Atatürk’ün Özel Hayatı Filme Alınıyor

Nazım Canca anlatıyor:

Atatürk, her yönüyle Atatürk’tü. Türk’ün atasıydı. O’nu tarif ya da tahlil etmek haddim değil. Yalnız zaman zaman şahit olduğum olaylardan birini daha burada arz edeyim:

Sene 1936. Florya Köşkü’ndeyiz. Kalem Mahsus Müdürü Süreyya Anderiman Ata’ya: “Paşam, Amerikan Başkanı Roosevelt özel filmcisini göndererek sizin özel hayatınızı filme almak istiyor. Ne emredersiniz?” diye sordu. “Meselâ ne gibi?” “Efendim, denize girişiniz, kum banyosu, yemek ve istirahat gibi, yani günlük hayatınız Paşam.” “Güzel, pekâlâ. Hazırlanınca haber veririm, yalnız öğle yemeğini yaverlik binasında yiyeceğim. Sofra orada hazırlansın” emrini verdi. 

Kütüphaneden çıktık. Kendisi yatak odasına girip mayosunu giyerek bornozla, küçük Ülkü’yü de yanına alarak Köşke ait kum havuzuna çıktı. Amerikalı filmci de Süreyya Anderiman’la film çekimine başladı. Sıra öğle yemeğine geldi. Yaverlik binasına geldik. Yemek masasına oturdu. O gün de nöbetçi sofracı Sami Ocak adında bir arkadaştı. Atatürk’ten çok çekinirdi. Yemekleri getirdikten sonra bana: “Aman Nazım, yemekleri ben getireyim, sen servisi yap ne olur” dedi. Kabul ettim. Ata sofraya oturdu, karşısına da Kalem Mahsus Müdürü Süreyya Anderiman. Ama O, yemek yemiyor Paşa ile konuşuyordu. Amerikalı o sırada henüz film çekimi yapmıyordu. Ben Ata’ya ilk defa servis yapıyordum.

Böyle bir fırsattan ötürü de sevinçliydim; çünkü her zaman Atatürk sofraya oturduğu andan itibaren ben arkasında dururdum, bu zaman içinde ona yapılan servislerin çok yanlış olduğunu görürdüm; fakat bu hususta bir şey söylemekte yetkim yoktu. Bu konulara ilgim vardı; çünkü Londra’da iken hem lisan ve hem de faydalı bir şeyler öğrenmek için bir arkadaşın tavsiyesiyle “Boarding School” denen bir okulun gece kursuna devam etmiştim. Burada servis nasıl yapılır, sofraya nasıl oturulur, yemek nasıl yenir, kaç çeşit kokteyl vardır, bunlar nasıl yapılır, nasıl servis edilir vb. otel, lokanta idareciliği ile ilgili her şey öğretilmişti.

Atatürk’e arz edilen o günkü yemek listesi şöyleydi: çorba, balık, fileminyon, salata, tatlı ve meyve. İçkiler de şöyle: aperatif, beyaz şarap, kırmızı şarap ve şampanya.

Sami Ocak’tan sofraya konacak takımları benim istediğim gibi hazırlamasını istedim ve istediğim bütün malzemeler geldi. Ben de servisi yaptım. Ata masaya oturunca, bakmış ki masa tabak, bardak, çatal-bıçak dolu, “Nedir bunlar?” diye sordu. Ben de izah ettim. “Sen nereden bilirsin?” “Ben bunların da okulunu bitirdim Paşam” dedim. Ata, Süreyya Bey’e dönerek: “Doğru mu?” diye sordu. O da “Evet Paşam doğrudur” diye yanıtladı.

Süreyya Bey, Hariciye’den geldiği için protokol ve ziyafet işlerinden çok iyi anlayan bir kişiydi. Bu zat, Ata’nın ölümünden sonra Demokrat Parti iktidarında Tokyo Büyükelçiliği yaparken evvelâ karısını, sonra da kendisini öldürmüştü.

O gün Ata ile en çok salata üzerine tartışmamız oldu. Ben salatayı ve ekmeği sol tarafa koydum, O ise sağ tarafa aktardı. Ben yine sola, O sağa derken tartışmamız sert oldu. Ama burada da benim izahımla ve Süreyya Bey’in tasdiki ile haklı çıktım. Atatürk o zaman: “Efendim bizim sofracılar bana zahmet olmasın diye bıçakla kesilecek yemekleri kendileri keserek önüme koymakla bana yanlış yemek yediriyorlar. Bu nedenle bana fenalık ettiklerinin farkında değiller. Meselâ et yemeğini, kuşbaşını kare şeklinde kesip getiriyorlar, ben de bıçak kullanmadan, çatalla, sağ elimle yemeğe alıştım.”

Bana dönerek teşekkür etti. Aslında Atatürk fikir tartışmaları ve bilhassa inandığı davalar üzerinde inatla tartışanları çok severdi. Bir hususu tartışan için “kafası işliyor, esas olan budur” derdi. O, kendinden küçük olanların fikirlerine hürmet etmesini ve özür dilemesini de bilirdi.


Kaynak: Nazım Canca, Hayatım ve Hatıralarımda Atatürk, Yayına Hazırlayan Damla Asena Daloğlu, Opus Kitap