Adına “Barış” Denilen Sevr Kapkaçlaşması

Kentin ünlü porselen fabrikasında üretilen özgün porselenleri nedeniyle Fransızlar tarafından yakından tanınan Sevr kasabası, aynı porselen fabrikasında imzalanan bir anlaşma nedeniyle ise, Türk halkı tarafından yakından tanınmaktadır. Tarihimizin bağrına kara saplı bir bıçak örneği saplanan ve “amaçlanan ölüme neden olamadan”, saplandığı yerden, saplandığı kararlılıkla geri çekilip, tarihin çöp kutusuna atılan bu anlaşma, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu karşısında “bütünleşmiş” yabancı devletlerle Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan “Sevr Anlaşması”dır.


Adına, “bütünleşmiş” devletlerin “Savaş sonrası yapılan barış anlaşması” dedikleri Sevr Anlaşması özünde, Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşamına son vermek, imparatorluğun bırakacağı mirası “Avrupalılar”ın kendi aralarında kapkaçlama girişimidir.

Başka bir öz anlatım biçimiyle Sevr Anlaşması, Türkiye’ye karşı girişilen yok etme ve Türkleri Avrupa kıtasından uzaklaştırma savaşının ulaştırılabildiği son noktadır.

Tarihi bir ihanet fotoğrafı. Osmanlı Hükümeti’nden Hadi Paşa, Sevr Antlaşmasını imzalıyor.

Kurtuluş Savaşı bu niyetlere son vermiş, Lozan’da onaylanmayan Sevr Anlaşması yürürlüğe sokulmamıştır ama…

“Yabancılar”ın Türkiye üzerindeki niyetlerini saptayan bir ibret belgesi olarak, tarihteki yerine oturtulmuştur.

İşte adına “Barış anlaşması” denilen Sevr Anlaşması’nın özü budur, sözü ise şu koşullardan oluşmaktadır:

“•Trakya ve Batı Anadolu, Yunanistan’a verilecek,

•Sivas, Malatya, Adana Urfa, Antep, Maraş ve Suriye, Fransa’ya verilecek,

•Musul dahil Irak ve Arabistan, İngiltere’ye verilecek,

•Güneybatı Anadolu, oniki adalar ve Rodos, İtalya’ya verilecek,

•Doğu Anadolu’da bir Ermeni ve bir Kürt devleti kurulacak,

•Boğazlar ve İstanbul, ayrı bir bayrağı olan çokuluslu özel bir komisyon tarafından yönetilecek,

•Türkler’e bırakılan bölgede asker sayısı 50.700’ü geçmeyecek, devletin ağır silahı bulunmayacak, deniz kuvvetleri 13 küçük gemiyi geçmeyecek ve devlet maliyesi Batılı galip devletlerden oluşan bir komisyonca yönetilecek, tahkim hakkı olmayacak ve kapitülasyonlar sürecek.”

Adı “Barış Anlaşması”ydı ama gerçekte bu, bir imparatorluğun “ölüm ilanı”ydı. Yaşamımıza kasteden işte bu Sevr Anlaşması’nın, ister inanın, ister inanmayın, bir Türkçe metni yoktu. Anlaşmanın yukarıdaki maddeleri Fransızca, İngilizce ve İtalyanca olarak üç ayrı dilde kaleme alınmış ve bu metinler, bir anlaşma metninden çok, bir “ültimatom” belgesi olarak gönderilmişti Osmanlı hükümetine. Avrupalılar, “Anlaşma” metnindeki bu maddelerin tartışılmasına izin vermiyorlar, hiçbir koşul ileri sürülmeksizin yalnızca onaylanmasını istiyorlar ve tüm bu koşulsuz onay işlemini yapması için de Osmanlı İmparatorluğu’na yalnızca on gün süre tanıyorlardı.

Sevr Antlaşmasını imzalayan Osmanlı heyetinden Hadi Paşa oldukça keyifli görünüyor!

Bu süre sonunda anlaşma metni onaylanmazsa, “Bu gafletin ve Osmanlı milletine yönelik cinayetin sorumlularını tespitde bu ulusa ait görev olacaktır” uyarısı yapılıyor ve bu koşulları kabul etmekten başka çare bulunmadığı, aksi takdirde Osmanlı İmparatorluğu’nun dünya haritasından silinme tehlikesiyle karşı karşıya bırakılacağı, görüntüde uyarı, aslında tehdit olarak ifade ediliyordu.

Anlaşma metnini onaylamak üzere toplanan Saltanat Şurası’nda bu tehdit telgraflarının okunmasından sonra Sadrazam Damat Ferit Paşa trajik bir tavırla kısaca şöyle dedi:

“Savaşa girmiş olmamızın doğal sonucu sayılması gereken bu koşulları kabul etmeliyiz.”

Abdurrahman Şeref Bey bir soru sordu:

“Anadolu bu koşulları kabul etmezse ne önlemler alınacak?

Soru Sadrazam Damat Ferit Paşa’yı sinirlendirmişti. Bu kuşkuya şöyle karşılık verdi:

“O durumda Yunan askeri Anadolu’yu işgale devam edecektir, efendim!” dedi.

Başka söz isteyenler de vardı. Vahdettin salondakilere baktıktan sonra yanında oturan Saray Başkatibi Ali Fuat Bey’e bir işaret yaptı. Bu işaretin ne anlama geldiğini Ali Fuat Paşa çok iyi biliyordu. Hemen sadrazama yaklaştı ve padişahın buyruğunu bildirdi:

“Anlaşmayı kabul edenler ayağa kalkarak oylarını bildirmiş olacaklar.”

Damat Ferit rahatladı. Padişahın buyruğunu Saltanat Şurası üyelerine iletti. Vahdettin ayağa kalktı ve bu kez buyruğunu işaretle değil, tek tümceden oluşan şu ricasıyla duyurdu:

“Bu anlaşmayı imzalamaktan yana olanlar, rica ediyorum, ayağa kalksınlar” dedi. Vahdettin’in “Rica ediyorum, ayağa kalksınlar” sözü zaten bir buyruktu. Herkes birbirine baktı. İlk olarak Müşir Kazım ve Osman Paşa, ardından Ayan Azası Rauf Paşa ayağa kalktılar. Onları, öteki paşalar izlediler.

Göğüs ve omuzlarında vatan millet onurunun simgesi rütbeler, nişanlar taşıyan paşalar, tek tek ayağa kalkarlarken, içlerinden yalnızca bir paşa, oturduğu yerde kıpırdamadı bile. Bu paşa, Topçu Tümgeneral Rıza Paşa’ydı. Oturduğu yerden, gür sesiyle haykırdı:

“Ben kalkmıyorum efendim” dedi. “Çünkü ben bu anlaşmayı onaylamıyorum.”

Yalnızca bir paşanın “karşı duruşu”nu Damat Ferit umursamadı bile. Büyük bir zafer elde etmişçesine hemen söz aldı ve bir “savunma konuşması” yaptı:

“1700 yıl önce Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden beri dünya tarihi, ikinci bir önemli olay karşısında bulunuyor” diye başladı ve şöyle sürdürdü “savunma”sını:

“Geçmişte şan ve şöhreti dünyayı tutmuş olan çok büyük Osmanlı İmparatorluğu, on yıllık müthiş hataların neticesiyle bugünkü esef verici felaketlere düşmüştür. Galiplerin Osmanlı Devleti’ne önerdikleri barış koşulları, dehşet verecek biçimde ağırdır. Fakat bunları kabul etmekten başka çaremiz yoktur. Bir tarafta çok acı bir durum altında bitkin, düşkün bir var olma sağlanıyor, öte tarafta geri çevrilmesi durumunda kesin bir yok olmak karşımıza çıkıyor… İstanbul’un bizde kalması ve Osmanlı Devleti’ne bir var olma hakkı tanınması, Padişah Efendimiz Hazretleri’nin tahta çıkışlarından beri bilinçli olarak savaşa son vermek yolundaki çabaları ve cesaretlerinin neticesidir. Yoksa Osmanlı İmparatorluğu da ortadan kaldırılmış, Avusturya İmparatorluğu gibi tamamen haritadan silinmiş olacaktı. Bugün var olmak ve yok olmak tehlikesi karşısında bulunuyoruz. Barış konusu 20 aydan beri incelenmiş ve herkesin bilgisi olmuştur. Eğer yok olmayı göze alıp, bu konuda önerileri olanlar bulunsaydı, bunların düşüncelerini çoktan söylemeleri gerekirdi. Saltanat Şurası tarihi görevini yerine getirmiştir. Şimdi tutanağı imzalayarak bu kararın onayı gerekir.”

İstanbul’da kayıtsız koşulsuz teslim bayrağı çekilirken bu karardan “Ankara”nın haberi yoktu. Çünkü yollar tutulmuş ve telgraf iletişimi kesilmişti. Binbir güçlükle Gebze sınırındaki telgrafhaneye ulaştırılan toplantı tutanağı Ankara’ya, Mustafa Kemal’e ulaştırılabildi. Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni hemen toplantıya çağırdı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde alınan karar kesin ve netti:

“İstanbul’da onay kararı alanlar, Türk ulusunu temsil etmemektedirler. Türkiye halkının tek başvurulacak yeri ve temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir ve bu meclis, Ulusal Ant (Misak-ı Milli) gerçekleşinceye kadar mücadeleye kesin inançlıdır ve kararlıdır.”

TBMM, yok saydığı Sevr’in adını kararlı biçimde anmıyordu.

Mustafa Kemal “İdamımıza karar veren düşmanlarımıza karşı daha azimkârane ve daha kuvvetli direniş çarelerini düşünmek gerekiyor” diyor ve bu çarelerin saptanması için çalışmalara başlarken, Sevr konusundaki görüşlerini soran Amerikan United Press Haber Ajansı muhabirine ise, görüşlerini şöyle açıklıyordu:

“Siyasi, adli ve mali bağımsızlığımızı yok etmeye ve sonuç olarak yaşam hakkımızı yadsımaya ve yok etmeye yönelmiş olan Sevr Antlaşması bizce var değildir. Bağımsızlığımızın gereklerini ve egemenliğimizi sağlayacak bir barışın yapılması emellerimizin en kutsalıdır.”

Saltanat Şurası’ndan çıkan kararla Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın başkanlığında, Bağdatlı Hadi Paşa, filozof Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ve Bern elçisi Reşat Halis Bey’den oluşan Osmanlı Heyeti, Paris’in porselenleriyle ünlü Sevr banliyösüne gitti ve o ünlü porselenlerin üretildiği fabrikanın iş toplantıları yapılan salonunda, 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzaladı.

12 Ağustos 1920 günkü “İstanbul basını”nda yayımlanan Hükümetin resmi bildirisinde bu anlaşma, şöyle yorumlanıyordu:

“Sevr’in imzalanması, Osmanlı bürokrasisinin bir başarısıdır.”

Gerçekte bu konudaki “başarı”, Lozan görüşmelerinde Sevr Anlaşması’nı “yok saymamız” ve kendimizin çizdiği Türkiye’nin bugünkü hudutlarını, tüm “Avrupalılar”a kabul ettirebilmemizdir.

Mustafa Kemal’le sık sık görüşerek, Lozan görüşmelerini üstün bir diplomasi yeteneğiyle başarıyla sürdüren ve “Ankara Hükümeti” adına imzalayan İsmet Paşa (İnönü), Atatürk için boşuna dememiştir, “Vatan sana minnettardır” diye…


Yaşar Öztürk, Bütün Dünya