Dikmen sırtlarında yaveri Muzaffer (KILIÇ) Bey ile, Ankara, 15 Şubat 1921.

Atatürk’ün Cenaze Merasimi, Muzaffer Kılıç ve Menderes

Atatürk’ün Yaveri Muzaffer Kılıç anlatıyor:

Atatürk’ün öldüğünü duyunca çok üzüldüm. Onu bir baba gibi sever ve sayardım. Ona tarif edemeyeceğim şekilde bağlı idim. Çünkü birçok defalar onunla kader birliği yapmıştık. Her defasında da onun ileri görüşü sayesinde, isabetli kararları ve dâhiyane yön göstericiliği ile hayatta kalabilmiştik. Birçok defalar aynı kaptan yemek yemiş, su içmiştik. Mermiler tepemizde uçarken ve etrafımıza düşerken, göz göze bakışarak birbirimize, “Çok şükür bu sefer de kurtulduk,” demiştik.

Kurtuluş Savaşı yıllarından bir hatıra. Muzaffer Kılıç sağdan ikinci.

Şimdi yıllarca birlikte yaşadığım bu kişi artık ebediyen yok olmuştu. Büyük Ata’nın ölümü ülkede, hatta dünyada herkesi üzmüştü. Fakat benim durumum çok farklı idi. Bütün arkadaşlar, babam ölmüş gibi evime kadar gelip bana baş sağlığı diliyorlardı. Birkaç gün sonra cenaze merasimi programı ve korteji açıklandı. Aman Allahım, bir de baktım ki bana ve benim gibi Ata’nın yıllarca sağ kolu olmuş kişilere kortejde ayrı yer verilmemişti. Sadece bir yer vardı. Milletvekillerine ayrılan… Karakter olarak kaideleri bozan bir yapım yoktu. Bilakis büyük Ata’dan aldığımız eğitimle usul ve kaidelere harfiyen uymak artık yapımıza geçmişti. Fakat ben ve Ata’nın diğer bazı arkadaşları milletvekili olmamızdan daha farklı bir durumda idik. Bunu herkes bilir ve kabul ederlerdi. Ben de “Cenazenin Ankara’da Etnografya Müzesi’ne kaldırılacağı gün fraklarımı giyerim, kortejin geçeceği yerde bekler, kendime uygun bir yer bulur, oraya çıkar; kortejle beraber yürürüm,” diye düşündüm. Öyle de yaptım. Elbiselerimi giyip kortejin geçeceği yol üzerinde toplanan halk arasına katıldım ve kortejin geçmesini bekledim.

Kurtuluş Savaşı sonrası, yurt gezilerinin birinde Atatürk ve hemen yanında Muzaffer Kılıç. (Gözlüklü)

Aziz Ata’nın naaşından sonra geçen Reisicumhur, vekiller, generallerin arkasında kendime uygun bir yer seçip, “Ben burada yürümeliyim,” diye halkın arasından çıkıp korteje girdim. Tabii ki milletvekilleri arasında olamazdım. Bu şekilde Ata’nın konulacağı Etnografya Müzesi’ne kadar gelindi. İnönü’nün yakınları kenarda durmuşlardı. Beni ayrı bir yerde görünce gözlerini bana şöyle bir dikip kızgın kızgın baktılar. İçimden, “Eyvah galiba bu adamları kızdırdık,” dedim. Fakat olan olmuştu. Ata’nın ölümünden sonra yapılan ilk milletvekili seçiminde ben artık milletvekili adayı değildim. Böylece milletvekilliğim Ata’nın ölümüyle birlikte sona ermişti.

Atatürk, Erzurum Kongresi günlerinde Muzaffer Kılıç ve Cevat Abbas Gürer’le.
Muzaffer Kılıç anlatıyor:
Erzurum’dan kongre için Sivas’a geldiğimizde, Mustafa Kemal’in karargahı olarak, Sivas lisesini hazırlamışlardı. Paşa, kendisine hazırlanan odaları dolaşırken, yatak odasında, karyolanın arkasında bulunan sarı satırlı atlas yastık gözüne ilişti. Yastığın üzerinde, koyu renk bir ibrişimle işlenmiş şu beyit vardı:
Cihanın cahına mağrur olup incitme insanı. ( Dünyanın şaşasıyla gururlanıp incitme insanları)
Süleman-ı zaman olsan bırakırsın bu eyvanı (Zamanın Süleymanı da olsan bırakırsın bu dünyayı)
Atatürk, yazıyı okuduktan sonra durdu. Mazhar Müfit Bey’i çağırttı. Beyti ona okuttu. Mazhar Müfit:
”Paşa’m, bu sizin için yazılmış değil.” deyince, Atatürk:
”Bu uyarı hepimiz için ve her şey için bir prensip olmalıdır.” cevabını verdi.

İstanbul’a yerleştim. Emekli yüzbaşı maaşı ve hukuk fakültesi diploması ile bir şeyler yapıp ailemi geçindirmeye çalışıyordum. 1950 yılı olmuş, 14 Mayıs’ta Demokrat Parti iktidara gelmiş, Adnan Menderes de Başbakan seçilmişti. Kendisini pek gençken tanırdım. Çünkü benim Meclis’te daima özel bir durumum olmuştu. Arkadaşlar Ata’ya olan hizmetlerimden olsun, onunla 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ilk defa çıkma cesaretini göstermemden olsun, bana daima hürmet ederler, bu hareketimi de daima söylerlerdi. Ben ise bu özel durumumu hiçbir zaman kötüye kullanmamaya çalışırdım. Öyle zannediyorum ki, hiçbir zaman da kötüye kullanmamışımdır.

Benden küçüklere ağabey, büyüklere küçük kardeş gibi davranma nezaketini göstermişimdir. Bu davranışım nedeniyle de daha çok hürmet sevgi ve saygı görürdüm. Adnan Menderes’i Başbakanlıkta tebrike gidip kutlamayı, eğer yakınlık görürsem bir de iş istemeyi düşündüm. Kalkıp Ankara’ya geldim ve Başbakanlığa gittim. Tabii iktidar değişmiş, hükümet yeni kurulmuş, ülke çok büyük bir değişim içine girmişti. Menderes’in işleri yoğun ve ziyaretçileri çoktu. Bekleme salonuna geldim. Birçok kimse yanıma girmek için koltuklara oturmuş, sıralarını beklemekte idiler.

Kartımı sekretere uzattım ve “Sayın Başbakan’ı tebrik etmek için bir iki dakikalarını almak istiyorum,” dedim. Kartımda, “Atatürk’ün eski yaveri Muzaffer Kılıç” yazılı idi. Sekreter kartımı alıp içeri götürdü. Ben de kendime uygun bir yer bulup henüz oturmuştum ki, sekreter Menderes’in yanından çıkıp bana, “Muzaffer Bey, Beyefendi sizi bekliyorlar,” demez mi? Hem ben, hem de orada benden önce gelip bekleyen birçok bürokrat ve milletvekili şaşırmışlardı. İçeri girdim.

Menderes beni ayakta karşıladı, “Buyrun Muzaffer Bey,” diye karşısına oturtturdu. “Nasılsınız Muzaffer Bey?” dedi.

Ben bu kadar sıcak ve candan bir karşılamanın şaşkınlığından kurtulmamıştım.

“Çok teşekkür ederim. Sizi kutlamaya ve ülke için, memleket için iktidarınızın hayırlı ve uğurlu olmasını dilemeye geldim,” dedim.

“Çok teşekkür ederim. İnşallah hepimiz için, herkes için, hayırlı uğurlu olur,” dedi. Pek mesut görünüyordu.

“Programımızı uygulamaya çalışacağız. Halkın teveccühüne layık olma çabası göstereceğiz,” dedi.

Böyle bir yakınlıktan cesaret aldım. İsteyeceğim işi de söyleyeyim dedim.

“Sayın Başbakanım, sizin bu yoğun işleriniz arasında zamanınızı almak istemem. Biliyorsunuz, ben yıllarca Atatürk’le beraber yurdun her köşesinde görev yapmış, memlekete karınca kararınca hizmet etmiş kişiyim. Şimdi hiçbir işim yok. Ailemi ve çocuklarımı aldığım emekli yüzbaşı maaşıyla zor geçindiriyorum. Bana, ülkenin neresinde olursa olsun, geçmişime ve şerefime uygun ne iş verirseniz verin. Bu iş ülkenin neresinde olursa olsun, oraya gider çalışırım ve sizi mahcup etmem. Geçmişim, çalışmam, namusum hakkında bilginiz var zannediyorum. Sizi bunun için rahatsız ettim,” dedim. Bana aynen şöyle dedi:

“Sayın Muzaffer Bey, siz bize Aziz Atatürk’ten kalan birer hatırasınız. Siz ve sizin gibi geçmişi memleket hizmetleriyle dolu herkese yardım etmek de bir ülke görevidir. Size bir devlet kuruluşunda yönetim kurulu üyeliği teklif etsem, acaba kabul eder misiniz?”

Atatürk, Yaveri Muzaffer (KILIÇ) Bey ile, Eskişehir, 15 Ocak 1923

Ben çok şaşırmıştım. Doğrusu bana Menderes’in bu kadar yakınlık göstereceğini hiç tahmin etmemiştim. Belki bir düşünme zamanı isteyecek, on gün sonra bir kere daha görüşelim diyecek, şu şu evrakları tamamlayın diyecek diye düşünmüştüm. Bu şaşkınlık içinde, “Pek tabii kabul ederim. Lütfedersiniz,” dedim. Hemen zile bastı. Özel kalemden yönetim kurulu üyeliklerine ait dosyayı istedi. Dosya gelince açtı ve  Sayın Muzaffer Bey, Toprak Mahsulleri Genel Müdürlüğü yönetim kurulu üyeliği sizin için uygun mudur?” dedi. “Tabii, pek tabii, pek tabii, lütfediyorsunuz,” deyince listenin kenarına eliyle. Sn. Muzaffer Kılıç Bey diye not koydu ve imzaladı. Sonra da bana dönüp, “Yeni göreviniz hayırlı ve uğurlu olsun. Sizi her zaman bekleyeceğim,” deyince gözlerim doldu. Heyecanla ayağa kalktım ve “Sayın Başbakanım, ben büyük Atatürk’ün ölümünden beri işsiz güçsüz bir adam durumunda idim. Bizleri ne arayan oldu, ne soran oldu. Müsaade ederseniz, sizin elinizi öpeceğim,” deyince o da ayağa kalktı. “Ne münasebet. Ne münasebet Sayın Muzaffer Bey,” dedi. Ben de bu sefer sarılıp ağlayarak yanağını öptüm. Onun da gözleri sulandı. O da bana sarıldı ve yanaklarımdan öptü. İki arkadaş değil, iki kardeş gibi candan sarıldık birbirimize. Böylece Toprak Mahsulleri Genel Müdürlüğü yönetim kurulu üyeliğine atandım.

Muzaffer Kılıç’ın Ölümü

Bir Öğleden sonra, 1959 yılı Temmuz ayında evde babamla oturuyorduk. Babama bir otel personeli bir not getirdi. Babam yazıyı okuyunca birden sarardı ve olduğu yere yığıldı kaldı. Bizler hemen babama koşup, “Ne o, kötü bir haber mi aldınız?” deyince, babamın gözleri dolu dolu, “Muzaffer kaldığı otelde hastalanmış, hastaneye kaldırmışlar. Arkadaşlar beni çağırıyorlar,” dedi. Olaya hepimiz çok üzüldük. Muzaffer Kılıç, babamın evimize en sık gelen arkadaşlarından birisiydi. Hepimiz kendisini çok sever, sayar ve hürmet ederdik. Çünkü kendisi fevkalade kibar, dürüst, mert bir kişiydi. Ayrıca çok güzel konuşan ve Ata’ya ait, girdiği muharebelere ait bitmez tükenmez hatıralar anlatan çok saygıdeğer bir kişiydi. Hepimiz olaya çok üzülmüştük. Fakat babama belli etmemeye çalışıyor, onu teselli ediyorduk. Çünkü babam da kalp ve şeker hastası idi. Özellikle üzüldüğü zamanlar şekeri çok yükselirdi. Ben de o tarihte çiçeği burnunda sayılacak genç bir doktordum. Üzüntümü gizlemek zorunluluğunda idim. Babama gerekli ilaçları verip, birlikte yola koyulduk ve beraber Gülpalas oteline gittik.

Atatürk, Dikmen sırtlarında yaveri Muzaffer (KILIÇ) Bey ile, Ankara, 15 Şubat 1921.

Orada Emekli General Abdülkadir Okyay, Emekli General Selahattin Karatamur, Kuva-yı Milliyeci Sait Yöner ve Fazıl Bilgel toplanmışlardı. Babamı görünce sarılıp babama baş sağlığı dilediler. Meğer Muzaffer Kılıç iki saat önce ruhunu teslim etmişti. Bu kişiler Kurtuluş Harbi’nde birbirleri ile ölüm kalım savaşına katılan kişilerdi. Ben de hepsini tanımıştım. Oturup uzun uzun Muzaffer Kılıç’tan bahsettiler ve birbirlerini teselli ettiler. Sonra da İstanbul’daki eşine bu acı haberi nasıl vereceklerini tartıştılar. Hiçbiri bu işi üzerine almak istemiyordu. Nihayet bana dönerek, “Bu acı haberi versen versen sen verirsin,” dediler. Ben ise genç bir doktordum. Meslek hayatımda böyle bir acıyla hiç karşılaşmamıştım. Bana, “Sen doktorsun, böyle şeylere alışman lazım. Bu işi sen yapacaksın,” dediler. Doğrusu ben de çok müteessirdim. Fakat olan olmuştu. Belki ben, daha kontrollü şekilde, bu işi başkasından daha iyi yapabilirim diye düşündüm. Hepsi de bana destek oldu. Muzaffer Bey’in hasta olduğunu ve Gülhane Hastanesi’ne kaldırıldığını söyleyecektim. Muzaffer Kılıç’ın İstanbul’daki ev telefonu bulundu. Eşine kendimi tanıtarak Muzaffer Bey’in hastalanıp hastaneye kaldırıldığını söyledim. (Eşi ertesi gün gelip acı haberi duymuş ve fenalıklar geçirmişti.) Sonra otel odasının kapısı açıldı ve eşyaları tek tek tespit edilip zabıt tutularak bir büyük kutuya yerleştirildi. Muzaffer Kılıç’ın hâlâ Ata ile âdeta birlikte yaşadığını görmüştük. Yıllarca Ata’ya ait yazılan kitaplardan, gazete havadislerinden bıkmamış, usanmamış ve son nefesine kadar âdeta onunla soluk almıştı. Ne yazık ki Atatürk’e Filistin cephesinde, Çanakkale Muharebeleri’nde, Samsun’da, Erzurum’da, Sakarya’da can yoldaşlığı yapan; onu koruyan ve yanında kimselerin olmadığı zamanlar onu yalnız bırakmayan, kılıç gibi keskin ve doğru olduğu için de Kılıç soyadını bizzat Atatürk’ten alan Muzaffer Kılıç’ın ölüm haberi ertesi gün yalnız akşamları çıkan gazetelerden birinde, Atatürk’le olan bir resmi ve aşağıdaki kısa açıklama ile yapılmış, soyadı da Atik olarak yazılarak bu büyük vatanperver ve vefakâr insanın hayatı böylece noktalanmıştı.

Muzaffer Kılıç’ın ismi, Haber gazetesinin 14 Temmuz 1959 tarihindeki sayısında yanlışlıkla Muzaffer Atik olarak çıkmıştır.

Atatürk’ün Yanından Bir An Bile Ayrılmayan Yaveri Muzaffer Atik, Atatürk Bulvarı’nda Vefat Etti.

(14 Temmuz 1959 – Haber Gazetesi / Cevat Oktay)

Otel odasındaki eşyaları hep Atatürk ve Millî Mûcadele’ye aitti…

Dün akşam saat 20’de Gülpalas otelinin 9 numaralı odasında, emekli General Abdülkadir Okyay, Emekli General Selahattin Karatamur, Niğde Eski Mebusu Emekli Albay Halil Nuri Yurdakul ve Umumi Harp ile Millî Mücadele kahramanlarından Sait Yöner, Fazıl Bilge, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı ve yaveri Giresun Eski Mebusu Emekli Topçu Yüzbaşısı Muzaffer Kılıç’ın eşyalarını tespit ediyorlardı.

Atatürk’le yan yana: Elli badireden sağ salim kurtulan sadık dostu ve yaveri Muzaffer Kılıç, dün Atatürk Bulvarı’nın üzerinde bir kalp krizi neticesinde ruhunu Allah’a teslim etti. Muzaffer Kılıç, ta Filistin cephesinden beri bir an olsun Atatürk’ün yanından ayrılmamıştı. Resimde, Atatürk’ün, Millî Mücadelede kim bilir, kaçıncı uykusuz geçen gecelerinden sonra karlar üzerinde kısa bir istirahat anında hile sadık yaveri Muzaffer Kılıç’ı başında nöbet beklerken görüyorsunuz.

Muzaffer Kılıç iki saat önce yani saat 18’de Gülpalas’tan çıkmış, yanında eski silah arkadaşları Emekli General Selahattin Karatamur ve Sait Yöner olduğu hâlde Bulvar Eczanesinin önünden geçerken fenalaşmış ve bütün ömrünce kendisine bağlı kaldığı Atatürk’ün adını taşıyan Atatürk Bulvarı’nın kenarına yığılarak bir kalp sektesi neticesinde ruhunu Allah’a teslim etmişti. Filistin cephesinden Erzurum Kongresi’ne, Millî Mücadele’den Cumhuriyet’e kadar Atatürk’ün yanından ayrılmamış, her an yanında hazır bulunmuş olan Muzaffer Kılıç, Atatürk Bulvarı’nda ruhunu teslim etmiş, en yakın silah arkadaşları neye uğradıklarını şaşırmışlar ve onu bir taksiyle Belediye Hastanesi’ne, oradan da Gülhane’ye göndermişlerdir. Şimdi bazı işlerini takip etmek üzere Ankara’ya gelerek ikamet ettiği otelin odasında eşyalarını tespite çalışıyorlardı. Ufacık otel odasında yakın tarih, dört beş silah arkadaşı arasında derinden derine yaşanıyor, ara sıra göz göze gelindiğinde sadece birer of… çekilip göz çukurlarında biriken damlalar şehadet parmağının ucuyla siliniyordu. İşte eşyalar: Bir tabanca, bir resim… Atatürk’le beraber, bir mecmua… Atatürk’e ait bir kitap… Atatürk’ün hayatı… Hülasa eşya diye ne varsa Atatürk ve Millî Mücadele’ye ait. Bu kahramanlarımızın geriye bırakacakları başka neleri var ki? Allah rahmet eylesin… Ailesine ve cümle silah arkadaşlarına sabırlar versin.

Ahmet Muzaffer Kılıç (1897, İstanbul – 1959, Ankara), Türk asker. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün yaveri.

Fikriye Hanım ve Muzaffer Kılıç.

Aslen Giresun’un Bulancak ilçe nüfusuna kayıtlıdır ve Mustafa Kemal Paşa’ya Topal Osman’dan bahseden ilk kişidir. Galiçya Cephesi’nden sonra Filistin’de 7. Ordu Müfettişliği yaverliği yaptı. Bu sırada 7. Ordu’yu komuta eden Mustafa Kemal Paşa’nın karargahına geçti ve emir subayı oldu. 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıkan heyet içinde Mustafa Kemal Paşa’nın yaveri olarak yer aldı. Erzurum ve Sivas kongrelerinde, Heyet-i Temsiliye çalışmalarında Mustafa Kemal Paşa’nın sivil karargahında çalıştı. Ankara’ya geldikten sonra görevini sürdürdü. Cumhuriyet’in ilanından sonra, terfi etti ve yüzbaşı oldu. Çankaya Köşkü’ndeki görevini yürütürken, Ankara Hukuk Mektebi’nden 1928 yılında mezun oldu. Sonra iş hayatına atıldı ve ticaretle uğraştı. 1939 yılında V. Dönem TBMM Giresun milletvekili olarak görev yaptı.

Kaynak:Atatürk’ten Hiç Yayınlanmamış Anılar, Prof. Dr. Yurdakul Yurdakul, Wikipedia