Atatürk ve Karakteri

Atatürk’ün ölümü üstünden yıllar geçti. Bu yılların içinde Atatürk üzerine bir çok ‘şey‘ler yazılmıştır. Bu ‘şey’ler arasında hususi hayatını ilgilendiren pek büyük yer tutan Atatürk hususi yaşayışında hepimiz gibi, herkes gibi bir vatandaştı. Bir özelliği varsa riyakar olmayışıdır. Hususi yaşayışında kendini olduğu gibi göstermiştir. Birçoklarımızın evimiz içinde bile saklamaya uğraştıklarımızı, O, tanıdıklarının gözleri önüne sermekten çekinmemiştir. Onun için Atatürk’ün kusurlarını ve zaaflarını öğrenmeyen kalmamıştır. Dedikoduyu pek sevmediğinden öldüğü yıldan beri hemen herkesin merakı da bilhassa bu hususiyetler üstüne toplanmıştır. 

Atatürk Florya Köşkü inşaatında. Hemen arkasında Falih Rıfkı Atay.

Atatürk’ün bu memlekette tedavi etmek istediği hastalıklardan biri Türkçede ‘iki yüzlülük’ dediğimiz riya idi. Alışkanlıkları ve zevkleri ne ise onları gizlemeyi küçüklük sayması belki de riyakarlığa düşmek korkusundandır. 

Fakat Atatürk’ün içtiğini veya içmediğini evinin içinde veya sofrasında sevdiklerine veya sevmediklerine karşı nasıl davrandığını bilmekten ne çıkar? Türk tarihi için ehemmiyetli olanı Atatürk’ün umumi hayatıdır. Asker olarak, devlet adamı olarak kim ve neler yaptığıdır. Bunlar üzerine pek az yazılmıştır. Bu bakımdan Atatürk için henüz anlaşılmamış adam hükmünü vermek bile yanlış olmaz. 

Atatürk’ün hususi hayatı çok defa askeri hayatı ile büyük tezatlar gösterir. Atatürk zevklerini, keyiflerini, adetlerini kendine ayırmıştır. Ne ideoloji, ne de kurduğu nizam üzerinde bunların hiçbir tesiri olmamıştır. Atatürk daha bir delikanlı iken Türk milletinin kurtuluşu üzerine esaslı bir takım hükümlere varmıştı. Ölünceye kadar askerliğinde, inkılapçılığında ve devlet adamlığında fikirlerine bağlı kaldı. Atatürk umumi hayatında hiçbir tezat gösterilmek imkanı olmayan eşsiz bir Türktür.

Atatürk Florya Köşkü inşaatında. Hemen arkasında elinde şapkasıyla Falih Rıfkı Atay.

Atatürk’ün milli kurtuluş için esas saydığı iki şarttan biri din ve dünya işlerini birbirlerinden ayırmak, Türk milletini medeniyetçe batı toplulukları içine katmaktı. Atatürk, bir fikir ve hareket adamı olarak yüzbaşı iken de bu idi. Anafartalar kahramanı Kurtuluş orduları başkumandanı kurtarıcı ve inkılapcı veya Devlet Reisi olarak da bu idi. Ne sürgünler, gurbetler ve ‘mensubiyetler’ ne de şanlar ve şerefer, O’nun bu idealler adamlığı karakterinde, pek geçici taktik uysallıkları dışında hiçbir değişiklik yapmamıştır. O, yalnız hilâfet müessesesini kaldırmamıştır: Halifeliği de reddetmiştir. 

Atatürk, gençliğinden beri hırsla, ne verilse kanmaz olmakla suçlanmıştır. Bu teşhis yerinde idi. Atatürk’ün kendi davasını Türk milletine mal edilmesi için O’nun karakterine hâkim olmasından başka çare yoktu. Üçüncü ve ikinci ‘Adam’ olarak partisi ve mesleği içinde bütün çalışmaları iflâs etmişti. Bizde politika ikballeri tavizcidir. Bu ikballere bir defa erişen kimse, onları feda etmemek için fikirlerinden ve prensiplerinden fedakarlık eder. Hatta bazen bunları feda eder. Atatürk en küçük rütbede olduğu zaman mevkiini fikirleri uğruna nasıl feda etmeye hazır idi ise, milletinin yenebileceği en yüksek ikbal zamanlarında dahi mevkiini fikirleri uğruna feda etmeye hazırdı. Bütün devrinde hiç bir tavizcilik gerileme hiç bir tezatlaşma olmamıştır. Atatürk’ün büyüklüğü bizim küçülüşlerimiz nispetinde artmaktadır. Zamanın politikacıları O’nun imkânsızlıklar içinde başardıklarını, O’nun yoktan yarattığı ve bize miras bıraktığı pek iyi imkanlar içinde dahi koruyamamaktadırlar. Eğer Atatürk Türkiye’yi 1946 ve 1950 şartları içinde bulsaydı, bugün ne olurduk, bir düşününüz. Atatürk mucizesi, yüzde bir mucizevi idi. Atatürk anlayışında ve kafasında olanlar, politikaya hükmeden aydınlar arasında hemen hemen yüzde elliyi geçtiği halde onun devrinden, kültürce, içtimai hürriyetlerce, vicdan ve tefekkür serbestliğince çok, pek çok gerideyiz. Bunlar olmazsa, kalkınmayı bırakınız, milli kurtuluş dediğimiz şey de olmaz. 

Atatürk’ü ölümünün her sene yıldönümünde öldüğü günün yüz misli yasla anarım. Hele biz aydınlar ona da bir gelecek zaman şairi tarafından ‘eyvah çorak yerde akıp gitmişsin!’ dedirtmemek çaresini arayalım. 

Falih Rıfkı Atay, Dünya