Atatürk Eşcinsel İmiş(!), Latife Hanım Bu Yüzden Ayrılmış(!), Onun Bunun Karısına Sarkıntılık Edermiş(!)

Atatürk Eşcinsel İmiş(!), Latife Hanım Bu Yüzden Ayrılmış(!), Onun Bunun Karısına Sarkıntılık Edermiş(!)

UYDURMALAR

-Eşcinsel imiş (!) -Eşi Latife Hanım bu yüzden ayrılmış (!) Onun bunun karısına sarkıntılık edermiş (!)

İftira için kullandıkları alçakça sözleri buraya alamadık. Hakaret dolu, aşağılık ifadelerini tekrarlayamadık. Her şeyden önce insan kimliğimiz buna elvermedi. Ayrıca okuyucularda, bir infial doğmasına sebep olmak istemedik.

İftiralarda iki yön görülüyor. Eşçinsellik ve çapkınlık. Yani birbirine taban tabana zıt iki yön. Bir erkek ya öyledir, ya böyledir. Hem öyle hem böyle olamaz. Ama konu Atatürk düşmanlığı olunca, görüldüğü gibi her şey oluyor. Mantık bitiyor, doğa yasaları bitiyor.

Bu iftiralar için gösterdikleri kaynak, “Annesine yönelik iftiralar”da üzerinde ayrıntılı durduğumuz kişi olan Rıza Nur. Yanıtlara başlamadan, Rıza Nur’un nasıl bir kişi olduğuna, hasta ruhlu ve sapık eğilimli bir kişi olduğuna bakılması yararlı olur.

Atatürk’ün Gönül Dünyası

Atatürk, sevmeyi seven bir insan. Gençlik yıllarından itibaren sevmiş, sevilmiş, birçok aşkları olmuş. Aşkı tarafından ihmal edilince derin üzüntü duyan, duygularını şarkı sözleri ile anlatan, teselliyi şarkılarda bulan bir erkek. Bu yönünü yazıya dökmekten de hiç çekinmemiş ve tuttuğu günlüklere içini dökmüş.

Atatürk’ün bu yönünü, daha doğrusu eğilimini görmek için birinci el kaynak olan günlüklerine bakalım.

12 Mart 1904 tarihli günlüğü (23 yaşında):

“Selanik’ten geleli üç ay kadar oldu. Gelişimin ilk günlerinde hayatın düzenine ayak uydurdum zannında idim. Manen, maddeten esiri olduğum ıstırabımı defetmiş gibi görüyordum. Lakin heyhat!.. Bugün bilmem kaç yüzüncü defa olmak üzere yine kalbimin bütün şikâyet iniltilerini işitmekle ağlıyorum, her vakit ki gibi, bu dakika dahi…”

Bu duygusunu, bu satırların altına yazdığı bir şarkı sözü ile anlatmayı sürdürmüş:

“Suzinak şarkı

Bir günah ettimse cânân suz-i nak oldum (yandım)

yeter,

Sağ iken oldum helâk, sonra oldum harap yeter

Pay-i ağyara serildim, sanki hâk (toprak) oldum

yeter” 

İki gün sonra, 15 Mart 1904’te, günlüğüne düştüğü nottan gönül yarasının devam ettiği anlaşılıyor:

“Sağ iken oldum harap, oldum helâk, oldum yeter.”

Ancak ertesi günü, bir mektup alışıyla, bütün dünyası değişiyor, içindeki fırtınalar diniyor. Derdinin ne olduğu da anlaşılıyor:

“16 Mart 1904

Uzun bir zamandan beri kendisiyle mektuplaşmayı teselli kaynağı olarak gördüğüm bir kişinin sessiz kalışıyla… mektuplaşmadaki ilgisizliğini görmekle üzülüyordum. Bugün, o uzun süren sessizliğini bozan bir mektubun gelişi azabımı dindirdi.

Bir mektup… evet; birkaç satırlık bir kâğıt parçası… Fakat sevilen bir kalbin yansıması, taparcasına sevilen bir ruhun yüreğinden doğanların sahnesi olduğu için büyük önem taşır…”

Sonraki yıllarda da zaman zaman buna benzer duygular yaşadığı günlüklerinden seziliyor.

Kurtuluş Savaşı sırasında, 1921 Temmuzunu kapsayan defterine yazdığı bir şarkı sözü, aynı elektrikle yüklü olduğunu gösteriyor:

“Bilmem ki beni sen ne zaman şâd edeceksin 

Mahşerde mi dilşâd edecek, güldüreceksin 

Ben anlıyorum sen beni berbâd edeceksin 

Böyle üzerek, eğlenerek öldüreceksin.”

Atatürk günlüklerine çok şarkı sözü yazmış. Bunların bir bölümünü öğrenmek için yazdığı anlaşılıyor ama bir bölümünü de verdiğimiz örneklerde olduğu gibi gönül dünyasını yansıttığı için yazmış. Onlarla avunmuş, onlarla rahatlamış, her erkek gibi.

Atatürk’ün karşı cinse ilgisi çocuk yaşlarından başlar. Aşık olduğu kızlar vardır. Bir tanesini kendi ağzından aktaralım: 

“(Selanik Merkez Komutanı) Şevki Paşa’nın kızına ders vermek için evlerine giderdim. Bir aralık kıza âşık oldum. Fakat ders harici hiçbir şey görüşmezdim. Nadiren, pek müstesna zamanlarda bir-iki kelime söylemek fırsatını bulurdum. Manastır Askeri İdadisine (Lisesi) gittikten sonra tabiatıyla her şey unutuldu.”

Atatürk’ün hayatına giren kadınlar üzerine Türkiye’de yeterli yayın vardır. Meraklısı başvurabilir. Hatta Türkiye dışından da, yakın dönemde yeni kitaplar çıkmaya başlamıştır. Bulgar gazeteci-yazar Lilyana Serafimova’nın “Atatürk’ün Kader Aşkı” isimli kitabı buna örnektir. Kitap, Ata’nın 1.5 yıl beraber olduğu Bulgar sevgilisi Miti ile aşkını anlatır.

Atatürk’ün kendi kaleminden aldığımız örneklerden ve diğer birkaç örnekten, normal bir eğilimi olduğu görülüyor. Tersi olsaydı, yaşadığı dönemden itibaren Atatürk karşıtları, O’nu “çapkın” diye kötülemeye çalışmazlar, var güçleriyle böyle bir yönü istismar ederlerdi. Ama, karşıtlarının hiçbirinin anılarında, yazılarında -bırakın doğrudan ifadeyi-en küçük bir ima dahi görülmüyor. Ta ki Rıza Nur’a gelinceye kadar. Bu hasta kişinin hezeyanlarına, aynı psikolojiye sahip olanlar da, mal bulmuş mağrip gibi sarılıyorlar. Durum bundan ibarettir.

Atatürk yakışıklı bir erkek, aynı zamanda çok şık giyinen ve kibar bir erkek. Ve “Hayat kadınsız olmaz” diyen bir erkek. Yaşamını manastır rahipleri gibi sürdürmemiştir. Evliliğinin öncesinde ve sonrasında, ilişkide olduğu kadınlar olmuştur. Genelde O’na yaklaşılmıştır. O da çok seçici davranmış ve ilişkilerini ayağa düşürmemiştir. Toplum dinamiklerine, ahlaki değerlerine uyumlu yürütmüştür.

Yakınları evli kadınlarla ilişki kurmadığını aktarırlar. Ayrıca ilişkilerini, hem çalışma hem de yaşam mekânı olarak kullandığı Köşke taşımadığı, “Nöbet Defteri”nden anlaşılıyor. Nöbet Defteri, Ata’nın yaverleri tarafından tutulan, O’nun günlük yaşamının kayıt altına alındığı defterdir. Yatma-kalkma saatleri, kabul ettiği kişiler, gittiği yerler gibi bilgiler zamanlı olarak bu defterde görülmektedir. 1931-1938 dönemi yayımlanmıştır.

Defterde ara sıra “Büyük Bayan”a gittiği görülmektedir. Bu bayan ise kardeşi Makbule Boysan’dır. Boşandıktan sonra “Atadan” soy ismini alır. O dönemin protokolünde kendisine “Büyük Bayan” denmektedir.

Durum böyleyken, art niyetliler uğraşacak bir şey bulamıyor, bu büyük insanı, bu yönden karalamaya çalışıyorlar. Bu karalama, Ata’nın sağlığında da olmuş. Aslı astarı olmayan uydurmalarla, halkı O’ndan soğutmak istemişler. Ama Türk halkının sağduyusu karşısında bu oyun tutmamış. Atatürk’ün bu yönü ile art niyetli uğraşanlara da yanıt olmak üzere, bir örnek verelim:

“Cumhuriyetin ilk zamanlarında memlekette Atatürk düşmanlığını yaymak için bilhassa özel hayatını ele alanlar pek çoktu. Bunlardan biri Kocaeli köylerinden birinde, Atatürk’ün koynuna her gece bakire kız verildiğini söyler. Ak sakallı bir ihtiyar der ki:

“Haydi be canım. ölünceye kadar her gece bir kız verseler, Yunan askerlerinin bir gecede yaptığını yapmaya ömrü yetmez.“

EŞİNDEN AYRILMA SEBEBİ

Atatürk düşmanları bu konuyu da istismar etmekteler, ayrılanın eşi Latife Hanım olduğunu ve Ata’nın normal olmayan cinsel ilişkisini görünce tahammül edemeyip terk ettiğini ileri sürüyorlar. İçimizden geçeni yazıya dökmeye terbiyemiz elvermiyor ama bu bayağılık karşısında en azından şu kadarını diyelim:

Kişinin fikri ne ise zikri de odur.

Atatürk’ün evliliği, 2.5 sene kadar sürmüş ve 5 Ağustos 1925’te ayrılıkla sonuçlanmıştır.

Ayrılma kararını veren ve isteyen Mustafa Kemal’dir. Latife Hanım ayrılmak istemez. Ancak Mustafa Kemal, eşinin kaprislerine bir noktadan sonra tahammül edemez. Latife Hanım, kocasına her yönüyle, her dakikasıyla sahip olmak ister. Yani tamamen kendisinin olsun ister. Fakat kocası, sıradan bir erkek değildir, fevkaladeliği vardır, bir devletin başıdır, halkının lideridir, zamanını bu yönde harcamaktadır. İşte Latife Hanım’ın sahiplenme duygusuyla kocasına kısıtlamalar getirmek istemesi, kocasını devlet hizmetiyle, kocasının arkadaşları ve halk ile paylaşmak istememesi, uyarıları da dikkate almaması, ayrılmayı doğurur. 

Hasan Rıza Soyak bu konudaki gözlemlerini şöyle aktarır:

“Benim pek yakından görüşlerime göre ayrılma hadisesi, iki tarafın da yaşama alışkanlıkları ve müşterek hayat hakkındaki anlayışları arasında var olan esaslı farkların doğal bir neticesinden ibarettir…

(Atatürk) şahsi hayatında, ne durumda ve nasıl olursa olsun, bir kayıt altına girecek adam değildi; yaradılışı buna mani idi, bu itibarla, evlendikten sonra da, alıştığı tarzda yaşamaya devam etmişti.

Latife Hanım ise, çoğu zaman eşinin ‘fevkalade’liğini unutuyor, O’na karşı herhangi bir koca muamelesi yapmaya, hareketlerine biraz da yersiz ve yakışıksız şekillerde, müdahale etmeye yelteniyordu. Atatürk’ün bu hallerden çok üzüldüğü görülüyordu. İşte bu durum aralarında sık sık tartışmalara sebep olmakta idi.”

Ayrılmanın gelişimini bir de Salih Bozok’tan dinleyelim. Salih Bozok; Ata’nın yakın arkadaşı, yaveri ve sonra milletvekili ve de Latife Hanım’ın kendisine çok yakın hissettiği bir kişi. 28 yazı dizisinde yayımlanan anılarının 5’inde bu konuyu anlatır. Bazı cümlelerini görelim:

“Mustafa Kemal, anlaşılan, bazı müdahaleleri kabul etmiyor, bunlara sinirleniyordu…

Mustafa Kemal, bir gün (Erzurum’da), o zamanki başyaveri Rusuhi’yi çağırdı ve kendisine, Latife Hanım’ı Ankara’ya göndermek konusundaki kararını bildirdi…“

Atatürk götürme gtirevini Rusuhi Bey’e verir, fakat Latife Hanım Salih Bozok ile gitmeyi ister ve Bozok ile yola çıkarlar.

“Latife Hanım’la… Kayseri’ye kadar otomobille geldik. Yolda Latife Hanım, devamlı olarak pişmanlıktan bahsediyordu…”

Arkadan Atatürk, Kayseri’de kendisini beklemelerini ister.

“Latife Hanım, anlatılamayacak kadar büyük bir sevinç duymuştu. Mustafa Kemal’in Kayseri’ye kadar gelmesini bile bekleyemedi. O’nu 80 km. yakından karşılamaya koştu… O gece Kayseri’de çok sevinçli bir gece geçirildi…

Aradan uzun bir süre geçmemişti. Tekrar anlaşmazlıklar, dargınlıklar başlayınca Mustafa Kemal, bu kez kesin olarak ayrılık kararı verdi…

Ayrıldıktan sonra Latife Hanım, üzüntüsünü bildiren çeşitli mektuplar gönderdi bana…”

19 Ekim 1925 tarihli, “Muhterem Salih Beyefendi“ diye başlayan birinci mektuptan:

“…Paşa Hazretleri’ne birçok mektuplar yazdıgım halde, sunmaya cesaret edemedim. ‘Mektup istemem, telgraf yeterlidir’ buyurmuşlardı. Halbuki son telgrafıma da cevap alamayınca, bir daha rahatsız etmekten çekindim… Paşa Hazretleri’ne karşı taşıdığım temiz ve ebedi sadakati hiç kimse Başyaver Bey kadar takdir etmemiştir… ‘

Belki bir daha kavuşmak mümkün olacaktır, diyor, ….yeni bir mutluluğu bekliyorum…

Paşa Hazretleri’ne büyük saygıyla ve samimiyetle iki ellerinden öptüğümü ve daima emirlerini yerine getirmeye hazır olduğumu söyler misiniz?..”

26 Ekim 1925 tarihli, “Muhterem Salih Beyefendi” diye başlayan ikinci mektuptan:

“…Paşa Hazretleri’nin ilk defa olarak bana hitap etmek lütfunda bulundukları telgrafnameyi alınca sevincimden ağladım… Bu arada en büyük mutluluğu oluşturan, Paşa Hazretleri’nin hiç olmazsa bir an beni hatırlamış olmalarıydı…

Acaba kendilerinden bu günlerde İzmir’i ziyaret edip etmeyeceklerini sorabilir misiniz? Sadık Latife, bu kadarcık bilgiye hasrettir… (İzmir’e) gelmeleri durumunda, Alaşehir’e kadar gelip, Paşa Hazretleri’ni herkesten önce karşılamak istiyorum. Acaba izin verirler mi?..

Paşa Hazretleri burayı mutlaka teşrif etsinler. Hiç olmazsa bir gün kalsınlar, fakat bir defa daha gelsinler…”

Latife Hanım’ın uzun bir aradan sonra Salih Bozok’a gönderdiği sitem dolu ve ondan babalık yapmasını isteyen üçüncü mektuptan:

”…Salih Bey, bundan üç sene önce bana karşı babalık görevini yerine getireceğini babama vaadetmiştin… Öksüzüm, kimsem yok. Onun için ikinci babalık görevini yüklenen ve sözünün eri olan Salih Bey’e yazıyorum. Git, Paşa ile görüş. Ben kocamdan eminim. Çünkü kadirşinastır. Yüksek ruhludur. İnsandır. Aramızdaki gerginliğe bir son vermesini, güzel bir geçmişin vereceği kuvvetle rica et… Bir haftadır, uykusuz, gıdasız, idama mahkumum. Nedeni, çocukluk. Oysa çocuklar, bu ağır cezadan muaftır…”

Bunları ortaya koymaktaki amacımız kesinlikle Latie Hanım ile ilgili değildir. O saygın bir insan olduğunu ölünceye kadar Atatürk’e bağlı kalmakla göstermiştir. Türk ulusu kendisini daima saygıyla anacaktır. Amacımız; ayrılma kararını yobazların dediği gibi Latife Hanım’ın değil, Atatürk’ün verdiğini; ayrılma sebebinin de Atatürk düşmanlarının dediği gibi değil, Latife Hanım’ın dediği gibi kendisinin çocukça davranışlarından kaynaklandığını göstermektir.

SONUÇ

Atatürk, arkadaşı Fuat Bulca’ya, evlenmesi üzerine 1913’te yazdığı kutlama mektubunda;

“İnkâr edilemeyecek bir gerçektir ki, insanlar ve yaşam kadınsız olamaz” der.

Bu gerçeğe kendisi de uymuş, vatanı kurtardıktan sonra, Ocak 1923’te evlenmiş, ancak genç eşi kendisine ayak uyduramamıştır.

Sonrasında ise kendisini tamamen ülkesine hizmete adadığı, erkeklik gereksinimini de toplumu ve çevresini rahatsız etmeyecek şekilde giderdiği anlaşılıyor.


Kaynak: Atatürk’ün Özel Yaşamı, İsmet Görgülü

Atatürk’ün Bir Çocukla Söyleşisi ve Ona Armağanı

Atatürk’ün Bir Çocukla Söyleşisi ve Ona Armağanı