1937 Trakya Manevraları

Türkiye sınırları içerisindeki Trakya, bölgesel olarak engebeli, dağlık bir arazi değildir. Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ coğrafyasına bakıldığı zaman düz arazi olması taarruz hattını kolaylaştırırken savunmayı ve cephe oluşturmayı zorlaştırmaktadır. Engebeli ve dağlık bir arazi olmaması da herhangi bir savaş durumunda işgale açık konuma getirmektedir. Anadolu ile hiçbir kara bağlantısının olmaması da tarihte bize acısını yaşatmıştır. Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra artık sömürge, pazar ve hammadde konumuna gelmiştir. Bu kadar büyük bir imparatorluk olmasına karşın denizden müdahale edeceği bir donanması da yoktur. Kara ordusu bölünmüşlük ve çekişmeler içerisindedir. Siyasi olarak baktığımızda gerçekten çok vahim bir durum vardır. Mesela 1912 yılında Trablusgarp işgal edilince denizden hareket etmek yerine kara yoluyla başta Mustafa Kemal ve Enver Paşa olmak üzere subaylarını gizli kimlikler ile Libya bölgesine göndererek burada bir savaş hattı oluşturmaya çalışmıştır. Bu siyasi otorite ve çekişmenin daha doğrusu iç işlerinin karışıklığı dış işlerine de sıçramıştır.

Osmanlı İmparatorluğu 600 yıllık döneminin 500 yılını balkanlara hâkim olarak geçirmiştir. Bunca yıl sahipken 19. yüzyılda üst üste kaybetmeye başlamıştır. Bunun sebeplerini açacak olursak bir kitap dahi çıkarmamız olasıdır.

Bulgarlar, Çatalca´ya kadar girmiştir. Balkan Savaşı´ndan bahsediyorum. Payitaht tehlikeli duruma düşmüştür. Avrupa olağan bir savaşa hazırdı. Osmanlı paylaşılmaya başlanmıştı. Hikâye anlatıyor gibi geçiyorum ama durum aynen buydu. 1912 Balkan, 1915 Çanakkale, 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması. Ve İstanbul 1918´in Kasım ayında işgal edildi. Çanakkale´de amansızca çarpışmalar sonucunda, canımızla ödediğimiz ve ”ÇANAKKALE GEÇİLMEZ” dediğimiz o Çanakkale üzerinden gemileriyle gelerek İstanbul´u işgal etmişlerdi. Çanakkale´den, İstanbul´a girmişlerdi. Bu buhranlı dönemde 19 Mayıs 1919´da Mustafa Kemal Paşa, Samsun´a ayak basmış ve kafasında bir kurtuluş planı hazırlamaya başlamıştı. Mustafa Kemal´in kafasında tek bir şey vardı: ‘’YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM!’’ NUTUK´un daha giriş sayfasında Mustafa Kemal der ki:

‘’1919 senesi, Mayısın 19. günü Samsun´a çıktığımda ülkenin genel durumu şöyleydi:
Osmanlı Devleti´nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı´nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış. Büyük Savaş´ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Ulusu ve yurdu I. Dünya Savaşı´na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek yurttan kaçmıştır. Padişah ve Halife olan Vahdeddin soysuzlaşmış, kendini ve sadece tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça önlemler almakta. Damat Ferit Paşa´nın başkanlığındaki hükûmet güçsüz, haysiyetsiz ve korkak; padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…’’

Bundan sonra işgaller devam eder. İzmir´in işgali ile hız kazanır, Hasan Tahsin ilk kurşunu sıkar. Kuva-yi Milliye canlanmaya başlar.

TRAKYA´da durum nedir peki?

İşgal edilmiştir. Yunan kuvvetleri çoktan girmiştir. Halk perişan olmuştur. İnsanların evlerine girip para başta olmak üzere değerli eşyalarını zorla alma, küçükbaş ve büyükbaş hayvanlarına el koyma gibi Türk halkına ”tecavüz” etmektedirler. Sadece bununla sınırlı değildir. Türk kadınına tüm işgal ettikleri yerlerde yaptıkları gibi burada da eziyetlerini sürdürmektedirler. 1922 yılında Tekirdağ´ın Saray ilçesine bağlı Büyük Manika (günümüzde Büyükyoncalı) köyünde 15 yaş üzeri 310 erkeği Ege açıklarındaki Milos Adası´na sürgün etmişler ve bu erkeklerin 158 tanesi geri dönebilmiştir.

BATI CEPHESİ…

Büyük çapta oluşturulmuş ve Büyük Taarruz ile başarıyla sonuçlanmıştır. Bunca olay yaşanırken Anadolu´nun yanında Trakya bir yetim gibi kalmıştır. Hiçbir kara ulaşımı yapılamadığı için Batı Cephesi gibi düzen alınamamıştır. Türk Ordusu, Trakya´ya, İzmir´e girdiği gibi girememiştir. Dedik ya en başında Trakya bölgesi coğrafi olarak işgale çok müsait bir alan diye. Atatürk bunu biliyordu. Manevraları 1937 yılına gelince yaptırması da daha evvel ki 1912´den başlayan ve 1922´nin sonuna değin giden 10 yıllık süreçtir. 

1923´TEN SONRASI…

Cumhuriyet kazanıldı. Devrimler yapıldı. Türkiye uçak bile üretti! Atatürk cumhurbaşkanı oldu. Birinci 5 yıllık kalkınma planı başarılıydı. Şimdi… Avrupa ne alemde? Almanya intikam ile yanıyor, İtalya alev saçıyor. İktidarlar? Adolf Hitler ve Benito Mussolini. Rusya? Başta Stalin var. Diğer Avrupa ülkeleri? Öyle bir siyasi karışıklık hâkim ki Türkiye Avrupa´nın 1930´larda görebileceği en güzel iktidara sahip. Prof. Dr. Yurdakul Yurdakul´un Mustafa Kemal´den Atatürk´e isimli kitabına geçmek istiyorum. Nereye geleceğimizi hep beraber görün:

(Prof. Dr.Yurdakul Yurdakul, Mustafa Kemal´den Atatürk´e, s.242´de yer alan fotoğraf)

ATATÜRK´ÜN KEHANETİ

Atatürk´ün McArthur´la Görüşmesi
(ABD Genelkurmay Başkanı)

Amerika Genelkurmay Başkanı 1932 yılında, bir dünya gezisi yapmış ve bu arada Türkiye´ye de uğramıştı. Atatürk de o tarihte İstanbul´dadır. İki asker Dolmabahçe Sarayı´nda 1,5 saat kadar konuşmuşlar ve bu konuşma Amerika arşivlerine geçmiştir.

Bu konuşma tutanakları 1951 yılında Amerika´da yayınlanan The Caucosus Dergisi yayımlanmıştır. Dergi tutanakları yayımlarken şu yorumu da yapmıştı:

‘Avrupa´da çıkacak savaşı kazanan ne İngiltere ne Fransa ne de Almanya olacaktır. Savaşı Bolşevik Rusya kazanacaktır. Amerika´da bu savaştan uzak kalmayacaktır.’

Atatürk, Avrupa´nın durumu konusunda McArthur´un sorusunu şöyle yanıtlamıştı:

”Wersailles Anlaşması, 1. Dünya Savaşı nedenlerinden hiçbirini kaldırmamıştır. Tersine, dünün başlıca düşmanları arasındaki uçurumu büsbütün derinleştirmiştir. Galipler, yenilenlere barış koşullarını zorla onaylatırken, bu ülkelerin etnik geopolitik ve ekonomik özelliklerini görmemiş, yalnızca düşmanlık duygularıyla girişimlerde bulunmuşlardır. Böylece bugün içinde bulunduğumuz barış dönemi sadece ”silahları bırakma” şeklinde olmuştur. Eğer, siz Amerikalılar, Avrupa işleriyle uğraşmaktan caymasaydınız ve Wilson´un programını uygulamakta kararlı olsaydınız, bu ”silahları bırakmak” dönemi uzar ve bir gün barışa uzanabilirdi.

Bence dün olduğu gibi yarın da Avrupa´nın geleceği, Almanya´nın davranışlarına bağlı görünüyor. Büyük bir dinamizme sahip olan 70 milyonluk, çalışkan ve disiplinli bir millet, ulusal tutkularını kamçılayacak bir siyasal akıma kendini kaptıracak olursa, Wersailles Sözleşmesi´ni ortadan kaldıracaktır.”

Atatürk´ün İtalya konusundaki görüşü de şöyledir:

”İtalya, Mussolini´nin yönetiminde unutulmayacak aşamalar yapmıştır. Eğer Mussolini, gelecekteki savaşın dışında kalabilmek başarısını gösterebilirse, barış masasına güçlü bir devlet olarak oturabilir. Ama korkarım ki, İtalya´nın bugünkü lideri Sezar rolünü oynamaktan kendini alamamaktadır. Bu da İtalya´nın askeri bir gücü olmadığını hemen ortaya çıkaracaktır.

Avrupa´da çıkacak savaşı kazanan ne İngiltere ne Fransa ne de Almanya olacaktır. Savaşı Bolşevik Rusya kazanacaktır.

Rusya´nın yakın komşusu ve onlarla en çok savaşmış bir ulus olarak biz Türkler, oradaki olayları yakından biliyoruz. Tehlikeyi bütün açıklığıyla görüyoruz. Uyuyan Doğu halklarının duygularını pek güzel kullanan, onları okşayan ve kinlerini dile getirmesini bilen Bolşevikler, yalnız Avrupa´yı değil, Asya´ya da gözdağı veren bir güç haline gelmektedir. Avrupa devlet adamları başlıca anlaşmazlık konularını her türlü bencillikten uzak, yalnızca genel çıkarlar yönünden ele almazlarsa, korkarım ki, felaket önlenemeyecektir. Avrupa´nın sorunu artık İngiltere, Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık değildir.

Bugün Avrupa´nın doğusunda bütün uygarlığı, üstelik insanlığı tehdit eden bir güç belirmiştir. Bütün maddi ve olanaklarını topluca bir dünya devrimi için seferber eden bu korkunç güç, üstelik Avrupa ve Amerikalıların bilmedikleri yepyeni politika yöntemlerini uygulamakta ve karşıtlarının en küçük hatalarından bile yararlanmaktadır.’’(1)

Kısacası Atatürk olası bir savaşı zaten bekliyor. Bu Atatürk´ün öngörüsüne çok güzel örnek teşkil etmektedir. Olası bir savaş öncesi savunmanızı, askeri gücünüzü görmelisiniz. Savaşı 1932´de 1939-40 arasında tahmin edip tarih yaklaşınca 1937´de bu manevraların gerçekleşmiş olması Atatürk´ün ne kadar büyük bir lider olduğunun kanıtlarından.

Bunu okuduktan sonra şunu da paylaşmak istiyorum. Bu Atatürk´ün ”dış politikası” için ideal bir yanıt olacaktır. 

Yurtta Sulh Cihanda Sulh 


 

Paris Büyükelçiliğimizi de yapan, Dışişleri Bakanlığımızın en önemli isimlerinden Numan Menemencioğlu şunları anlatıyor:

‘… Yeni, çiçeği burnunda büyükelçilik (sefirlik) payesine erişmiştik. İlk defa dışarıda görevlendiriliyorduk. Büyükelçiler, tayin edildikleri ülkelerin devlet başkanlarına itimatnamelerini sunmadan önce kendi cumhurbaşkanlarından sözlü talimat alırlar. Bu nedenle arkadaşım, Büyükelçi Faik Zihni Aktur´la birlikte Atatürk tarafından kabul edildik. Her zamanki gibi zarif davranışlarıyla bizi karşılayan Atatürk´le karşı karşıya oturduğumuz sırada, nur içinde yatsın o büyük adam, ikimize hitaben ”Bakınız, sizler ilk defa Türkiye devletini dışarıda temsil edeceksiniz. Devletimizi oluşturan temel ilkelerin en önemlilerinden birisi yurtta sulh, cihanda sulh ilkesidir. Bu politika ne anlam taşır? Ve hangi temel düşüncelerden kaynaklanmıştır? Bunu kısaca ve özetler sizlere anlatmak isterim” dedi ve devam etti:

Osmanlı İmparatorluğu süreci ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Arapların Türklere karşı düşmanlıklarını ve hıyanetlerini göz önünde bulundurarak Araplarla olan ilişkilerimizde Arap’a bulaşma’ sözcüğü maksadımızı ifade etmeye yeterlidir.

Büyük komşumuz Sovyetler Birliği ile Bolşevik İhtilali sonrası kurulan dostluğumuzu ve ikili ilişkilerimizi, onları tahrik etmeyecek ölçüler içerisinde devam ettirmeli ve sürekli kılmalıyız.

Emperyalist devletlerle olan siyasetimizi (İngiltere, Fransa, Amerika ve Avrupa devletleri) çok dikkatli tespit etmeli ve ilişkilerimizi mesafeli yürütmeye özen göstermeliyiz ve bu politikamızı üçüncü dünya devletlerine belirgin şekilde hissettirmeliyiz…’’ (2)

Şu iki alıntıyı okuduktan sonra Avrupa kızışırken yıl 1937´ye geliyor. Manevralara… Trakya Manevraları…

1937 AĞUSTOS AYI… TRAKYA MANEVRALARI

Trakya Manevraları´nın temel amacı yukarıda yazanlardır. Trakya´nın Kurtuluş Savaşı´nda yeterince destek alamaması, işgale müsait bir alana sahip olması ve ilk işgal edilebilecek ana hat olması önemli faktördür. Ve bu çok iyi biliniyordu. 1937 artık Almanya´nın silahlanmayı hat safhaya taşıdığı, ABD´nin her şeye el uzatmaya hazır hale geldiği, Rusya´nın Avrupa´dan (İngiltere-Fransa) nefret etmesine karşın Hitler-Stalin anlaşmazlığından Almanya´ya diş bilemesi, İtalya´nın faşist politikası söz konusudur.

Trakya Manevralarının da net amacı: 

Dönemsel olarak yaklaşmakta olan II. Dünya Savaşı öncesinde hem silahlı kuvvetlerin hazırlık seviyesinin gözden geçirilmesi hem de olası düşman tehditlerine yönelik güç gösterisi olarak gerçekleştirilmiştir. 

Manevraların özeti:

‘’Kırklareli, Tekirdağ ve Edirne bölgelerini kapsayan tatbikata yaklaşık 200 bin asker katılır.Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak komutasındaki tatbikatlarda sarı, kırmızı ve mavi birlikler olası bir işgal senaryosuna göre strateji geliştirecek hareket ederler.

Trakya bölgesi Osmanlı İmparatorluğu zamanında 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında yoğun çarpışmaların yaşandığı ve Türkiye Cumhuriyeti için çok önemli stratejik bir savunma bölgesi olduğu için seçilmiştir. Arazi yapısının cephe savaşına uygun olmaması nedeniyle saldıran kuvvetlerin önemli avantaj içinde olacağı yörede savunma kabiliyetinin güçlendirilmesi hedeflenmiştir.

Senaryo uyarınca Meriç Nehri hattı boyunca saldıran hayali düşman kuvvetleri olan sarı birlikler, Kıyıköy’den çıkartma yapan destek mavi birlikleriyle, savunmadaki kırmızı birliklere saldırır.’’ (3)

‘’1937’de Trakya’da gerçekleştirilen 1. Ordu Manevraları’na; Afganistan, Yunanistan, İran, Romanya, Yugoslavya Ordularının Genelkurmay Başkanı Generaller ve daha birçok yabancı ülkelerin yüksek rütbeli askeri temsilcileri katıldı. Konukların şerefine ziyafet verildi. Edirne şehrinde gezi düzenlendi. ‘’ (4)

Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yrd. Doç. Dr. Veysi Akın´ın yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum -tarafımca yazı kısaltılmıştır-.

‘’TRAKYA´NIN ZAFER AYI! KASIM AYI!’’

‘’Yunanlıların Trakya’daki ilk zulümleri, 14 Ocak 1919’da Yunan taburunun Edirne-İstanbul demiryolu hattını işgal etmesi ile başladı. Daha sonra da 20 Temmuz 1922’de Trakya’nın resmen işgali ile şiddetini artırarak devam etti.

Türkler, Yunanlıların ve yerli Rumların bu vahşeti karşısında mal, ırz ve canlarını korumak amacı ile silahlanarak münferit çeteler oluşturdular. Dağlara sığınarak, Yunan zulümlerine karşı koydular. Ankara Hükümeti de bölgedeki bu çetelere destek veriyordu. Bu amaçla Şakir (Kesebir) ve Fuad (Balkan) Beyler, Trakya’da görevlendirildiler. Kendilerine gerekli para ve malzeme yardımı yapıldı. Bu çeteler, İğneada, Demirköy, Saray, Çatalca, Pınarhisar, Vize, Kırklareli, Muradlı ve Tekirdağ civarında faaliyet gösteriyorlardı. Ankara Hükümeti, diğer taraftan da diplomatik girişimlerde bulunarak, Yunan mezaliminin durdurulmasına çalışıyordu.

Müttefik devletler kendi aralarında yaptıkları 20-23 Eylül 1922 Paris Müzakereleri ile esasta Trakya’nın tahliyesini dikkate alacaklarını bildiren bir konferans toplanmasını kabul ettiklerine dair bir muhtıra hazırladılar. Türk tarafı, 23 Eylül tarihli bu muhtıraya 29 Eylül 1922 cevabî muhtırası ile karşılık verdi. Buna göre, Türkler Edirne dahil bütün Doğu Trakya’nın tahliyesi ve Türk idaresine teslimini istiyordu. Ayrıca, 3 Ekim’de Mudanya’da konferansın toplanacağı ve murahhas olarak İsmet (İnönü) Paşa’nın görevlendirildiği bildiriliyor, uygun görüldüğü takdirde kendi adına katılacak generallerin isimlerinin işârı isteniliyordu.

Müttefikler, kesin cevap vermeden evvel Türk ordusunun ileri harekâtını durdurabilmek amacı ile Fransız devlet adamı Franklin Bouillon’u İzmir’e göndermişler ve Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek arabuluculuk talep etmişlerdi. Nitekim bu görüşmelerde, Trakya’nın Türklere verileceği Bouillon tarafından taahhüt edilmiş bulunuyordu. Bu durum Türk ordularının harekâtını kısmen durmasını sağlamıştı

Anadolu’da kazanılan zaferden sonra sıra Trakya’nın Türk idaresine alınmasına gelmişti. Mudanya Konferansı (3-11 Ekim 1922) bu amaçla toplanmıştı.

Mudanya mukavelesine göre, Yunan kuvvetleri Doğu Trakya’nın tahliyesine 15 Ekim’de başlayacak ve on beş gün zarfında Meriç nehrinin batısına çekilmiş olacaklardı. İtilaf Devletleri askerleri, Barış Antlaşması’nın imzasına değin sınırda çıkabilecek her türlü olayı önlemek amacı ile Meriç’in sağ kıyısı ile Karaağaç ve sol sahilinde bazı noktaları işgal edecekti.

İmzayı takiben İstanbul’a dönen Müttefik generalleri Harrington, Charpy ve Mombelli, 12-15 Ekim tarihlerinde düzenledikleri toplantılarda Yunan tahliyesi ve Müttefik işgaline dair önemli kararlar aldılar. Buna göre Doğu Trakya, üç mıntıkaya taksim edildi. Her mıntıka, ayrı İtilaf kuvvetleri ve heyetleri tarafından işgal edilecekti. Tespit edilen mıntıkalar şöyle idi:

1. İtalyan Mıntıkası: Çorlu, Çerkezköy ve havalisi.

2. Fransız Mıntıkası: Edirne, Kırklareli (Kırkkilise), Lüleburgaz ve havalisi.

3. İngiliz Mıntıkası: Tekirdağ (Tekfurdağı), Keşan, Hayrabolu ve havalisi.

Tahliye Edilen Yerler ve Tarihleri:

Çerkezköy: 15 Ekim 1922-17 Ekim 1922
Çatalca: 16 Ekim 1922-16 Ekim 1922
Saray: 16/17 Ekim 1922-17 Ekim 1922
Silivri: 17 Ekim 1922-17 Ekim 1922
Vize: 19 Ekim 1922-19 Ekim 1922
Çorlu: 16 Ekim 1922-18 Ekim 1922
Midye: 16 Ekim 1922-17 Ekim 1922
Lüleburgaz: 17 Ekim 1922-17 Ekim 1922
Kofçağız: 21 Ekim 1922-22 Ekim 1922
İnece: 21 Ekim 1922-22 Ekim 1922
Babaeski: 22 Ekim 1922-23 Ekim 1922
Kırklareli: 20 Ekim 1922-22 Ekim 1922
Edirne: 18 Ekim 1922-31 Ekim 1922
Muratlı: 19 Ekim 1922-20 Ekim 1922
Keşan: 20 Ekim 1922-21 Ekim 1922
Hayrabolu: 23 Ekim 1922-24 Ekim 1922
Malkara: 23 Ekim 1922-23 Ekim 1922
Uzunköprü: 21 Ekim 1922-25 Ekim 1922
Tekirdağ: 19 Ekim 1922-20 Ekim 1922

Yer adı/ Müttefik Mıntıkası/ Devir Teslim Tarihi

Çerkezköy=> İtalyan 31 Ekim 1922
Çorlu=> İtalyan 31 Ekim 1922
Saray=> İtalyan 1 Kasım 1922
Silivri=> İtalyan 2 Kasım 1922
Vize => İtalyan 2 Kasım 1922
Midye=> Fransız 4 Kasım 1922
Lüleburgaz=> Fransız 8 Kasım 1922
Pınarhisar=> Fransız 8 Kasım 1922
Babaeski=> Fransız 9 Kasım 1922
Alpullu=> Fransız 9 Kasım 1922
Kırklareli=> Fransız 10 Kasım 1922
Havsa=> Fransız 24 Kasım 1922
Edirne=> Fransız 25 Kasım 1922
Muratlı=> İngiliz 3 Kasım 1922
Tekirdağ=> İngiliz 13 Kasım 1922
Hayrabolu=> İngiliz 15 Kasım 1922
Malkara=> İngiliz 15 Kasım 1922
Mürefte=> İngiliz 17 Kasım 1922
Şarköy=> İngiliz 17 Kasım 1922
Uzunköprü=> İngiliz 18 Kasım 1922
İpsala=> İngiliz 20 kasım 1922
Keşan=> İngiliz 21 Kasım 1922
Enez (İnöz)=> İngiliz 24 Kasım 1922
Gelibolu=> İngiliz 26 Kasım 1922

Çerkezköy’den itibaren devir-teslim heyeti bazen trenle bazen de karayolu ile Edirne’ye kadar bütün Trakya’nın teslimini tamamladı. Her kazada Türk yöneticileri Müttefik heyetlerince karşılanıyor, bayrak merasimi gerçekleştiriliyor ve Müttefik heyetleri ile Türk yöneticiler arasında devir-teslim tutanakları imzalanarak yönetime el konuluyordu. Daha sonra müttefik heyetler bölgeyi terk ediyorlardı. Edirne ve Gelibolu’nun teslimini müteakip bütün Doğu Trakya 28 Kasım 1922’de TBMM Hükümeti İdaresi’ne geçmiş oldu.

Türk İstiklal Harbi’nin zaferle neticelenmesi ve TBMM Hükümeti’nin uyguladığı başarılı diplomasi ile Misâk-ı Millî’nin önemli bir maddesi olan Doğu Trakya yeni bir savaşa gerek olmadan kazanılmıştır. Anadolu’da kazanılan zaferle bütün Anadolu toprakları düşmandan temizlenmişti. Sıra Trakya’nın kurtarılmasına gelmişti. Bu da, 11 Ekim 1922 tarihli Mudanya Mütarekesi hükümleri ile temin edilmiştir.’’(5)

Trakya işgal döneminde gerçekten çok zorlu zamanlar geçirmiştir. Halk perişan haldedir.  

‘’9 Eylül 1922 tarihinde Yunanistan’ın Anadolu’da hezimete uğramasından sonra Mudanya Ateşkes Anlaşması ile Kurtuluş Savaşı kazanılmış oldu.Yunanistan, bu yenilgiden sonra Doğu Trakya’daki sivil halkı esir kamplarına sürgün etme uygulaması başlattı. Sürgünle birlikte savaş kurallarına hiç uymayan bir kıyım da başlatılmış oluyordu.Sürgünden önce Büyükyoncalı (Büyükmanika) köyünün on beş yaşın üzerindeki tüm erkeklerinin sayısı 310 idi ve bunların tümü Milos esir kampına götürüldü. Bir yıl sonra geriye sadece 158’i dönebilmiştir. Trakya ve Batı Anadolu’dan götürülmüş tüm asker ve sivil insanlarımız, esir kamplarında benzeri acıları yaşamışlardır. Elinizdeki kitap, 24 Temmuz 1923’de Lozan Anlaşması imzalandıktan sonra otuz altı esir kampından biri olan Milos Adası Esir Kampı’ndan geriye dönen esirlerden Tekirdağ’ın Saray ilçesi ile buna bağlı olan Büyükyoncalı (Büyükmanika) beldesi ve çevre köylerin sivil halkına yönelik baskı ve kıyımları bütün yönleriyle ortaya koyuyor.’’ (6)

”Allah bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın!”

Evet, gerçekten Trakya Manevraları önem arz etmektedir. Mustafa Kemal´in uyguladığı politika, gerekse ileri görüşlü bir lider olması Türkiye´yi her zaman başarıya ulaştırmıştır. 


Ayberk KIZILKAYA


KAYNAKÇA:

⦁ Prof. Dr. Yurdakul Yurdakul, Mustafa Kemal´den Atatürk´e, s. 239-240-241-242-243
⦁ Vural Savaş, Ulusalcı Mı Milliyetçi Mi Olmalıyız?, s.74-75
⦁ http://mustafakemalim.com/ataturk-trakya-manevralarinda-17-20-agustos-1937/
⦁ http://mustafakemalim.com/trakya-manevralarina-gelen-yabanci-generaller/
⦁ https://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=354086
⦁ Ziya Çağlı, Trakya´nın Tarihi Kurtuluş Gerçeği