Atatürk, Halifeliği Kaldırırak Devletimize Yepyeni Bir Yaşam Canlılığı Kazandırıyordu

Hz. Muhammed, tüm İslam toplumunun başı, yöneticisiydi. Devlet yönetimiyle birlikte dinin yönetimini, uygulamasını da elinde bulundurduğu için imam unvanı da taşıyordu. İmamın görevi, imamet etmekti. İmamet sözcüğü, hem devlet yönetimini, hem de din işleri yönetimini içeren bir anlam taşıyordu. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra din ve devlet işlerinin birlikte yönetilmesi görevi Hz. Ebubekir’e verildi. Dolayısıyla kendisine halife, yaptığı işe ise  hilafet denildi. İslam bilginlerinin yorumlarına göre hilafet, İslam dinini benimsemiş bir ülkede sultanlık, padişahlık, emirlik gibi siyasi ve dini kuruluşların baş yöneticiliği anlamı taşıyordu. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi sırasında halifeliği kendi uhdesine aldı. Osmanlı padişahları, bu tarihten sonra ayrıca, İslam ülkelerinin dini lideri unvanının da sahibi oldular.


Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurarken halifeliğin kesinlikle kaldırılması gerektiğine inanıyordu. Çünkü halifelik, “halkın kendi kendini yönetimi” anlamındaki cumhuriyetin önünde bir engel oluşturuyordu.

Halifelik ayrıca, özellikle sömürgen ülkelerin elinde bir çeşit araç, bir çeşit siyasal oyuncak konumuna getirilmişti. Bu ülkeler, halifelik makamı aracılığıyla İslam dinini kullanarak, İslam dünyasını siyasal çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlamışlardı.

Mustafa Kemal, İngilizler’in başını çektiği ve çeşitli ülkelerin uyguladıkları bu oyunların elbette ayırdındaydı. O bu konudaki görüşlerini şöyle özetliyordu:

“İngilizler esaret altında bulundurdukları İslam alemine karşı daima baskısını kolayca sürdürebilmek için değerli bir alete, bir araca muhtaçtırlar. Bu gereksinimlerini zaman zaman açığa vurmuşlardır. İngilizler’in gözünde bu değerli araç hilafet makamına oturtacakları kişidir.”

Mustafa Kemal, aynı konudaki görüşlerini, İstanbul gazetelerinin başyazarlarıyla İzmit’te yaptığı görüşmede ise, daha ayrıntılı olarak açıklıyor ve şöyle diyordu:

“Yıllardan beri bizi, üç yüz milyon Müslüman’ın halifeliği sözüyle oyalamışlar, böylece ulusumuzu taassup baskısı altında tutmaya uğraşmışlardır. Biz halifeliği kaldırdığımız zaman ‘Bize, Müslüman memleketlerini uyuşuk bir durumda tutmak imkanı veren bir vasıta, elimizden kaçtı’ diye dövüneceklerdir, bize karşı hücuma geçeceklerdir.”

(Mustafa Kemal’in konuşmasında bu sözlerin yer aldığı bölümü, ilerideki sütunlarımızda bulacaksınız.)

Mustafa Kemal, halifelik makamı aracılığıyla sömürgen ülkelerin “uyuşuk bir durumda tutmak olanağı buldukları Müslüman ülkeler” tanımına en somut örnek olarak Osmanlı İmparatorluğu halkının ekonomik, kültürel ve toplumsal yaşam koşullarını gösteriyordu.

Ve bu konudaki görüşünü şöyle özetliyordu:

“Bu ulus yüzyıllardan beri bu gibi gericilerin, cahillerin, iki yüzlülerin çıkarcıların sözlerine inanmak saflığını gösterdiğinden dolayıdır ki, bugün çamurdan ve sazdan izbelerde oturmaya mahkum, çıplak ayaklarıyla ve çıplak bedenleriyle çamurların, karların, yağmurların amansız tokatları altında yeniden aklını başına toplamak zorunda kalmıştır…”

Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yönetim yapısını, yüreğinde ve beyninde çok önceden cumhuriyet olarak saptamış, bu yapıyı ise laiklik temeli üzerine oturtmaya karar vermişti.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, laiklik temeli üzerinde yükselecekti. O, bu inancını en kısa sürede uygulamak konusunda da kesin kararlıydı.

Hilafet, bu nedenle de kesinlikle kaldırılmalıydı.

Mustafa Kemal, cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923 tarihinden yaklaşık dokuz ay önce, 17 Ocak 1923’de İzmit’te bu konuda bir toplantı düzenledi.

İstanbul’da yayımlanan altı gazetenin başyazarlarının davet edildikleri bu toplantı, dış görünüşüyle bir danışma, bir nabız tutma toplantısıydı amma…

Özünde bu toplantı, Türk basınının ileri gelen kalem sahiplerinin kafalarına ışık tutmak, yüreklerine cesaret yüklemekten başka bir amaç taşımıyordu.

Toplantının tek konusu, hilafetti.

Fakat Mustafa Kemal, tartışmaya hazırlanan deneyimli bir diplomat inceliğiyle konuyu, değişik bir biçimde ifade etti.

Tartışılacak konuyu toplantıda “hilafetin kaldırılması” deyimini kullanarak değil, “hilafetin istikbali” tanımıyla ortaya attı.

Evet… Türk basını, hilafetin geleceği konusunda acaba ne düşünüyordu?

Mustafa Kemal, sanki hilafetin geleceğini merak ediyormuş da, ya da sanki gelecekte bu hilafeti nasıl kullanacağını bilmiyormuş da, o konuda basının görüşüne gereksinim duyuyormuş gibi, sakin bir biçimde sordu:

“Size bir sual soracağım ve her birinizin cevabını da ayrı ayrı almak istiyorum” dedi. “Hilafetin istikbali hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Başyazarlar, sıra kendilerine geldikçe düşüncelerini açıkladılar. Söz birliği etmişlercesine tümü, hemen hemen aynı çizgide, şu çizgide birleşti:

“İstanbul, İslam dünyasına merkez olacak bir hilafet şehrine dönüştürülmelidir. Burada aydın bir ruh taşıyan din müesseseleri kurulmalıdır. Bu müesseselere, İslam ülkelerinden binlerce öğrenci ve ziyaretçinin gelmesi sağlanmalıdır.”

Mustafa Kemal bu görüşleri sabırla dinledikten sonra, yine söz aldı:

“Hepiniz aldanıyorsunuz” dedi ve 15 Mayıs 1919’dan buyana yüreğinde ve kafasında taşıdığı bu konudaki görüşünü, bir göktaşı dehşetiyle salonun ortasına attı:

“Hilafetin mutlaka, kökünden ilga edilmesi lazımdır…” dedi.

Salondaki tüm konuklar, donmuş, kalmışlardı. Onların bu şaşkınlığı, Mustafa Kemal için sürpriz olmadı. Gözlerini, salondaki herkesin yüzünde gezdirip, o yüzlerdeki şaşkınlığı bir süre seyrettikten sonra, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Sözlerimin sizde tereddütler, itirazlar yarattığını görüyorum” dedi. “Hiç üzülmeyin, çekinmeyin. Bana içinizi serbestce dökün. İşin her safhasını beraberce aydınlatalım. Bu düşünceyi candan benimsemenizi ve inanarak yazacağınız yazılarla bu inkılap hamlesinin zeminini hazırlamak konusunda bana yardımcı olmanızı istiyorum.”

Ahmet Emin Bey söz aldı:

“Bu memleketin mutaassıp hoca grubu vardır” dedi. “Halk, aydın din adamlarının değil, taassup erbabının tesiri altındadır. Bunlar elbette yeniliğe ve islahata karşı koyacaklardır. Halkı da peşlerinden sürükleyeceklerdir. Bu tehlikeye karşı tedbirleriniz var mıdır? Varsa, bunlar nelerdir?”

Bu kuşku karşısında Mustafa Kemal’in yanıtı şöyle oldu:

“Sözünü ettiğiniz cahil ve mutaassıp güruh, aslında hesaplı nüfuz menfaat simsarlarıdır. Onlar hükümete başvururlar, derler ki:

‘Halk bizim arkamızdadır. Bizim istediğimizi yapmazsanız işiniz kötü olur.’

“Sonra halka dönerler, halka karşı da şöyle bir lisan kullanırlar:

‘Hükümet, bizim avucumuzun içindedir. Bizim her sözümüze uymazsanız, bizim himayemize sığınmazsanız, perişan bir hale düşersiniz.’

“Biz, bu hilekâr nüfuz simsarlarına hiç kulak asmazsak ve hükümetin hiçbir surette kendilerine değer vermediğini belirtirsek, bunlar bir hiç haline inerler.”

Toplantının ikinci gününde Mustafa Kemal gazetecilere, cumhuriyetin kendilerinden beklediği görevlerini anımsattı:

“Türkiye basını ulusun gerçek sesi ve iradelerinin belirtisi olan cumhuriyetin etrafında çelikten bir kale oluşturacaktır. Bir fikir kalesi, bir düşünce kalesi. Basın mensuplarından bunu istemek cumhuriyetin hakkıdır.”

Mustafa Kemal, halifeliğin sürdürülmesinin cumhuriyetle bağdaşamayacağını da belirtti ve “Eski hanedanın, halifelik adı altında memlekette kalması, tehlikeli bir ikilik yaratacak, ahenkli ve temelli bir şekilde gelişmemizi imkan dışına çıkaracaktır” dedi.

Gazete başyazarlarıyla yaptığı toplantının ikinci günündeki konuşmasında Mustafa Kemal, dikkatleri yabancı ülkelerin halife üzerindeki “siyasal oyunlar”ına ve etkinliklerine çekti.

Onun bu konudaki sözleri şöyledir:

“Müstemlekeci (sömürgen) devletlerin hiç vazgeçemedikleri usül, Müslüman memleketlerini taassup zincirinde bağlı tutmak, böylece göz açmalarını, hak ve hürriyet aramalarını önlemektir. Bize de, yarın paylaşacakları bir sömürge gözüyle baktıkları için, yıllardan beri bizi, üç yüz milyon Müslüman’ın halifeliği sözüyle oyalamışlar, böylece ulusumuzu taassup baskısı altında tutmaya uğraşmışlardır.

Halbuki, bu üç yüz milyonluk dayanışma iddiasının hiçbir esasa dayanmadığı, dünya savaşında emperyalist devletlerin Müslüman uyruklarını, düşman sıfatıyla her cephede karşımızda görmemizle ve Almanlar’ın tesiriyle ilan ettiğimiz mukaddes cihadın hiçbir netice vermemesiyle belli olmuştur. Biz halifeliği kaldırdığımız zaman sömürgeci ve emperyalist devletler, ‘Bizi tehdit eden bir tehlike ortadan kalktı. Müslüman birliği sistemi sarsıntıya uğradı’ diye sevinmeyeceklerdir.

Tam tersi, ‘Bize, Müslüman memleketlerini uyuşuk bir durumda tutmak imkanı veren bir vasıta, elimizden kaçtı’ diye dövüneceklerdir, bize karşı hücuma geçeceklerdir.”

Mustafa Kemal’in bu konuda da yanılmadığı, 3 Mart 1924 tarihinde hilafetin kaldırılması olayının Batı’dan gelen yankılarıyla kanıtlandı. Batı basını bir koro düzeniyle şu şarkıyı söylüyordu:

“Bu ne gaflettir! Türkler, hilafetin etrafındaki kutsal birliği elden kaçırıyorlar…”

Gerçekte Türkler, hilafetin etrafındaki kutsal birliği elden kaçırıyor değildik; gerçekte Türkler, yabancı ülkeler tarafından yüzyıllardır üzerimizde tutulan baskıdan ve yine onların siyasal oyunları sonucu içine itildiğimiz uyuşukluktan silkiniyor, çevik ve onurlu bir sıçrayışla, uygar dünyaya gözlerimizi açıyorduk.

3 Mart 1924 tarihinde hilafeti kaldırıp, sınır dışı ettikten hemen sonra ise anayasada bir düzenleme yapıyor ve… Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini “Laik cumhuriyet” tanımlamasıyla güçlendirip, “laiklik” öz kimliğiyle devletimize yepyeni bir yaşam canlılığı kazandırıyorduk…


Yaşar Öztürk, Bütün Dünya

Atatürk, Halifeliği Kaldırırak Devletimize Yepyeni Bir Yaşam Canlılığı Kazandırıyordu” için bir yorum

Yorumlar kapatıldı.