Atatürk Fotoğrafları: Kendisi Güzel Olanın Fotoğrafları Da Güzel Olmaz Mı?

“Yüzlerce fotografı arasında en güzeli hangisiydi?” diye de sormayın lütfen bana… Bilemem. Ayıramam. Seçemem. Ama o güzel sözü anımsatabilirim. Tüm fotoğrafları güzeldir O’nun… Çünkü kendisi güzeldir ve “nereden baksa güzel, nereye baksa güzel” dir.

Önümde çeşitli kurumların yayımladığı Atatürk fotoğrafları albümleri var. “Hangisi Atatürk’ü daha iyi temsil ediyor?”, “Hangisi O’nu ve çizgilerini bize daha iyi yansıtmış?”, “O, hangi fotoğraflarda daha sıcak, hangilerinde daha mesafeli duruyor?” diye merak ettim. Albümleri birer birer, kimilerini de ikişer üçer kez elden geçirdim. Fotoğraflara baktıkça birkaç ayrıntıyı daha işaretlemem gerektiğini anladım.

Atatürk hangi fotoğraflarda daha Batılı, hangilerinde daha bizden, hangi duruşlarında daha dinç, hangilerinde daha yorgun görünüyordu? “Geliyorum” diyen hastalığının izlerini taşıyan fotoğrafları da var mıydı? Asker üniformalı olanlar mı, yoksa smokinli kravatlı yani sivil duruşlu olanlar mı daha baskın biçimde ortaya çıkıyordu?

Bastonlu bastonsuz, bıyıklı bıyıksız, saçlı ve kısmen dökülmüş saçlı; açık ve kapalı alanlarda, kasketli, melonlu, bir tren penceresinde, traktör üstünde, yalnız ya da halkın arasında, cephede, meclis kürsüsünde…

O’nun tüm fotoğrafları güzeldir. Anlatılmaz bir tılsım saçar. Gökyüzüne bakarken de, bir kır bahçesinde dinlenirken de, bir çocuğun elini tutarken de, şapkalı cumhuriyet kadınları arasında da güzeldi. Birbirinden farklı ve birbirinden güzel bu fotoğraflara baktıkça, bir merakım da şu oldu:

Bu fotoğraflarda (ya da hangisinde) O’nun karekterini, kararlılığının, moralinin, umut ya da umutsuzluk derecesini kestirmek olanaklı mıydı? Onun gülen fotoğrafları mı daha çoktu, yoksa hüzünlü olanlar mı? Yani fotoğraflar, onu ele veriyor muydu?

Albümleri karıştırdıkça aklıma daha pek çok şey geldi. O, fotoğraf öncesinde herkes gibi saçını başını şöyle bir düzeltmekle yetiniyor muydu yoksa bu işe daha güzel biçimde mi hazırlanıyordu? Bir yerde, çekilen fotoğrafları, yayımlanmadan önce, mutlaka kendisinin gördüğünü ve onayladığını, “Tamam” demediklerinin de çöpe atıldığını okumuştum. Yıllar sonra bu konu özel fotoğrafçısına da sorulmuş ve o, bu bilgiyi doğrulamamıştı. “Atatürk sevdiği fotoğraflarını özel olarak saklar; ama sevmediklerini de atmazdı” demişti.

Gördüklerim içinde bence en görkemli fotoğrafları, yabancı devlet adamlarıyla çekilenlerdi. Orada tam bir Batılı devlet adamı gibi gorünüyordu. Fotoğrafların en hüzünlü olanı da, sade yapımlı bir koltuk üzerine oturmuş, bir eline adeta koyacak bir yer bulamayan, öteki elini de açarak yüzüne dayadığı, efkarla hiçlik arasında, istikametsiz bakışlı olanıydı. Bu fotoğrafın tarih ve yerini çok aradım; ancak bulamadım. Bu fotoğraf O’nun yanlızlığını simgeliyor gibiydi. Gençlik ve orta yaş fotoğraflarında Osmanlı zabitliği ağır basıyor, daha sonrakiler gittikçe açılan bir tonla cumhuriyet Atatürk’ünü simgeliyor gibiydi. Bu fotoğraflarda, cumhuriyetin halk adamı, cumhuriyetin devlet adamı, cumhuriyetin koruyucu ve savunucusu, cumhuriyetin ta kendisiydi.

Yalnızca bu da değil. Modern bir insan görünümü veriyordu.

Batılı devlet adamı duruşu tüm fotoğraflarında ayırt ediliyordu. Yüzlerce fotoğraf arasında beni en çok etkileyenlerden birisi de, TBMM kapısı önünde çekilmiş, smokinli fotoğrafıdır. Mareşal Çakmak ve öteki generaller subay kıyafetleriyle, Atatürk, İnönü ve öteki siviller de beyaz smokinlerle Meclis’ten çıkıyorlardı. Muhteşemdiler. Dünyaya meydan okuyan bir cumhuriyet ordusu gibiydiler. Arkalarında TBMM harflerinin yazılı olduğu meclis kapısı vardı. Bu harfler de, onlar da herhalde dünyanın en mutlularıydı. Hepsi de dimdik ve gururluydular.

Atatürk’ün güzel olmayan fotoğrafına hiç rastlamadım. Bu beni biraz kuşkulandırdı. “Yoksa” dedim kendi kendime, “Sen onun ‘akıl ve bilim’ rehberine inandığın, ‘çağdaşlık’ hedefine imrendiğin, ‘cumhuriyet’i ile gururlanıp övündüğün için onu böyle görüyor olmayasın?” Belki bir parça da böyleydi; ama tümüyle böyle değildi. Çünkü o fotoğraflar, gerçekten güzel, zarif ve etkileyiciydi. Merak ettiğim bir konu da şu olmuştu:

Atatürk’ün en çok fotoğrafı nerede çekilmişti? Cephede mi, devlet adamlığı döneminde mi? Ankara’da mı, İstanbul’da mı, yoksa Anadolu’da mı? Yine okuduğum bir yazı doğruysa, fotoğrafların çoğu Ankara’da çekilmişti. Öyle ya, Atatürk demek Ankara demek değil midir? Ve ikisi birbirini ne güzel tamamlar. Dünyada bir insanla bir kentin birbirine bu denli yakıştığı başka bir kent var mıdır?

Atatürk fotoğrafları masamın üzerinde ve ben onlara bakmaya doyamıyorum. Nedense gözüme yine O’nun o düşünceli, biraz durgun, biraz da hüzünlü görünen fotoğrafı takılıyor. Bu sanki, bir yalnızlık hüznünün, bir yalnızlığın fotoğrafı… Bir fotoğrafında da kalabalık ortasında; ama yine yalnız görünüyor. Kimi gülen fotoğraflarında da bu hüznü duyumsadım. Yüz hatlarının ayrıntılarında, insanı rahatsız etmeyen; ancak etkileyen “Hüzün kırıntıları” da diyebileceğimiz bir burukluk vardı. Kimilerinde daha derin ve belirgin, kimilerindeyse ancak dikkatle bakıldığında görünen bir hüzün… Ama gözlerindeki mavi yine de çakmak çakmaktı. Yüzü herşeye egemendi. El parmakları ince ve uzun, bir kalem gibi zarifti. Giyimi modern, kendisi Batılıydı.

Ancak onu Atatürk yapan yine de “başka bir şey” vardı. Bu neydi? Bilmiyorum. “Yüzlerce fotoğrafı arasında en güzeli hangisiydi?” diye de sormayın lütfen bana… Bilemem. Ayıramam. Seçemem. Ama o güzel sözü anımsatabilirim. Tüm fotoğrafları güzeldir O’nun… Çünkü kendisi güzeldir ve “nereden baksa güzel, nereye baksa güzeldir.”

Kendisi güzel olanın fotoğrafları da güzel olmaz mı?.


Sadi Bülbül, Bütün Dünya