Atatürk; Yozgat, Çorum, Niğde’nin Köylerinden Üç Köylü Ailesini Baloya Davet Ediyor

Saygın Okurlarım!

Yaklaşık bir çeyrek asırdır ve de özellikle Gazi Mustafa Kemâl Atatürk konusunda yaşananlar, bizlere yaşatılanlar ve hatta yaşamak zorunda bırakıldığımız olaylar, ithamlar, iftiralar, olmadık iddialar inanın ki Mustafa Kemâl Paşa’nın 16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuruna ayak attığı günlerde de vardı ve aramızdan ayrıldığı güne kadar da devam etti. Ancak karşıtları, hainler, medeniyet düşmanları bu denli küstah, bu denli isyankar, bu denli vicdansız değillerdi.

Ama çekirdek o zaman ne ise bu günde aynı çekirdek.

Ancak yeşeren fidan ağaç olurken aşılandığı için meyvesi bu günkü gibi bu kadar zehirli değildi.

Henüz Kurtuluş Savaşı başlamamış. Artık isimlerini saymaktan bıktığım sözüm ona anlı şanlı tarihçilerimiz, “Mustafa Kemâl Paşa’nın yakın arkadaşları” dedikleri kimseler o günler de de O’na ihanet ettiler, bu günde torunları.

Kurtarıp Kurduğu bu mukaddes devletin hainleri O’nu İzmir yollarında öldürmek için ant içmişlerdi sanki.

Kurtarıp Kuran “O”değil de yakıp yıkanlarmış gibi, bu gün olduğu gibi o günlerde de vatansever olarak alkışlanıyorlardı.

O’nun yaptığı her devrimi yıkmak için bir bütün Anadolu’yu isyanlarla yakıp yıkmak, düşmana peşkeş çekmek, kutsallığın gereği idi sanki.

Kutsal bedeninin, nefes almasına, mutlu olmasına, yüzünün gülmesine fırsat dahi vermediler.

Şimdiler de ise genci ile yaşlısı ile haini ile dincisi ile manevi varlığını öldürmeye değil, daha da öte, ortadan kaldırmak için şeytana dahi taş çıkarıyorlar. Alkış alıyorlar, O’nu inkâr ettikçe yüceldiklerini, yükseldiklerini en kötüsü “ADAM” olduklarını zannediyorlar.

Saygın Okurlarım!

Sizlerle bu akşam bu Muhteşem ve Benzersiz “Varlığın”bir anısını Salih Bozok’un notlarından istifade ile paylaşacaktım ama bu hainler fırsat vermiyorlar ki.

Olsun! O’nu yaşatacak olan bizler çoğunluktayız. O nedenle biz Salih Bey’in anlatacaklarına kulak verelim.

ANADOLU KADINI!

“Paşa Hazretlerinin emir subayı, Meclis kapısında beni görünce,

– Salih Bey, sizi Cumhurbaşkanı Paşa Hazretleri emrediyorlar, dedi.

Seğirttim. Beni Meclisteki odasında bekler buldum Paşa Hazretlerini.

Gülerek yanına çağırdı. Ve şöyle dedi.

– Gel Çocuk, gel. Bak ne diyeceğim. Birkaç hafta sonra Cumhuriyetimizin 9. Kuruluş yılını kutlayacağız. Anadolu’dan üç şehirden Yozgat, Çorum, Niğde’nin köylerinden üç köylü ailesini bu seneki Ankara Palas da ki kutlama balosuna davet edeceğiz.

Paşa Hazretlerinin bu önerisi karşısında şaşırmadım desem yalan olur ama:

– Emredersiniz Paşa Hazretleri, dedim.

Yapmam gerekenleri en ufak teferruatına kadar bana anlatıp emir buyurduklarından sonra huzurlarından ayrıldım.

O akşam gereken talimatları vererek, yukarıdaki şehirlerimizin mebusları ile de görüşüp onlarından fikirlerini aldıktan sonra küçük bir heyet kurarak Anadolu’ya gönderdik.

Üç köylü aile 29 Ekim 1932’de sabah Ankara’da idiler. Kendilerini misafir ettik. Paşa Hazretleri emir vermişti. Giyimlerine kuşamlarına hiç karışılmasın. Nasıl istiyorlarsa öyle gelsinler diye emir buyurmuşlardı.

Netice de Akşam bu üç köylü ailesini, Kılıç Ali ve Rusuhi’nin de yardımları ile Ankara Palas’a götürdük ve salonun sol tarafındaki üç masaya yerleştirdik. Aklımda kaldığı kadarı ile çocuklarını da getirmişlerdi. Biraz kalabalıkçaydılar. Heyet bu aileleri almaya gittikleri zaman arkadaşların dediğine göre hem çok heyecanlanmışlar hem de biraz tedirgin olmuşlar.

Gerçekten de köylerinde nasıl giyiniyorlarsa bu üç aile de öyle gelmişlerdi. Bir kısmının elinde yumurta sepeti, birilerinin çıkınlarında ekmek, yoğurt, pekmez, hamur işi vardı. Hatta börek gibi yöresel bir şeyler getirenler bile vardı. Ben kendilerini getirdikleri sepet vs. ile balo salonuna buyur ettim. Yalnız hepsini tembihledim:

– Paşa Hazretleri salondan içeri girince hepiniz ayağa kalkacaksınız, dedim. Dedim ama dediğime diyeceğime pişman oldum.

İçlerinde en yaşlı olan beyaz sakallı bir köylü:

– Ağam! Biz Paşa Hazretleri buraya buyurdukları zaman ayağa kalkmayız, ayaklarına kapanırız.

Ömrümce bu denli utandığım hiç olmadı.

Akşam saat tam 20.30 da Paşa Hazretleri beraberindekilerle Ankara Palas salonunu şereflendirdiler.

Paşa Hazretleri başı ile tüm misafirleri selamladıktan sonra bir anda köylülerin oturduğu kısma yöneldi, etraftakilerin şaşkın bakışları arasında hepsinin teker teker ellerini sıktı, hoş geldiniz dedi. O ara köylüler beraberlerinde getirdikleri yiyecekleri Paşa Hazretlerine hem armağan hem de ikram etmek istiyorlardı. Paşa hiç birinin hatırını kırmamak için garsonlardan birine, köylülerin getirdiklerinden bütün masalara servis yapılmasını ve kendi masasına da bir tabak içinde peynir ve pekmez getirilmesi emrini buyurdu.

Daha sonra kendisi için hazırlanan masaya geçti. Ve o ara da orkestra dans müziği çalmaya başladı.

Bir müddet sonra Paşa Hazretleri tekrar ayağa kalkarak köylülerin yanına geldiler. Ve yaşlıca bir köylü kadınının elinden tutup dansa kaldırmak istedi. Köylü kadın o kadar şaşırmıştı ki adeta dondu kaldı. Yerinden dahi kıpırdamıyordu. Küçük bir köylü kadını idi. Baktı ki Paşa Hazretleri kadıncağızı dans etmek için ikna edemeyecek, başını biraz eğerek herkesin duyacağı bir ses tonu ile:

– Bacım! Ben de dans etmesini pek bilmem ama bu gece açılışı ikimiz yapsak iyi olmaz mı? dedi.

Ve ihtiyarca köylü kadını ile el ele tutuşarak sahnenin ortasına geldiler ve birkaç dakika diğer misafirlerinde arasında döndükten sonra gene el ele tutuşarak köylü kadınını yerine kadar götürdükten sonra teşekkür etti.

Ve hepsine veda ettikten sonra yerlerine dönerken, Ankara Palas alkışlardan adeta çınlıyordu.”


Eriş Ülger