Yine Akif ile Fikret…

28 ARALIK 1985 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nden, MUSTAFA EKMEKÇİ imzalı Ankara Notları isimli yazıdan alınmıştır. 


Dün Mehmet Akif’in ölüm yıl dönümüydü. Akif, 27 Aralık 1936’da öldü. Dört kişinin getirip, Emin Efendi Lokantası’nın önüne bıraktığı cenazeyi üç yüz kişilik bir üniversite gençliği grubu kaldırdı. Buna ilişkin “Ankara Notları”, geniş yankılar yaptı. Kimi okurlar:

— Akif’i sizin yazılarınızla tanıdık! diye telefon ederlerken Tercüman’da yazılara eleştiriler çıktı. Gözdağı ile karışık şeyler… Akif’i küçük düşürmek için bunları yazdığım ileri sürüldü. Yan­lıştı. Akif’i saydıklarını söyleyenlerin, Akif’in ölümünden sonra onun oğluna neden bakmadıklarını, yoksulluk, bakımsızlık için­ de, söylentilere göre esrardan ölmesine neden seyirci kaldık­larını sormak gerekir. Akif’in oğlu, babasının cenazesine, elleri kelepçeli olarak cezaevinden getirilmişti. Hırsızlık suçundan içerdeydi… Mehmet Bayrak, “Tevfik Fikret” adlı yapıtında, bu konuda şöy­le der:

“.. Fikret’in ölümünden beş yıl sonra papaz olan Ha­luk’tan dolayı onu suçlayanlar, Mehmet Akif’in oğlunun, babasının cenazesi başına hırsızlık suçundan dolayı elleri ke­lepçeli olarak jandarmalar arasında geldiğini ve bunun Akif’le ilgisi olamayacağını unuturlar…”

Çocuğuna bakmazlar, ilgilenmezler de, ölümünden yıllar son­ra sömürmekten geri durmazlar. Yeni öğrendiğim bir konuyu araştırdım. O zamanki gazete­lerde göremedim. 1936 yılında Tıp Fakültesi öğrencisi olan Dr. Esat Uluhan anlattı. Uluhan, şimdi Antalya’da. Dr. Esat Uluhan şöyle dedi:

“Akif’in cenazesini kaldırmaya karar verdiğimiz gündü. Üni­versite Rektörü Cemil Bilsel’in gençleri toplantıya çağırdığını söy­lediler. Gittik. Toplantı Zeynep Kâmil konferans salonundaydı. Cemil Bilsel, ‘Evlatlarım’ diye konuşmasına başladı:

— Evlatlarım, dedi. Mehmed Akif için bir cenaze töreni ya­pacakmışsınız. Size, Atatürk’ten aldığım telefon emrini iletiyo­rum. Atatürk diyor ki: “Gençlerin böyle bir merasim yapmalarında sakınca yok. Yalnız üniversite binasının içine sokulmasın…” Atatürk’ün neden böyle bir emir verdiğini o zaman anlayama­dık. Toplantı dağıldı. Ancak, gençlik kararlıydı. Cenaze üniver­sitenin sahanlığına getirildi. Saygı duruşu yapıldı. Tekrar omuzlara alınıp Edirnekapı’ya götürüldü. Atatürk’e büyük saygımız var. O zaman devrimlerin heyecanı içindeyiz, fakat Akif’e de büyük saygımız var. istiklal Marşı’nın şairi diye… Ertesi günü yine Rektör Cemil Bilsel bizi çağırdı. Yüzünde üz­gün bir ifade vardı. Zeynep Kâmil salonunda toplanmıştık.

— Evlatlarım, dedi. Dün size Atatürk’ün telefon emrini bildir­miştim, şimdi Atatürk’ün telgrafını okuyacağım:

‘Gençler, tele­fonla verdiğim emrime rağmen, Mehmed Akif’in cenazesini üniversite binasının içine kadar sokmuşlardır. Bundan dolayı, bütün gençlere teessüflerimi bildiriniz. Ve, istiklal Marşı şairine gösterdikleri kadirşinaslıklarından dolayı da, gözlerinden öptü­ğümü söyleyiniz.’

Cemil Bilsel’in telgrafı okumasından sonra da­ğıldık”

Bu yazdıklarım, Esat Uluhan’ın anımsayıp anlattıkları, o za­manın gazetelerinde yok. Cenazenin üniversiteye götürülüp orada saygı duruşu yapıldığına ilişkin de bir haber bulamadık. Tek kaynağım, olayı yaşadığını belirten Esat Uluhan.

Atatürk’ün bir süre sonra, Perapalas’ta gençlere, “Ben gençliğe kırgı­nım…” diye başlayan konuşması, Uluhan’ı doğrular niteliktedir. Atatürk’ün, devrimlerini emanet ettiği gençlik üzerindeki titiz­liği de doğaldır… 24 aralık, Fikret’in doğum yıl dönümüydü. 27 aralık, Akif’in ölüm yıl dönümü. İkisi de bu hafta içindeydi. TV, Fikret’i “Ayın Olayları” içinde kısaca anmakla yetindi! Buna karşılık Akif’e ge­niş yer ayırdı. Kaç kez izlenceyi önceden anımsattı. İnönü için düzenlediği izlence ise, “Ehh, idare ederdi” hiç yoktan iyiydi… Doğruya doğru… Eleştirmen Asım Bezirci, Mustafa Baydar’ın, “Anılarla Fikret ve Atatürk” adlı yapıtından fotokopiler yolladı. Ayrıca üç ciltlik, “Tevfik Fikret” dizisini de.. Mustafa Baydar şunları yazar:

“Fikret’in ölümü üzerinden üç yıl geçmiştir. Anafartalar’ın mu­zaffer kumandanı Mustafa Kemal, Aşiyan’ın dik yokuşunu tırman­makta. Yanında da Harbiye’den manej hocası Emin Bey bulunmaktadır. Koluna girdiği hocasına, yüreğinin derinliklerin­den gelen bir sesle Fikret’e olan sevgisini şöyle anlatır:

— Ben inkılap ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerle­rin başında elbette ki Aşiyan gelir. Mustafa Kemal, hocasına bu yokuşta bir sır tevdi eder:

— Yakında Anadolu’ya gidiyorum, ne diyorsun?

Hocası cevap verir:

— Ne duruyorsun?

Kimbilir, belki de Mustafa Kemal, memleketi kurtaran kararını kesin olarak, Fikret’in katına tırmanırken verdi…”

Akif’i sevdiklerini, savunduklarını söyleyenlerin çoğu onu, sa­dece sömürürler. Gerçeklere gözlerini kaparlar. Akif, dürüst ya­şamış bir kişidir. Yobazlara en ağır saldırılarda bulunur. “Safahat”ında çeşitli dizelerinde şunları söyler:

“Asırlar var ki, İslamın muattal beyni, bazusu / Düşünmez baş­lar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar.”

“Ey milleti merhume, güneş battı uyansan…”

“Allah’a dayanmak mı? Asırlarca dayandık / Düştükse bu hüs­rana onun nârına yandık…”

“Şeriat çalış dedikçe çalışmadın durdun / Onun hesabına bir­ çok hurafe uydurdun / Sonunda tevekkülü sokuşturup araya / Zavallı dini çevirdin maskaraya.”

Akif’in Kuran’ın çevirisini bitirip, Atatürk’e vermemiş olma­sından dolayı Atatürk’ün kırgın olduğu çeşitli kaynaklarda ya­zılıdır. Bir gün Akif’in yanına, yakınları girerler. Akif’in kızı gibi sevdiği Süheyla (Karan) Hanım:

— Amca, der, Kuran tercümesi ne oldu?

O, bu sorudan hiç hoşlanmamıştır, yüzü birden kızarır, göz­leri dolar:

— Yıllarıma mal oldu, yıllarıma, der.

Süheyla Hanım’ın:

— Bitti mi? sorusuna da:

— “Bitti, fakat kimseye vermeyeceğim. Onu Mısır’da bıraktım” yanıtını verir.

Süheyla Hanım, bu yanıt karşısında içinde bir is­yan duyar. Bu çeviri ne diye Mısır’da kalıyor diye. Bu iç duygu­sunu şöyle anlatır:

— Amca, der, bu nasıl olur? Bir Türk, eserini nasıl Mısır’da bırakır? O yalnız sizin değil, Türk milletinindir de…

Bu sırada Süheyla Hanım’ın eşi Hayrettin Bey (Hayrettin Bey, Prof. Doğan Karan’ın babasıdır.)

— Basılmasın. Yalnız bir nüsha yazılsın da Atatürk’e hediye edilsin. Süheyla Hanım da şöyle der:

— Biz, biraz da Atatürk namına görüşüyoruz , Eğer para az geldiyse biraz fazlalaştıralım. Mesela 10.000 liraya çıkaralım de­miş de. Akif doğrulur, yatağına oturur. Bu öneriden çok canı sıkıldı­ğı bellidir, belki de en yakınlarıma yazık ki kendimi anlatama­dım diye. Şunları ekler:

— Bu fakir adama 4000 lira bile fazla… İyi olursam getirtir, üzerinde daha meşgul olurum. Belki o zaman basılabilir… Bunları Emin Erişirgil’in yapıtından özetledim. Özetle yazdım. Yine aynı yapıtta, Hakkı Tarık Us’la, Akif’in konuşmalarına da geniş yer verilir. Hakkı Tarık Us, Akif’e Kuran çevirisi için git­miştir Akif, konuşmasının bir yerinde Atatürk’le ilgili olarak şun­ları söyler:

— Tarık Bey, der. Ben yemin etmem! Fakat işte yemin ediyo­ rum. Ben milli mücadelede yanında bulundum; yakından tanı­dım vallahiI azim. Eğer Atatürk olmasaydı, bu zafer kazanılamazdı…

Hakkı Tarık, biraz düşünür, sonra:

— Fakat, der, Ben Atatürk’e böyle bir sözden ziyade tercü­meyi götürmek istiyordum.

Akif, daha sonra odaya giren Mithat Cemal’e (Kuntay) şöyle der:

— Kuran’ı tercüme etmek için insan ya çok âlim olmalı, ya da çok cahil!