bayrak iğnelenirdi. Biz ve Onlar!!! Hemen her fırsatta bir aradaydık. Kapı komşu iki arkadaş, biz ve Onlar… Bu iki ÜLKÜ arkadaşı vatanın kurtarılmasındaki çaba ve katkılarını basit birer görevmiş gibi anlatırlar; bazen güler, bazen de hüzünlenirledi. Hangisi konuşmakta ise bizler dikkat kesilir, dinlerdik. Ama gözümün hep takıldığı O fotoğraf vardı.

Atatürk, İnönü, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet, Zafer, Devrimler, Kemalizm ve bunun gibi bir çok konudaki merak ve öğrenme susuzluğumu gideremez olmuşlardı artık… O kadar çok soruyor, aynı şeyleri tekrar tekrar dinlemeyi o kadar çok istiyordum ki!!! Bıktırır gibi olmuş olmalıyım ki; orta okula başladığım geçen yıl, Heykel önündeki Halkevi binasında bulunan kütüphanenin içine atıverdiler.. (!)


“Sonra“ diye anlatmaya tekrar başladı ..

“Mayıs’ın dördüydü, iyi hatırlıyorum ( 4 Mayıs 1934 ) Kendisi ile arkadaşlarını ve maiyetini taşıyan otomobiller, ana yoldan Gemlik içinde doğru sapacak; kalabalığın yer aldığı iskele meydanına varacaktı. Toplanan halkın uğultusu sürerken -ne kadar zaman geçti bilmiyorum- kasaba sapağında bekleyip, Ata’yı gözleyecek jandarmanın dört nala gelişi gözlerden kaçmadı. Bir kaç yüz metre arkasında, peş peşe sıralanmış otomobillerin yavaş ilerleyişleri, iki taraflarında koşuşturan kalabalığın, kendilerini takip edebilmesine imkân vermekteydi. İçinde bulunduğu ilk araba , kaymakam ve bizlerin yer aldığı mahale geldi, etrafını sarmakta olan halkın içinde durdu. Önden atlayan bir yaver arka kapıyı açarak selâma geçti. Önce sarı saçlı bir başın dışarı uzanarak çıkması ile , sahilde birikmiş zeytin motorları ve balıkçı teknelerinin düdüklerinden kopan vaveylâ ile “Gâzi Paşa, çok yaşa“ haykırışları yeri göğü kaplamıştı. Esen ılık bahar rüzgârı ile uçuşan saçlarını bir eliyle düzeltip kasaba erkânı ile tokalaşıp konuşarak , bizim bulunduğumuz yere doğru yaklaşmaktaydı. Ben elimdeki makinayı bir kere daha yokladım. Gökyüzünü saran alkışlar arasında önce bizim bulunduğu kaldırıma doğru geldi. Baş tarafta bulunan bana doğru yaklaşırken, o hakim bakışların bir ok gibi göğsümdeki İstiklâl Madalyasına yöneldiğini gördüm.Sonra da göz göze geliverdik.. Artık tam zamanıydı… O’na doğru bir kaç adım atarak bana uzanan elini sıkıp tokalaştık, kendimi takdim ettim. O hengâmenin içinde beni daha iyi duyabilmesi için çevirdiği başına: “Paşam, bir pozunuzu almama müsaadelerinizi arz ederim Efendim… “ deyip elimdeki fotoğraf makinasını gösterdim. Başını döndürdü, yüzündeki o mukaddes tebessümle: “Peki çocuk…“ dedi. Ellerini cebine soktu aynı tebessümü muhafaza ederek poz verdi. Ben bir-iki adım gerileyerek O’nun duruşunu ebedî kılacak makinamı, bana bakmakta olan Halaskâra tevcih edip çengele bastım…

Fakat, o da ne? Beklediğim “ÇIT “ sesi gelmemişti. Bir anda yüzümü basan alevle makinayı şaşkınca evirip çeviriyor; orasını burasını büyük bir telâş içinde kurcalıyordum. Etrafın bütün sesleri kesilmiş; kulaklarım çınlamaktan âdeta sağır olmuş gibiydi.. Utançtan kahrolmak üzereydim. Makinam çalışmamıştı. Saniyeler asır gibi geçiyordu. O eski makinalarda şimdiki filmler yerine, tek pozluk “cam“lar kullanılırdı. Merceğin açılıp-kapanmasının gerçekleşmemiş olması; yeni denemeye imkân verecekti. Büyük “İNSAN“ anlamıştı. Gülümseyerek, “bir daha deneyiniz…” buyurdular. Sıkıntı ve utançtan ter içinde kalmıştım. “BAŞÜSTÜNE EFENDİM“ diyerek çengeli yerine oturttum, makinayı göz hizama getirip titreyen parmağımla aşağıya bastırdım. NİHAYET! Çok şükür… Duyduğum o mekanik ses, bana dünyaları hediye etmişti. Ama o saniyeler süren ânın ızdırabını ancak ben bilirim. Sonra hızla ilerleyerek ellerine sarılıp şükranlarımı sundu. Tebessüm etti; döndü, yasvaş adımlarla alkışlar arasında yürüyerek öğrencileri de teftiş edip kalabalığın içerlerine yürüdü.. Akşam; “cam“ üzerine çekilmiş negatif (arap) pozu “yıkamak” ve karta basmak üzere“ karanlık oda“mdaydım. Evde herkes neticeyi büyük bir merakla beklemekteydi..

“Tesbit“ banyosundan çıkıp kuruyan -cam-, işte; artık marifetini göstermeye hazırdı. Bütün dikkatimle hem onu hem kâğıdı baskı âletine yerleştirip, ayarlarını yaptım ve düğmeye bastım. Uzatmayayım, netice çok güzeldi. İşte oğlum, bakıp durduğun fotoğraf o gün çektiğim fotoğraftır. Ama, beni çok acıtan ve de hâlâ üzüntüsü içinde olduğum bir münasebetsiz vak’a şimdi bile beni yaralamaktadır. Resim ve fotoğraf, gençliğimden beri kendine bağlayan heves ve mesguliyetler olmuştu. Sonraları; yine bu küçük odada baskı yaparken, elimden kayıp düşen film camlarımın yarısı kırılıverdi. Aralarında bulunan en kıymetlisi olan Gazi’ninki de vardı. Bir adet basmış, tekrarını yapmamıştım. İşte hemşirânım; bu resim o resimdir, bir ikincisi de yoktur..“ dedi.

Zaman öyle çabuk akıp geçti ki … Ben Liseye Ankara’da devam ederken; babamın İnegöl’e tayini ile akşam-sabah olunan birliktelikler; bayram günlerinin doyumsuz güzelliklerini paylaşmalar hâliyle azaldı, eksildi, hızla kayboldu. Ama , küçük-büyük hepimiz; geride kalanlarımız; mâzide kazandığımız o müstesna ortaklıkların ve dostlukların hiç sönmeyen meş’alesini hep yüksekte tuttuk. Yıllık izinlerimde Bursa’ya mutlaka gidip ellerini öper; o odada kazandığım duygularım hiç eksilmemişcesine tekrar yaşardım.

Hiç unutmuyorum.. Bu defa III. Sınıfta iken 10 Kasım’da tekrar yakama takmama müsaade ettiği madalyası ile bu fotoğrafın önünde O’na okuduğum şiirimi dinlerken, bir elini yüzüne kapatarak dinliyormuş gibi bir duruşla gözlerindeki ıslaklığı gizleyip benden sakladığını biliyorum. Yaşlanmalar …. Ve ölümler !!! Ben Amcamın ölümünü uzaklardayken duydum. Kâlp krizi… 1964…

Bursa’ya yaptığım bir ziyarette, 1994’te Bartın ADD şubesi kurup halen başkanlığını yaptığımı bilen küçük kızı Neclâ Ablam; “Bu fotoğrafı sana verebilmek ümidi ile hep sakladım. Anılarını ve sendeki yerini çok iyi biliyorum. Rahmetli babam da sana verilmesini isterdi. Al, artık senindir.“ dediği zaman çocuk gibi ağlamıştım. Başka ellerde kalan o EV; o oda ve aşağıda gördüğünüz bu resim… Unutulmaz hatıralarla hep yaşayıp duruyor..Artık Sizlere de armağan ettiğim bu fotoğraf , benim kadar da sizlerindir.

KENDİSİNE ÇOK ŞEYLER BORÇLU OLDUĞUM NEDİM AMCA’mın ANISI ÖNÜNDE SAYGI İLE EĞİLİRİM…

Yücel AKTAŞ


Fotoğraf: Öğretmen NEDİM KURALü Gemlik – 4 Mayıs 1934