Ali Canip Yöntem

“O’nun sofrasında hırpalananları, hatta ağlayanları gördüm, fakat Atatürk her zaman ince, her zaman centilmendi.” 

Bu sözler, O’nun Selanik’ten beri çevresinde bulunanlardan Ali Canip Yöntem’indir.

Ali Canip Yöntem, Genç Kalemler’de başlayan yazı hayatı ile yıllarca süren çalışmaları bizi dil devrimine, kendimize dönen edebiyatımıza ulaştıran başlıca kalem sahiplerinden biri olmuş ve “ulusal bir edebiyat için ulusal bir dil”in gerektiği tezini her zaman savunmuştur.

Öğretmen, yazar, şair ve siyaset adamı olarak ülkesine yıllarını veren ve Atatürk’e gönülden bağlı olan Yöntem, O’nu dar düşünmez ve işkilli bir kişi olmadığını belirten bir anısını şöyle anlatmaktadır: 

“Bir akşam Atatürk, benden bir kaç şiir okumamı istedi. 

Bir kaç parça okudum. Devam etmemi söyledi. Yine iki üç parça okudum..

– Paşam, hatırımda bu kadar var, dedim. Kendi parçalarımdan okumamı emretti. (Şarkın Ufukları) adlı manzumemi okudum. Bu, şöyle bitiyordu:

“Her zulmü, kahrı boğmaya bir parça kan yeter. 

Ey şark, uyan yeter; yeter ey Şark, uyan yeter!”

Sofrada bulunanlardan Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras:

– Paşam, bu manzuma yirmi beş yıl önce yazılmıştır. Diyerek, kendi sanınca bir yanlış anlamanın önünü almak istedi.

Atatürk, kaşlarını çatarak şu yanıtı verdi:

– Ne demek istiyorsunuz Beyefendi, bugün yazılmış olsa ne çıkar.” 

O’nun ünlü sofrabaşı söyleyişilerinden birinde yine Yöntem bulunmakta ve neşeli geçen bir gecenin öyküsünü şöyle anlatmaktadır:

“Atatürk:

– Hepimiz birer ayrı şarkı söyleyelim, dedi.

Diğer arkadaşlarından sonra bana işaret etti, dedim ki:

– Paşam, müsaade buyurunuz, beni ayrı tutunuz… Çünkü, ta gençliğinizden beri her alanda daima ileri yürüdünüz, savaş meydanları zaferlerinizle dolu… Fakat sesimi işitir işitmez, korkarım ki, masayı terkedeceksiniz. 

Güldü direndi. Dedim ki: 

– Paşam. Ruşen Eşref (Ünaydın) yardım ederse, belki nöbetimi çok zararlı savmam…

Ruşen’e “Yine zevrak-ı derünum..”u okumamız önerisinde bulundum. Bu bir güzel parçadır ki güftesi Şeyh Galib’in, bestesi Dede’nindir.

Ruşen’in sesi güzeldi. Zaten her şeyi taklitte olağanüstü yeteneği vardı. Başladık: 

– Yine zevrak-ı derünum…

İki dize söylemiştik ki Atatürk:

– Güzel ama tekke kokuyor, dedi.

Böylece zor geçiti atlattık.”

“Bu geceyi izleyen diğer bir akşam da Çankaya Köşkü’nde Atatürk, konuklarına:

– Hitler, bana bir film yollamış, yukarı çıkalım da seyredelim.

Önümüze düştü:

– Buyurun, dedi.

Çıktık, film başladı. Nazilerin henüz iktidarı almalarından önceki durumlarını gösteriyordu. Omuzlarında silah yerine uzun sopalar.. Gayet düzgün ve gösterişli bir yürüyüş… Sahne değişiyor; fakat her sahnede daima Hitler yüksek bir yerde… Örgütünü kendi yöntemince selamlıyor. Film hep bu monotoni içinde sürüp gidiyor…

Atatürk, ortaya bir sorun attığı zaman, o sorun hakkında düşüncelerini söylemeden önce etrafındakilere sormayı alışkanlık haline getirmişti.

– Nasıl buldunuz, dedi.

Bu soru, konukların düşüncelerini almak için değil, lanse ettiği sorun hakkında bir başlangıç niteliğinde olurdu. İçimizde hık mık diyenler; şöyle böyle bir kaç kelime ve tümce söyleyenler olurdu. Atatürk’e bu kadarı yeterdi. Bu Atatürk’ün öteden beri izlediği yöntemi Selanik’te iken Yonyo’da veya asker kulübünde de böyle yapardı. Önce arkadaşlarını söyletir sonra kendisi karşı çıkılmaz bir mantıkla söze başlar ve her zaman konuya egemen olurdu. Orada, asker kulübünde harita üzerinde savaş oyunları düzenlendiği geceler, Yunus Nadi (Abalıoğlu) ile ben, -iki sivil dinleyici- kendi rütbesinden yüksek subaylara karşı pervasızca eleştirilerini yapıp davayı kazandığını görürdük. 

Muallim Naci’nin “Irca-ı Nazar” adlı manzumesinde, Napolyon hakkında söylediği bir dize, Atatürk için de doğru idi:

“Her harbe o talip, yine her yerde o galip”

Şu farklı ki, Napolyon için savaş adeta bir “satranç” oyunu idi. Atatürk, asla bir maceracı değildi ve olmamıştı. Tersine, maceracıların karşısına dikilir, onları amana getirirdi. Hitler’in yolladığı filmi bize seyrettirdikten sonra düşüncelerini şöyle sıraladı ve sonuca vardı:

– Efendim, bu adam, filmde görüldüğü gibi tiyatral bir atılım ile işe girişti.. Bugün bütün Almanya’nın askeri gücü onun elinde… Yarın savaşa girecektir. O ve onun taklitçisi Mussolini savaş hazırlıkları ile uğraşmakta… Evet yakın bir gelecekte savaşa dalacaklardır.

Dalacaklardır, çünkü asker değillerdir, savaş ne demek bilmezler. Savaş, bir felakettir ve hele bu iki müttefik için kesinlikle ölümdür. Talih, Almanya’ya öyle bir toprak vermiştir ki, o her zaman iki ateş arasında kalmaya mahkumdur… 

Gözü kapalı hesapsız, kitapsız kendine güvenme, tamamen otomatik bir ordu sistemi, ilk aşamada korkunç bir kuvvet etkisi yapacak, fakat bir kere bir tarafı sakatlandı mı darmadağınık olacak, o çalışkan millet yere serilecektir. Ortada ne Hitler, ne örgütü kalacaktır. Mussolini’den hiç söze gerek yoktur. O, efendisinin ortadan kalktığı gün yok demektir.”

Tarih, olayların benzeri biçimde gerçekleştiğini bizlere göstermiştir.

Yine Yöntem anlatıyor:

“Bir akşam sofraya oturmuştuk. Atatürk: Tarih hakkında Afet İnan’la İsmet İnönü arasında bir fikir ve görüş ayrılığı olduğunu ortaya koydu. 

Afet İnan: 

“Tarihin, özellikle genç kuşaklara milliyet ve iyi fikirler aşılamak için bir araç oldunu ileri sürmüş, İsmet İnönü ise “Her bilim gibi tarihin, ilk amacının kendi alanındaki gerçekleri olduğu gibi ortaya koymak olduğunu, dolaylı olarak ondan faydalanılsa bile, bu faydalanma uğruna tarihi gerçekleri aynen araştırmak ve saptamadan ayrılmamak gerektiğini” ileri sürmüş…

Atatürk:

– Bu konu hakkında Ali Canip Bey’i hakem yapalım, bakalım onun düşüncesi nedir, dedi.

Kendi kendime içimden:

“El’aman ey dil ne müşkilter sual olmuş sana…” demekle beraber, ayağa kalktım, şunları söyledim:

– Efendim, ben Hanımefendi ile Paşa Hazretleri’nin düşünceleri arasında ve temelde bir anlaşmazlık görmüyorum. Çünkü, tarih her bilim dalı gibi yalnız kendi alanı içindeki gerçekleri arar, başka bir düşünce etkisiyle bu aramasından vazgeçemez. Bu fikri ileri süren İsmet Paşa Hazretleri’nin bu irdelemesine, hanımefendinin de katılacaklarına kuşku duymuyorum. Ama, bir öğretmen, dersinde, doğal olarak her konu gibi tarihten de faydalanacak ve öğrencilerine tarihi olaylar aracılığıyla milli ve ahlaki aşılamalar yapacaktır. Bunu da Paşa Hazretleri bilirler ve kabul ederler. Yani sorunda hiçbir anlaşmazlık görülmüyor.

Atatürk, bu yanıtı beğenir.”

Ali Canip Yöntem’i, 26.10.1987 günü yitirmiştik. 


Kaynak: Atatürk ve Çevresindekiler, Kemal Arıburnu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1994, ISBN:975-458-064-2