Baha Arıkan

Devrim tarihimizin övülecek bir sayfasını da Cevat Dursunoğlu bize şöyle aktarmaktadır.

“Erzurum Kongresi sürerken; Haberlerde, Erzurum’a yeni atanmış bulunan ve Padişah tarafından kabul edilerek il’in karışık durumu ile ilgili olarak izlenmesi gereken yol hakkında direktif verilen Reşit (Tokçaer) Paşa’nın, İstanbul’dan hareket ettiği bildiriliyordu.

Bu haber Mustafa Kemal Paşa’yı düşündürdü. Biraz sonra oradaki arkadaşlara Reşit Paşa’yı tanıyıp tanımadıklarını ve nasıl bir adam olduğunu sordu. Yeni valiyi içimizden yalnız Albayrak Gazetesi sahibi Süleyman Necati Güneri tanıyordu. Reşit Paşa’nın 1912 yılında Erzurum’da bulunduğunu ve o zaman bile tükenmiş bir ihtiyar olduğunu söyleyerek, Paşa’nın niçin merak ettiğini öğrenmek istedi. 

Mustafa Kemal Paşa kısaca:

– Eğer işimize zarar verecek bir adamsa Trabzon’dan İstanbul’a geri çevirelim, başımıza iş açmasın, dedi.

Bu söyleşi topluluğu arasında bulunan eski teşkilatı mahsusa çeteciliğinden ve mollalığından kinaye olarak Piyerlermit takma adım taşıyan Rize üyesi Hoca Necati Memişoğlu atılarak:

– Paşam, üzülmeyin, gerekirse Kop Dağı’nda temizlenir, diye yanıtladı.

Mustafa Kemal Paşa acı bir kızgınlıkla:

– Hocam, ne diyorsun? Kuttai tariklik ederek (yol keserek) adam mı vurduracağız? Bu memlekette hükümsüz vatandaş öldürülemez. Vatandaş ancak mahkeme kararıyla cezalandırılır. Devlet adamının böyle düşünmesi gerekir, dedi.

İşte, yeni Türkiye Devleti kurulurken, kurucusu böyle bir anlayış içindedir ve yaşamı boyunca bu anlayışa bağlı kalarak Türkiye Devleti’ni hep yüceltmiştir.

Olayın geçtiği tarihten on altı yıl sonra, 1935 yılında, Urfa Milletvekili Ali Saip Ursavaş tarafından, Atatürk’ün hayatına yönelik bir suikast girişiminde bulunulduğu iddiasıyla açılan davada, Cumhuriyet Savcısı Baha Arıkan’dır.

Baha Arıkan o günleri şöyle anlatır:

“Her mahkeme oturumundan sonra Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu beni alır, bilgi vermek üzere Atatürk’ün yanına götürürdü. Kendi şahıslarıyla ilgili bir hareket olduğu için bu görevi seve seve yapar, oturumu olduğu gibi anlatırdım. Hiç bir zaman, “şöyle yapınız, böyle yapınız” diye bir emriyle karşılaşmadım. Bütün açıklamalarımı dinledikten sonra:

– Meslek ve göreviniz neyi emrediyorsa onu yaparsınız, derlerdi. 

Davanın süregeldiği günlerde idi. Telefonda yaveri bana şu emri bildirdi:

– Atatürk, sizi Karpiç’te bekliyorlar.

Hemen Karpiç’e gittim. Büyük masanın etrafında devrin ileri gelenleri yer almışlardı. Bana yer gösterdiler, oturdum. Orada bir fırtına kopacakmış gibi sessizlik vardı ve Atatürk’ün yüzünün anlatımı çok sertti.

Bana şöyle seslendiler:

– Ali Saip davasının sonucu ne olacak?

Ayağa kalktım:

– Mahkemenin kararını beklemenin gerektiğini arzettim.

Daha henüz sözümü bitirmemiştim ki, Atatürk’ün gök gürültüsünü andıran sesi salonu çınlatıyordu:

– Mahkemenin kararı ne demek, hakim ne demek, sen ne demeksin? Mahkemeyi de kapatırım, hakimleri de atarım, seni de atarım!

Masanın etrafındakilerin en az benim kadar heyecanlı olduklarını hissediyordum. Ama biliyordum ki, Atatürk’ün huzurunda ne pahasına olursa olsun doğru konuşulacaktır. Tekrar ayağa kalktım ve dedim ki:

– Atatürk’üm, mahkemeyi de kapatırsınız, hakimleri de atarsınız, beni de atarsınız ama tarihe adınız Mustafa Kemal diye geçmez!

Güneşli bir gök parçası maviliği ile ışıldayan gözleri yağmurla yıkanmış gibi nemlenmişti ve içten gelen bir gülüşle:

– Çocuk! Ben senden bunu bekliyordum, diyordu.”

Atatürk, kendi hayatının söz konusu olduğu bir davada, O’nun yüce sevgisini gönlünde taşıyan ve ölesiye bağlı bulunanların herhangi bir etki altında kalmalarından korkuyor ve onları zaman zaman uyarıyor ve denetliyordu.

Mahkemenin bundan sonraki aşamasını yine Arıkan anlatıyor: 

“Davanın tarafımızdan açılmış bulunması ve eylemin oluşması hakkındaki vicdani kanımızın köklü temellere dayanması nedeniyle, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen aldanma kararı, tarafımızdan temyiz edilmiş bulunmakta idi.

Yargıtay Birinci Ceza Dairesi, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilmiş bulunan aklanma kararını, on dokuz nedene dayanmak suretiyle bozdu. Şimdiye kadar Yargıtay tarihinde on dokuz nedenle bozulmuş olan bir karara rastlanılmamış, rastlanılmış olsa bile pek nadir durumlarda olmuştur.

Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay’ın on dokuz nedene dayanarak bozduğu ve neredeyse mahkemeye bütün kanıtları göstererek, bu kanıtlar karşısında aklanma kararı verilmesine olanak bulunmadığı bildirilmesine karşın, Ağır Ceza Mahkemesi eski hükmünde, yani aklanma kararında direnmiştir.

Görev gereği olarak Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin vermiş olduğu direnme kararının da tarafımızdan temyiz edilmesi ve işin Yargıtay ceza kurulunda yeniden görüşülmesinin sağlanması gerekmekte idi. Ancak işin politik yönü göz önünde bulundurularak Şükrü Saraçoğlu’na durum hakkında bilgi verilmiş, düşüncelerinin bildirilmesi rica olunmuştu. Kendisinden: “Benden bir işaret almadan temyize başvurma“ emrini alınca, Yargıtay’a başvurma süresi içinde bu işaret beklenildi. Hayatımızda geçirdiğimiz sıkıntılı günlerden birisi, bu işin Yargıtay’a başvurma süresinin son günü olan yedinci günüdür. Akşam saat 17’de süre son bulacağı halde, o gün saat 15’te henüz Şükrü Saraçoğlu’nu görememiş, emrettikleri mutalaayı alamamıştık. Saat 17’ye 15 dakika kala Şükrü Saraçoğlu makam odamıza geldi ve: “Seni Atatürk çağırıyor, beraber Köşk’e çıkacağız” dedi. Çıktık. Hemen Atatürk’ün huzurlarına girildi. Atatürk’ün ilk sözü bize hitaben şu oldu: 

– Çocuğum, davayı tekrar temyiz edecekmişsin. Etmemeni öneririm. Önce, dava benim şahsımı, hayatımı ilgilendirmektedir. Şahsım ve hayatımla ilgili bir davanın zaman zaman ısıtılarak (bu deyim bizzat kendilerinindir) Türk ulusunun karşısına çıkarılmasından vicdanen azap duymaktayım. Benim vücudumun kalkmasını isteyen yüz kişi varsa, bunun yüz on olmasının önemi yoktur. Bundan başka Türk yargıcına güvenimiz sonsuzdur. Türk yargıcı vicdani kanısını göstererek (bu işe inanmadım) demektedir. Yargıtay’ın, isterse bilimsel bile olsa, herhangi bir işareti ile Türk yargıcının üzerinde baskı yapmasını doğru bulmuyorum.

Bu sözleri söylerken, Atatürk’ün, görkemli bir heykel gibi dimdik duran yapısını, aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın, hala unutmamıza olanak yoktur. Karşımızda, İstiklal Savaşı’nın muzaffer komutanı olduğu halde, Türk yargıcının vicdani kanısı önünde eğilmiş bir soyluluk anıtı görmekte idik.”

Baha Arıkan, Ağabeyi Saffet Arıkan’ın kendisine anlattığı bir anısını da bize aktarmaktadır:

“Milli Eğitim Bakanı olmadan önce 1934 yılı dil kongresinde, Dil İnceleme Kurulu Başkanlığı’na getirildim. Kongreden bir süre sonra, 26 Eylül tarihi Dil Bayramı idi. Bunun için bir söylev hazırlamam gerekiyordu. Bu söylev, (Ulu Önderimiz Atatürk Mustafa Kemal) diye başlıyordu.

Atatürk, o tarihe kadar, Soyadı Kanunu çıktığı halde, soyadı almamıştı. Söylevin taslağını kendisine gösterdim. “Atatürk“ kelimesini görür görmez üzerinde durdu. Birçok kere bu kelimeyi tekrar etti:

– Çok güzel bir buluş, yalnız fazla iddialı, dedi. 

Ancak, yazı taslağında düzeltmeler yaptığı halde, Atatürk’e dokunmadı. Yazı taslağının sonunda bir de Türk Atası diye bir birleştirme yapmıştım. Bunu da fazla iddialı bularak “Atatürk” biçiminde düzeltmemi emretti. Başka bir şey söylemedi. Ben söylevimi verdikten epey sonra, Gazi Mustafa Kemal “Atatürk’ü” soyadı olarak aldı.”

Son görevi Yargıtay Ceza Dairesi Başkanlığı olan Baha Arıkan’ın 16.12.1981 günü yaşantısı son bulmuş ve İstanbul’da toprağa verilmiştir. 


Kaynak: Atatürk ve Çevresindekiler, Kemal Arıburnu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1994, ISBN:975-458-064-2