Babam, ‘İşte Mustafa Kemal Paşa Budur, Elini Öp’ Dedi…
Yazan: Samet Ağaoğlu, 10 Kasım 1980, Milliyet Gazetesi
YAŞIM yetmiş bir. Yaşadığım yılları beş yaşından bu yana önce sisler içinde, sonra gittikçe aydınlanarak hatırladığım zaman hep bir isim canlanıyor hafızamda. Arkasından da bir yüz, bir ses, Miralay Mustafa Kemal Bey, Mustafa Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa, Gazi Paşa, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, Atatürk.
Sakarya Muharebesi’ne kadar hafızamda sadece ismi var. Ondan sonra yüzü ve sesi de geliyor. Onu ilk gördüğüm günü hatırlıyorum: Sakarya Muharebesi’nden hemen sonraydı. Malta esaretinden dönen babam Ankara’ya geçmiş, arkasından da bir süre Anadolu’da Millî Mücadele’yi anlatmak vazifesi ile kurulmuş bir heyetin başında dolaştıktan sonra yine Ankara’ya dönmüş, o zaman ailece biz de yanına gitmiştik.

Bir gün babamla Ankara’da şimdi Sümerbank’ın bulunduğu yerdeki Taş Han’ın önünden geçiyorduk. Karşıdan iki-üç kişilik bir grubun geldiğini gördük. Dükkânların önünde oturanlar ayağa kalkıyorlar, bu gelenleri selâmlayarak “Paşam, buyrun bir kahve içelim” diyorlardı. Karşı karşıya geldiğimiz zaman bunlardan birisi, genç ve zayıf bir adam, babama elini uzattı, “Merhaba, Ahmet Bey, bu çocuk oğlun mu?” diye sordu. Babam bana döndü, “İşte Mustafa Kemal Paşa budur, elini öp” dedi. Küçük kafamın içinden derin bir hayret doğdu. Bütün dünyanın kendisinden bahsettiği adam demek buydu. O günden sonra da gözlerini hayata kapayıncaya kadar geçecek yılların hemen hepsinde ondan kalan hatıralar yer almaktadır.
Buna neden işaret ediyorum?
Çünkü Atatürk, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan milyonlarca insandan elli yaşın üzerinde olanlar için bir hayat arkadaşı sayılabilir. 1951 yılında Atatürk heykellerine, resimlerine, hatıralarına tecavüz hareketlerine karşı bir kanun yapıldı. Bu kanunun, Büyük Millet Meclisi’ndeki müzakeresinde hükümet adına Başbakan Yardımcısı olarak ben konuşmuştum. Meclis’te esen hava, kanun teklifinin aleyhindeydi. Böyle bir kanunun Anayasa’ya aykırı düşeceği fikri hemen hemen hâkim oluyordu. O halde diyorlardı, meselâ tarihe geçmiş Fatih gibi, Kanunî Süleyman gibi bütün isimler için de aynı yola gitmek gerekir. Bu görüşte haklı olan taraf yok değildi, ama Atatürk’ün hatıraları o çok eski yüzyılların hatıraları değildi ki. Yukarıda söylediğim gibi, Atatürk, bizim içinde yaşadığımız yüzyılın hayat arkadaşıydı. Ben bu görüşü Meclis toplantısında şöyle anlatmıştım:
“Atatürk büyük, küçük, kadın, erkek şu hayat macerasını beraber sürüklediğimiz hayat arkadaşımızdır. Türk milletinin büyük ekseriyeti, Atatürk’ün mahalle arkadaşı, Atatürk’ün mektep arkadaşı, Atatürk’ün hususi hayat arkadaşı, Atatürk’ün inkılâp ve askerlik arkadaşı, Atatürk’ü hiç olmazsa ömründe bir defa olsun görebilmek için peşinden koşmuş insanlardır. Yani hayat macerasını beraber yaşadığımız bir adamdan bahsediyoruz. Fatih, Süleyman böyle midir? Ona karşı olan sevgisinin hususiyetinin aksi olan bir hisle, sevmemek hissiyle anlatmak isterim. Sokakta biri beni yakalasa ve bana, ben Fatih’e kin besliyorum dese, bu adamın deli olduğundan şüphe ederim. Fakat birisi beni yakalayıp Mustafa Kemal’e kin besliyorum dese, acaba aralarında ne geçti diye sorarım. Onu sevgi itibarıyla nasıl Fatih’le, Süleyman’la mukayese edebiliriz? Arkadaşlar, bana müsaade ederseniz, huzurunuzda hükümet namına bu kanun tasarısını müzakere ederken ve size bu tasarının zaruretinin sebeplerini tahlil ederken, bir saniye Atatürk gibi merhum olan onun arkadaşı babamın bir hatırasını anlatayım. Atatürk öldüğü zaman şimdi milletvekili olan ablam Tezer Taşkıran’a bir mektup yazan babam ki, iki seneden beri yüzünü görmüyordu ve onun menkubu olarak öldü, şöyle diyordu: “Ben hayatta bu kadar ağır bir boşluk, bu kadar ağır bir elem duymadım ve böyle bir elem duyacağımı da zannetmezdim. Yıllar ve yıllardan beri havadaki oksijen gibi, muhitimizdeki hararet gibi varlığı sabah, öğle ve akşam bizi sarmış bulunuyordu. Şimdi hudutsuz bir boşluk içindeyim.” İşte arkadaşlar büyük hakikat budur…”
Onu hakaretten kurtaracak kanun sonunda kabul edildi
“Arkadaşlar, gizli maksatlarla Atatürk’ün şahsına, manevî varlığına hakaret, hücum, tahkir yollarıyla memlekette huzursuzluk yaratmak hedefini önlemek bakımından getirdiğimiz tasarı her şeyden evvel cemiyetin bir asayiş meselesini halletmek yolunda bir kanundur. Ondan sonra arkadaşlar, bu milletin tarihinde çok karanlık bir günde sembol olmuş olan, bir millî mücadele sembolü olmuş olan bir adamın hatırasına hürmet kanunudur. Şu anda hatıralarım Birinci Meclis’e kadar gidiyor. Küçük bir çocuktum. Bursa’nın düştüğü gün yahut ertesi gün. Birinci Büyük Millet Meclisi’nde geçen münakaşaları hatırlıyorum. O zamanki tabiriyle kürsüye “puşide-i siyah” yani siyah örtü konulmuştu. O gün milletvekilleri kürsüde heyecan ve teessürle ağalayarak nutuklarını bitirmeden iniyorlardı. Birisi çıkıyor, Namık Kemal’in şiirinden bir parça okuyor: “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini, Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini.”…Bir anda Meclisi bir ölüm sükûtu sarıyor. Alacakaranlık içinde —o zaman Meclis’te bulunanlar bilirler— genç bir adam ayaklarının ucuna basarak kürsüye doğru ilerliyor, yüzü sapsarıdır. Konuşmaya başlıyor. Sözlerinin her kelimesi Meclis salonunun pencerelerini aşarak Ankara’yı ve oradan da bütün yurdu sarıyor: “Kendi namıma, sîzlerin her biriniz namına, bütün Türk milleti namına, dünyaya ilân ediyorum: ”Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini…” İşte arkadaşlar, konuştuğumuz kanun bu adamı hakaretten kurtarmak, bu hatıraya saygı göstermek için getirdiğimiz kanundur.”
Kanun layihası reddedilmedi, sadece komisyona iade edildi. Bir kaç zaman sonra ise kanun haline getirildi…