Atatürk ve Mevlana

Atatürk’ün Mevlâna’ya ve Mevlevîliğe özel önem verdiği birçok belge de yer almaktadır. Mevlevî liderlerinin Milli Mücadele’ye katkıları bu sevginin artmasında önemli bir yer tutmaktadır.

Millî Mücadele’nin başından itibaren, fırsat doğdukça Mustafa Kemal’in, Mevlâna’ya yönelik kanaatlerini ortaya koyduğunu görüyoruz. Bu kanaatler, her zaman Mevlâna’ya yönelik bir sempati ve muhabbet yönünde ağırlık kazanmıştır.

Konya benim dedelerimin öz vatanıdır. Onlar, Rumeli’ye Anadolu’dan göçmüşlerdir.” diyen Mustafa Kemal’in en çok ziyaret ettiği illerden biri Konya’dır. Bu ziyaretlerde Mevlâna sevgisinin de büyük yer tuttuğu bilinmektedir. 

Nitekim Atatürk bu sevgiyi, “Ne zaman bu şehre gelecek olursam, Mevlâna’nın ruhaniyeti bütün benliğimi sarar” sözleriyle ortaya koyar.

Gazi Mustafa Kemal’in Mevlâna’ya muhabbeti, Konya’ya hemen her gelişinde, Mevlâna Dergâhı’nı ziyaret etme arzusuyla tezahür ediyordu. Mustafa Kemal, Konya’ya ilk gelişleri olan 3 Ağustos 1920 günü ilgili makamlarla görüşmeler yaptıktan sonra, ikinci gün Mevlâna Türbesi’ni ziyaret etti ve burada Mevlâna Dergâhı şeyhi, aynı zamanda Konya milletvekili ve TBMM Başkan vekili Abdülhalim Çelebi ile görüştü. O’nun Konya’ya daha ilk gelişlerinde ve üstelik İstiklâl Savaşı’nın bütün sıkıntılarıyla devam ettiği bir sırada Mevlâna’yı ziyaret etmeleri ve buna zaman ayırabilmeleri şüphesiz çok anlamlıdır.

Atatürk 1 Nisan 1922 tarihinde Konya’ya ikinci kez gelişlerinde değişik görüşmelerden sonra Garp Cephesi’ne hareketin arefesinde, beraberinde Vali vekili Abdülhalik (Renda), Ahz-ı Asker Reisi Rüştü Paşa, Menzil Müfettişi Kâzım (Dirik) ve sefirler olduğu halde Mevlâna Türbesi’ni ziyaret etmiştir. Dergâh meydanında çelebiler ve dervişler konukları karşıladılar ve doğruca türbeye girdiler. Gazi ve beraberindekiler Mevlâna’nın sandukası önünde Fatiha okuduktan sonra semahaneye geçtiler ve burada kendileri için hazırlanan sema ayinini seyrettiler. Semadan sonra Dergâh Aşçıbaşısı Nizamettin Çelebi, “tez zamanda zaferin kazanılması niyazı ile” dua etti ve arkasından yemek yenildi.

Görüleceği üzere, Gazi Mustafa Kemal, cepheye hareket etmeden önce, Mevlâna’yı ziyaretle ona dua etmiş ve mesaisinin büyük bir bölümünü Mevlâna Dergâhı’na ayırmıştır.

Atatürk’ün Büyük Zafer’den sonra Mart 1923’te Konya’ya gelişleri ve burada yaşananlar daha anlamlı idi.

O gün geç vakitlere kadar Konya Türk Ocağı’nda gençlerle konuşan Atatürk, sözü bir ara dinî konulara getirerek, “Çok büyük bir İslâm dâhisinin, Mevlâna’nın şehrindeyiz. O daima ileri düşüncenin, müsamahanın, müspet fikrin mümessili olmuştur.” demiş ve Türk Ocağı defterine şu cümleleri kaydetmişti:

“Konya, asırlardan beri tüten büyük bir nurun ocağıdır. Türk harsının esaslı membalarından biridir. Bu ocaktan, milletin hissini, mefküresini daima ısıtacak, nurlandıracak, parlak alevler semalara yükselmelidir. O kadar ki bu alev vatanın bütün ufuklarında aydınlıklar vücuda getirebilsin”. 

Ertesi günü, Mevlâna Türbesi’ni ziyaret ediyordu. Dergâh şeyhi ve Konya milletvekili Abdülhalim Çelebi, bütün dervişleri ile birlikte, Atatürk’ü saygı ile karşılamış, kafile huzur kapısından Mevlâna Türbesi’ne girmişti.

Atatürk bir müzeden farksız, binlerce sanat eseriyle donanmış Türbe’yi, ilgi ve hayranlıkla gezdi. Mevlâna’nın sandukası Önünde ihtiramda bulunarak Fatiha okudu. Herhâlde, cepheye gitmeden önce yine aynı yerde yaptığı duanın kabul edilmesinin bir şükrüydü.

Bu ziyaretten 1 yıl sonra Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu TBMM’den çıkmıştı. Atatürk Mevlâna Dergâhı’nın müze haline getirilmesi fikrini ortaya atmış, Konya milletvekillerinin fikrini almış, eşyayı tespit ettirmek üzere Milli Eğitim Bakanlığı’ndan üç kişilik bir heyeti de Konya’ya göndermişti. O günlerde, müze olarak açıldığı zaman, halkın buraya akın edeceği endişesini ortaya atan Milli Eğitim Bakanı Vasıf (Çınar)’a, Atatürk, kesin olarak şu emri vermişti: “İyi ya! Ben de onu istiyorum. Mevlâna’yı her ziyaret edeni irticanın kucağından kurtarır, inkılâba ve vicdan hürriyetinin safına kazanırız. Mevlâna Dergâhı müze olarak derhâl açılmalıdır.”

Nitekim kısa bir süre sonra 6 Nisan 1926’da Bakanlar Kurulu kararıyla Dergâh’ın Müzeye dönüştürülmesi kararı alındı ve 3 Mart 1927’de müze resmen ziyarete açıldı.

Atatürk, yine Konya’da bulunduğu bir sırada 21 Şubat 1931 günü Mevlâna Müzesini ziyaret etmek istemiş ve öğleden sonra saat 14’te müzeye gelmişti. O günkü yaşananları Mehmet Önder’den naklediyoruz:

Atatürk müzede tam 3 saat kaldı. Sergilenen halıları, yazma eserleri teker teker inceledi. Özellikle, 14. ve 15. yüzyıllarda Türkçe’ye çevrilmiş Kur’an yazmaları dikkatini çekmişti.

– Demek atalarımız yüzlerce yıl önce Kur’an’ı tercüme etmişler. Buna memnun oldum, dedi.

Atatürk, müze salonlarındaki incelemelerinden sonra, eski Çelebi dairesi olan müdür odasına geçmiştir. Odanın, Mevlâna’nın sandukasının yer aldığı Türbeye açık niyaz penceresi kemeri üzerine yıllar önce yeşil destarlı bir Mevlevî sikkesi (Mevlevî başlığı) resmedilmiş ve sikkenin üzerine de talik yazı ile Mevlâna’nın farsça bir rubaîsi yazılmıştır.

Yazı Atatürk’ün dikkatini çekmiş ve yanında bulunan Hasan Ali Yücel’e okumasını ve tercüme etmesini emretmiştir. Hasan Ali rubaîyi okumuş ve Türkçe’ye şöyle çevirmiştir:

“Ey keremde, yücelikte ve nur saçıcılıkta güneşin, ayın yıldızların kul olduğu sen (Allah).

Garip âşıklar, senin kapından başka bir kapıya yol bulmasınlar diye öteki bütün kapılar kapanmış, yalnız senin kapın açık kalmıştır.”

Atatürk, tercümeyi dinledikten sonra, son cümle üzerinde durmuş, şöyle demiştir:

– Demek bütün kapılar kapandığı halde bu kapı açık oluyor. Doğrusu ben, 1923 yılında burayı ziyaretim sırasında, “bu dergâhı kapatmayalım, müze olarak halkın ziyaretine açalım”, diye düşünmüş, bir yıl sonra (Dergâh ve Tekkelerin Kapatılması Kanunu) çıkar çıkmaz, İsmet Paşa’ya Mevlâna Dergâhı ve Türbesini kendi eşyası ile müze haline getiriniz demiştim. Görüyorum ki, şu okunan şiirin hükmünü yerine getirmişim. Bakınız ne kadar güzel bir müze oldu burası demiştir. 

Atatürk’ün Mevlâna hakkındaki görüş ve düşüncelerini fırsat buldukça dile getirdiğini görüyoruz. Çankaya Köşkü’nde bir dil çalışması toplantısında söz dönüp dolaşıp Mevlâna’ya gelmiş, Atatürk şunları söylemiştir:

“Mevlâna, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatör. Müslümanlık aslında geniş manasıyla hoşgörülü ve modern bir dindir. Araplar onu kendi bünyelerine göre anlamış ve tatbik etmişlerdir. Sıcak bir iklimde oturan, suyu nadiren kullanan, genel bir hareketsizlik içinde ömür süren Bâdiye Arapları için günde beş vakit abdest ve namaz, çok ileri seviyede bir yaşama hareketidir. Hazreti Muhammed insanları uyuşukluktan harekete sevk etmiştir. Sarp dağlar, yüksek yaylalarda at koşturan, erimiş kar suları ile yıkanan Türkler için abdest ve namaz çok tâbii olmuştur. Mevlevîliğe gelince o tamamen Türk geleneklerinin Müslümanlığa nüfuz örneğidir. Dönerek ayakta ve hareket halinde Allah’a yaklaşma fikri, Türk dehasının en tâbii ifadesidir.”

Balkan Savaşları’ndan Millî Mücadele’ye kadar vatan savunmasında kendilerince bir şeyler yapmaya çalışan Mevlevîhanelere karşı, Atatürk’ün diğer kurumlardan farklı bir şekilde yaklaşımının temelinde, Mevlâna’ya bakış felsefesini aramak lâzımdır. 


Kaynak:Atatürk’ün İslam’a Hizmetleri, Turan Bozkurt