Ahmet Adnan Saygun

İzmir’de, 7 Eylül 1907 tarihinde gözlerini dünyaya açan Ahmet Adnan Saygun cumhuriyet tarihinin ilk operasını besteleyen, Atatürk’ün müzik devriminin en önemli neferiydi. Doğu ile Batı müziği arasında köprü olan Saygun’un babası orduya cephane sağladıkları için “Fişekzadeler” diye bilinen Nevşehirli bir aileden matematik öğretmeni ilerici bir aydın olan Celal Bey’di.

Celal Bey

Celal Bey, aydın olmanın sorumluluğunu sözde değil özde duyumsayarak bunu somutlaştırmanın yollarını arayan biriydi. İnsanın yetişmesinde ailenin önemi denli yaşadığı çevrenin de etkisi vardır. İzmir gündelik yaşam, eğitim, öğretim ve kültür alanında Osmanlı’nın başkenti İstanbul’dan çok ilerideydi. İzmir’de düzenli orkestra konserleri, operalar, operetler birbirini izliyordu. Örneğin, sinemaya da uyarlanan Puccini’nin “Madam Butterfly” operası ilk gösteriminin yapıldığı Milano’dan bir yıl sonra İzmir’de sahnelendi. Birçok ünlü etkinlik Avrupa’da ilkini yaşadıktan sonra İzmir’de boy gösteriyordu.

Celal Bey müzikle ve özellikle Batı müziğiyle içli dışlı biri değildi; fakat çocuklarına ud dersi aldırmak istedi. A. Adnan Saygun zeki bir çocuktu. Dört yaşında okuma yazmayı öğrenen Saygun, kız kardeşiyle birlikte uygulamalı ud öğrenimini tamamladıktan sonra kuramsal bilgilerle eğitimlerini pekiştirdiler. Adnan Saygun, evlerinin yakınındaki İzmir Sanayi Mektebi’nin verdiği konserleri hiç kaçırmıyordu. Bu olanağa koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nda yalnızca İzmir, Bursa, Konya, Üsküp ve Selanik yani 5 kent sahipti. Günümüzde yalnızca 5 kentin (Ankara, İstanbul, İzmir, Mersin ve Antalya) Devlet Opera ve Balesi sahibi olması gibi… 

Kimi zaman yetenek tek başına yeterli olmaz. Cevherin bulunup çıkarılması yanında onun iyi işlenmesi de önemlidir. Adnan Saygun’daki müzik dehâsına yön veren öğretmeni İsmail Zühtü Bey oldu. Saygun’un 15 yaşında tanık olduğu İzmir’in işgaliyle okuldaki piyano çalışmaları sona erdi. Satın alınan bir piyanoyla çalışmalarını evde sürdürdü. Öğretmeni İsmail Zühtü Bey öğrencisini bırakıp gitmek zorundaydı; çünkü Kurtuluş Savaşı başlamıştı ve o kayıtsız kalamazdı. Giderken “Kafasını kessen içinden Wagner’in kanı çıkar” diye tanımladığı öğrencisini Macar Tevfik Bey’e (Alexandre Voltan) emanet etti. Saygun, daha sonra da İtalyan müzikçi Rossati’den ve Hüseyin Sadettin Arel’den ders aldı. İzmir’in kurtuluşundan çok etkilendi: 

“Ceketimin sol yakasının altına iliştirdiğim küçük bir düğme büyüklüğündeki resim… Mustafa Kemal’in resmi… Ve sonunda 1922 yılının Ağustos sonlarına doğru gittikçe artan bilinçli bir heyecan bizleri 9 Eylül’e ulaştırdı. Ve atlılarımız dörtnala Çeşme’ye doğru uçar oldular. 10 Eylül’de Kemeraltı bir o yana bir bu yana dalgalar gibi sallandı. Açık bir otomobilin içinde Mustafa Kemal sakin ve vakur, hepimizi gülümseyerek selamladı ve ta yanımdan geçti…” 

Hemen ilk beste denemesini yaptı: “Kuşların Marşı”. İçindeki müzik açlığını giderecek bilgilere ulaşmak için Fransız yayınlara yöneldi. Kendi kendine geliştirdiği Fransızca’sıyla 31 ciltlik “La Grande Encyclopedie”nin tüm müzik terimlerini Türkçe’ye çevirip biraraya topladı. Başka çeviriler de yaptı. Yayımlayamasa da müzik sevgisi onu çalışmalarını sürdürmeye itiyordu. Böylece armoni ve kontrpuan bilgisini kendi kendine ilerletti. Oğlunun karnının müzikle doymayacağını gören babası ona su şirketi ve postanede iş buldu. Bu arada kendinin değil kentinin geleceğini düşünen Celal Bey, İzmir’de Milli Kütüphane kurulmasının öncülüğünü üstlendi. Bu güzel girişimin düşüncede kalmaması için kolları sıvayıp gelir sağlamak amacıyla Milli Sinema’yı işletmeye başladı.

Adnan Saygun da babasının bu çabasına destek olmak için bilet satıyor, film makinesini kullanıyor ve sessiz sinema filmlerine piyanoyla eşlik ediyordu. Oğlunun müzik aşkına desteğini sürdüren Celal Bey çalıştığı işlerden hoşnut kalmayan oğlunun sevdiği bir işinin olması için bir nota dükkanı açtı; fakat Saygun yıl sonunda iflas etti. 

1924 yılı Adnan Saygun için dönüm noktasıydı. Müzik öğretmenliğine başlaması ırmağın denize kavuşması gibi oldu. Sosyal etkinliklerden kopmayan Saygun, dernekler ve gruplarda yer aldı. İki yıl sonra Musiki Muallim Mektebi sınavını vererek müzik öğretmeni oldu. Bu sırada Atatürk’ün müzik devrimi yaşama geçirilmeye başlandı. Yetenekli müzikçiler yurt dışına eğitime gönderilecekti. İlk sınavın yapılacağı tarihlerde Adnan Saygun annesini yitirdiği için ilk fırsatı kullanamadı. Üç yıl sonra yeni bir sınav açıldığında kazanıp Paris’e gitti. Yıllar önce İzmir’de çalışan, Türkçe bilen, Türk müziği araştırmaları olan ve bunu Fransa’da yayımlayan Eugene Borrel ve eşi ona sahip çıktı. 

Adnan Saygun, çok çalışkandı. Bir keresinde kalabalıkça bir salonda sınavdaydı. Sınav başladığında tüm öğrenciler harıl harıl çalışmaya koyuldu. Saygun sessizce, kıpırdamadan oturuyordu. Saatler geçti. Saygun daha bir tek nota yazmamıştı. Derken, sınavın bitimine yakın, ağır ağır cebinden dolmakalemini çıkardı, kafasındaki notaları kağıda döktü. Sonuçta da tam not aldı. Burs süresi dolmak üzereydi. Kendi olanaklarıyla müzik eğitimini daha fazla sürdüremezdi. Borrel, Saygun’u o sırada Büyük Fransız Kolonileri Sergisi için düzenlenen bir beste yarışmasına girmeye ikna etti. Türkiye’ye döndüğünde bu yarışmayı kazandığını mektupla öğrendi.

Ankara Musiki Muallim Mektebi’nin kontrpuan öğretmenliğine atandı. İşini çok ciddiye alan Saygun’un dersleri karşısında çok sayıda öğrenci başarısız oldu. Dersleri “Çok ağır” bulan Müdür Zeki Üngör’le çatıştı. Bu arada yurt dışında öğrenimlerini tamamlayan yeni öğretmenler geldi. Bu öğretmenlerin arasında kendilerini besteciliğe adayan, Saygun’la birlikte “Türk Beşleri” olarak anılan Ulvi Cemal Erkin ve Necil Kazım Akses de vardı. (“Türk Beşleri” olarak anılan öteki bestecilerimiz Hasan Ferit Alnar ve Cemal Reşit Rey’dir.)

Saygun’un deyişiyle O zamanlar Türkiye demek Mustafa Kemal demekti. Öl dese öleceğiz!” 

“Garcia’ya Mektupta”ki duygu içindeki bu müzik öncüleri Batı’nın 500 yılda katettiği yolu 30-40 yılda almamızı sağladılar. Cumhuriyetin 10’uncu Yıl Söylevi’ni radyodan ağlayarak dinleyen Adnan Saygun “Güzel sanatlardan söz eden Atatürk bana yol gösterdi. Onun sözleri ile Türklük ve milli şuurum zirveye çıktı. Cumhuriyet olmasa Yunus Emre’yi, Kerem’i, Köroğlu’nu yazar mıydım?“ dedi. Adnan Saygun, halk müziğinden ve geleneksel sanat müziğinden de yararlandı. Batı’da yapılanları özümsemekle yetinmeyen Saygun Anadolu’yu, insanını ve kültürünü iyi tanımanın gereğine inandı. Batı ile Doğu arasında köprü oldu.

Saygun, 1934 yılında yeni görevi için atandığı İzmir’e gitmek için trene binip yola çıktı. Çankaya’da ise başka bir telaş vardı. Türkiye’ye gelecek olan İran Şahı Rıza Pehlevi’yi karşılamak için hazırlıkları bizzat Atatürk’ün kendisi yürütüyordu. Münir Hayri Egeli’yi yanına çağırdı ve ondan bir istekte bulundu: 

“Türkler’le İranlılar soy ve kültür itibariyle kardeştirler. Sırf mezhep savaşı yüzünden birbirinden ayrılmış olan bu iki kardeşin aslında bir olduğunu gösteren bir oyun yaz ve bunu opera halinde oynatalım“ dedi. 

Şahın Türkiye’ye gelmesine bir ay gibi kısa bir zaman vardı. Bu çok kısa bir süreydi. Duraksayan Egeli’ye Atatürk “Bu işte en yakın üstün benim. Her buyruğu ben vereceğim ve izin almadan gece yarısı bile olsa yanıma gelmeye hatta beni uykudan uyandırmaya yetkin var. Ancak şahın gelişinden iki akşam sonra opera oynanmalıdır!“ dedi. 

Üç gün içinde İstanbul’dan Nimet Vahit ve Ahmet Adnan Saygun yolda trenden indirilerek Ankara’ya getirildi. Dördüncü gün operanın ilk besteleri provaya konuldu. Atatürk her gün Saygun’u arayarak “Çocuk çalışman nasıl gidiyor?” diye soruyordu. Atatürk’ün “Bu bir devrim hareketidir!” sözleri kulaklarında çınlayan Saygun Ankara’nın tek tiyatro salonu olan Türk Ocağı’na portatif bir sahra karyolası getirtti. Gece gündüz çalışıyordu. Yirmi gün içinde “Özsoy” operası tamamlandı. Librettosunun yazımına düşünceleriyle Atatürk’ün yön verdiği “Özsoy” operası Atatürk’ün İran Şahı Rıza Pehlevi’ye dostluk, kardeşlik mesajını verdi. 

İyinin, doğrunun ve güzelliğin sözcüsü bir ozanın seslenişiyle başlayan operanın konusu ise Atatürk’ün yurtta barış dünyada barış düşüncesini yansıtıyordu: 

İran mitolojisinde yeryüzünde ilk insan sayılan Feridun çocuk sahibi olmak ister. Halk bu isteğin gerçekleşmesi için yakarmaktadır. Baş şaman çıkıp gelir. Göktürk Yazıtları’nın diliyle yurdunu över. Beyler ise kuşkuludur. Kötülükler Hakanı Dehhak’tan ve yer altındaki Kötülük Tanrısı Ahriman’dan korkmaktadırlar. Baş şaman rahattır; çünkü İyilik Tanrısı Hürmüz onlardan yanadır. Sonunda Feridun’un Hatun’dan ikiz çocuğu olur. (Oyuna kaynak olan Firdevsi’nin “Şehname”sinde üçüz çocuk vardır. Selm adlı çocuk Avrupa’yı simgeliyordu. İlginçtir ki, operada üçüz çocuğa yer verilmemiştir.) Olay kutlanır, yüceltilir. Çocuklardan biri Tur, Türkler’in atası olur. Kutlu rengi mavi gök, yoldaşı kurttur. Öteki İraç’tır, İranlılar’ın atasıdır. Güneşle parlamaktadır, yoldaşı aslandır. Kötülük Tanrısı Ahriman, Hatun’a ulaşıp çocukları öldürmek ister. İyilik Tanrısı Hürmüz’ün etkisiyle öldürme gücünü yitiren Ahriman, bu ikizlerin soylarını birbirine düşürerek yok etmeye çalışır. Birbirlerini yitiren ve binbir serüvenden sonra Anadolu savaşında kardeşlerin biraraya gelmesiyle barış günleri başlar. Dağlar arasında Feridun, Hatun ve beyler biraradadır. Konuşurlarken Feridun sorar:

“Peki ama Tur ve İraç’ı göremiyorum! Neredeler!”

Oyunun başındaki ozan yeniden sahneye çıkar. Atatürk ve İran şahını göstererek “İşte Tur, işte İraç!” der.

Bu sözler karşısında heyecanın doruğundaki İran şahı yanıbaşındaki Atatürk’e sarılıp ağladı.

İlk Türk Soprano Semiha Berksoy’un da görev aldığı bu güzel çalışmadan sonra Atatürk, Saygun’u Yalova’daki yazlık evinde ağırladı. Cumhuriyet tarihinin ilk operasının sahnelenmesini sağlayan Saygun, Atatürk’e Türk müziği konusunda hazırladığı raporu sundu. Atatürk “Özsoy“ operasının sahnelenmesi sırasında Saygun ile anlaşmazlığa düşen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası şefi Zeki Üngör’ü görevden alıp onun yerine vekaletten Saygun’u atadı. 

Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin yıldönümü yaklaşıyordu. Üç operanın sergilenmesi planlandı. Ulvi Cemal Erkin’e “Ülkü Yolu“, Necil Kazım Akses’e “Bayönder”, Adnan Saygun’a “Taşbebek” operaları ısmarlandı. Bir tek Saygun bestesini tamamladı. Bu opera 27 Aralık 1934 tarihinde sahnelendi. 

Saygun üretken, doğru bildiğini hiç çekinmeden dile getiren, boyun eğmeyen bir yapıdaydı. Bu yapısıyla da doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar deyimini yaşıyordu. Macar besteci Bela Bartök’un incelemeler yapması için Türkiye’ye getirtilmesini istedi. Bunun için Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan ile tartışınca konservatuvardaki görevine son verildi. Hakkında söylenenlere dayanamayan Saygun, Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a geldi ve Cemal Reşit Rey’in de çalıştığı İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda öğretmenliğe başladı. 

Sonunda onun dediğine gelen yöneticiler Macar besteci Bela Bartök’u davet etti. Saygun onunla Çukurova’da incelemeler yaptı. Birçok halk ezgisini incelediler. Bartök hayran kaldığı Türk müziğiyle Macar müziği arasında yakınlıklar buldu. Saygun, Bartök’un Türkiye’ye temelli olarak yerleşmesi isteğinin gerçekleşmesi için çaba harcadı; ancak onu kıskananlar ve çekemeyenler yüzünden bu isteğini gerçekleştiremedi. Güney’de Toroslar’daki ezgilerin dışında İstanbul Belediye Konservatuvarı arşivindeki Karadeniz oyun havalarını da notaya döken Saygun, Doğu Karadeniz’de araştırma ve derleme gezisini kitaplaştırdı. Atatürk’ün hastalığı ve yaşama veda edişi müzik devrimini duraksatmadı. Saygun’un yapıtları Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın konserlerinde ve radyoda çalınıyor; ama ona resmi bir görev verilmiyordu. 1939 yılında Naci Atuf Kansu’nun halkevleri müfettişliği ve Cumhuriyet Halk Partisi müzik danışmanlığı görevi önerisini kabul etti. Bu bir fırsattı. 

Yurt gezilerinde değişik yöreleri dolaşıp halk müziğinin yerel ritim ve ezgilerini derledi. Paris’teyken bestelediği yapıtı ilk kez Türkiye’de seslendirildi. Bu konser sırasında Macar İrene Szalai ile tanıştı ve evlendi. Eşi Nilüfer adını aldı.

1940 yılında kurduğu Ses ve Tel Birliği adlı dernekle devlet hükümet dışında sivil toplum örgütlerinin de müzik devrimine katkıda bulunmasını amaçladı. Örgütlü çalışmalara kapı aralamaya çalıştı. 1942 yılında en önemli yapıtını 6 ayda tamamladı: “Yunus Emre Oratoryosu” 1943 yılında CHP’in açtığı yarışmada birinciliği paylaşan üç yapıttan biri oldu. Ancak seslendirilmedi. Milletvekili olan şair Behçet Kemal Çağlar bu yapıttan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye söz etti. İnönü Hasan Ali Yücel’den bilgi istedi. Yücel’in değerli bir yapıt olduğunu bildirmesi üzerine bu yapıt, 25 Mayıs 1946 tarihinde Ankara DTCF’de seslendirildi. Yapıt çok beğenildi ve uzun alkışlarla üç kez seslendirildi. Radyodan da yayınlanan yapıtı uzak köylerden dinleyenler de beğendiklerini övgü dolu mektuplarla bildirirken armağan olarak gönderilen yün çoraplar Adnan Saygun’a duygulu anlar yaşattı.

Saygun’un ülke sınırları dışında adını duyurmasını sağlayan ilk olay, 1947 yılında Paris’in Pleyel Salonu’nda Lamoureux Orkestrası tarafından “Yunus Emre Oratoryosu”nun seslendirilmesiydi. Ünlü Azerbaycanlı orkestra şefi Niyazi Takizade’nin “İnanınız şu anda birçok Batı Avrupa ülkesinde Saygun çapında bir besteci yoktur” diye tanımladığı Saygun aynı yıl “International Folk Music Council”a yönetim kurulu üyesi seçildi. Birçok ülke ona ödüller ve nişanlar verdi. Bunlar arasında en anlamlısı Macar besteci Bela Bartök ile yaptığı çalışmalardan dolayı Macaristan hükümetinin 1981 yılında Budapeşte’de verdiği Bartök Armağanı’ydı. Saygun bu ödülün yanısıra 1986 yılında Bartök’u Anma Komitesi tarafından düzenlenen Pro Cultura Hungarica Ödülü’nü de aldı. 

1958 yılında Birleşmiş Milletler’in kuruluş yıldönümü kutlanıyordu. New York’da, ünlü şef Leopold Stokowski yönetiminde “Yunus Emre Oratoryosu“ seslendirilecekti. Kimi ülkelerin temsilcileri konsere ayıp olmasın diye, dudak bükerek geldi. 

Konser bittiğinde herkes Türk temsilci Haluk Bayülken’e, şaşkınlıklarını ve hayranlıklarını bildirdi. Bayülken anılarında Birleşmiş Milletler’in koridorlarında Türk temsilcilerine nasıl bir başka saygı gösterilmeye başlandığını, nasıl bir başka gözle bakıldığını, başlarının nasıl bir başka dik olduğunu heyecanla anlatır.

Yurt içinde de ödüller aldı: 1948 yılında İnönü Armağanı; 1971 yılında T.C. Devlet Sanatçılığı; 1978 yılında Ege Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi Fahri Doktoraları; 1981 yılında Atatürk Sanat Armağanı; 1984 yılında Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü; Mimar Sinan Üniversitesi’nin kuruluşunun yüzüncü yılında “Osman Hamdi Onur Belgesi“; 1990 yılında Mersin Belediyesi Ödülü ve Sevda Cenap And Vakfı Altın Onur Madalyası. 

Adnan Saygun, Atatürk’e gönülden bağlıydı. En çok üzüldüğü Atatürk’ün kurumlarının birer birer yıkılmasıydı:

“Halkevleri 18 yıllık ömürleri içinde yurt insanlarının gönüllerine ve kafalarına ışık götüren bir kaynak olmuştu. Okuma yazma seferberliği orada sürüp gidiyordu. Spor, tiyatro, musiki, plastik sanatlar gibi kollarda gençlik orada rahatça çalışma olanağı bulabiliyordu. Kitaplıkları yöre insanlarına çağdaş dünyadan ışıklar götürüyor, yayımlanan dergilerde türlü konulara değiniliyordu. Halkın özkültürüne dikkatler orada çekiliyordu. İşte bu güzel şeyler 1950 yılında bir anda duruverdi. Kitaplıklar birçok yerde yağma edildi. Dergiler sustu ve ülke bu alanda büyük ve acı durgunluk ve suskunluk içine itildi. Halkevlerinin suçu neydi? Atatürk bu kurumları yurt insanlarının uyarılması ve gençliğin en iyi ve en temiz bir biçimde yetiştirilmesi ülküsüyle kurmuştu. O zamana kadar bu kurumların koruyuculuğun yapmış olan parti, durumu gerektiği gibi değerlendirip halkevlerine ve halkodalarına özgürlüğünü vermemekle en ağır hatayı işledi. 1950’de işbaşına gelen yeni iktidar ise bu kuruluşları yokedivermekle eski iktidardan intikam aldı. Bununla ne yitirdik? Ülke insanları arasında hoşgörüyü bu kurumlar aracılığıyla sağlamak olanaklı olabilecekken bu olanağa sırtımızı döndük. Türk gençliğinin daha çok aydınlığa kavuşmasının önüne geçtik.”

1983 yılında “Atatürk ve Anadolu’ya Destan”ı yazıp besteledi. Atatürk’ün kendisine bıraktığı bir vasiyet niteliğindeydi. Atatürk’ün birbirinden güzel ve anlamlı sözlerini müzik eşliğinde sundu. 

1991 yılında aramızdan ayrılan Adnan Saygun bir bestesini adadığı Prof. İhsan Doğramacı’nın yakın dostuydu. İzmir’de doğduğu ev, kapısındaki plakete karşın yıkılırken, Doğramacı bu değerli sanatçı için Bilkent Üniversitesi bünyesinde Ahmet Adnan Saygun Müzik Araştırma ve Eğitim Merkezi’ni kurdurdu. Ayrıca tüm yapıtları, kitapları ve kişisel eşyaları Saygun Müzesi’nde sergilenmeye başladı. Adnan Saygun ve eşi Nilüfer Saygun tüm mal varlıklarını Türk Eğitim Vakfı’na bağışladı.

Adnan Saygun Atatürk’ü, Atatürk’ün gençleri de onu yaşatmayı sürdürüyor.. 


Yaşar Öztürk, Bütün Dünya