Salih Bozok’un İntiharına Giden Süreçte Yaşananlar

Atatürk’ün muhafızlarından Kâzım Polat, 10 Kasım sabahını ve Salih Bozok’un intiharını şu şekilde nakletmektedir: 

1938 senesinin 10 kasım günüydü; Büyük Atatürk’ün muhafızı olarak Dolmabahçe Sarayı’nda bulunuyordum. O gün sabahın altısında arkadaşım ile birlikte vazife almıştık. 

O gün saraydaki hava her günkünden daha başka görünüyordu. Bütün saray personeli üzgün ve kederliydi. Sanki az sonra bütün yurdu, bütün insanlık âlemini toptan ağlatacak olan acı haberi şimdiden seziyormuş gibi bir halleri vardı. Doktorlar, büyük insanın başında geceli gündüzlü nöbet tutuyorlar, hastalığın seyrini gayet ciddi olarak takip ediyorlar. Bizler de üzerlerimize düşen günlük işleri layıkıyla yapabilmek için sağa sola koşuyorduk.

Nadir bir fotoğraf, Salih Bozok, Başbakan İsmet İnönü, Celal Bayar ve Kılıç Ali birlikte görülüyorlar.

Bu esnada Atatürk’ün istirahat etmekte bulunduğu hususi daireye bağlı bulunan telefon mühim bir haber verecekmiş gibi çalındı. (Bu telefonlara bulundukları zaman yaverler cevap verilerdi. Yaverlerin bulunmadığı sıralarda ise bunları nöbetçi bulunan bizler cevaplandırırdık) Kalbim çarparak, ellerim titreyerek ahizeyi elime aldığım zaman karşımda Başyaver Celal Bey’in sesiyle karşılaştım. Celâl Bey, her zamanki ciddi, nazik ve inandırıcı sesiyle bana şu emri verdi: 

-‘Şimdi gönderdiğim reçeteyi motorlu bir vasıta ile çok acele olarak gönderin ve yaptırın’ diyordu. 

Doktor Nihat Reşat Belger

İki dakika sonra Doktor Nihat Reşat Bey’in imzasını taşıyan reçete gelmişti. Orada daimi surette hazır bulunan nöbetçi motorcu ile reçeteyi acele olarak eczaneye göndermiştik. Ne yazık ki bu reçete Atatürk’e verilen son reçete idi. 

Bu sırada Atatürk’ü candan seven yakınları erken saatler olmasına rağmen birer birer gelerek yaverlik odasındaki koltukları doldurmuşlar, Büyük Ata’dan iyi haberler bekliyorlardı. 

Bir evvelki geceyi uykusuz geçiren yaverler henüz dairelerine avdet etmemiş bulunduklarından gelen misafirleri bizler karşılıyor ve kendilerine icab eden malumatı vermeye çalışıyorduk. Telefonlar mütemadiyen işliyordu. 

Saat ilerliyordu. Telefonlar çaldıkça arkadaşım ve ben koşarak hepsine ayrı ayrı cevap veriyorduk.

Bu sırada misafirlerden birisi merak etmiş olacak ki sormuştu: 

‘Odadan dışarıda bulunduğunuz halde telefonlardan hangisinin çaldığını nasıl anlayabiliyorsunuz?’

Kendisine ‘seslerinden’ cevabını vermiştim. 

Aradan 15 dakika bile geçmemişti ki hususi dairenin telefonu ikinci defa olarak çaldı. 

Ahizeyi elime aldığım zaman tekrar Başyaver Celal Bey’in sesi ile karşılaştım. 

Atatürk bir manevra sırasında. Başyaver Celal Üner ve Yaver Cevdet Tolgay, Atatürk’ün olduğu tarafta, soldan dördüncü ve beşincidir.

Nöbetçi yaveri soruyordu. O gün nöbetçi yaverin Cevdet Tolgay olduğunu fakat henüz yaverlik makamına avdet etmediğini söyledim. 

Başyaverin sesi titriyor gibiydi. Şu emri verdi:

‘Yaver Cevdet Bey’i acele buraya gönderin, orada bulunanlara bir şeyler hissettirmemeye çalışın. Büyük Atatürk şimdi öldü.’

Elimdeki ahizeyi gayri ihtiyari düştüğünü hissetmiştim. Sanki el ve ayaklarının sinir bağları yerinden kopmuştu. Derhal kendimi toparlayarak ahizeyi yerine koydum, kimsenin yüzüne bakmadan dışarı fırladım. 

Muhtemelen, Salih Bozok’un vefatı öncesi çekilen son fotoğrafı.

Orada bulunan misafirlerden yüksek mevki işgal eden bir zat dışarıya kadar çıkarak benim gayri tabii hareketlerimden şüphe etmiş olacak ki bu halin sebebini sordu. 

Şimdilik odada bulunan diğerlerine bildirilmemesi ricası ile kendisine vaziyeti anlattım ve diğer nöbetçi arkadaşlarıma da durumu açıkladıktan sonra nöbetçi yaver Cevdet Bey’i aramaya çıktım.

Yaverlik makamına gelmekte iken kendisine sarayın salonunda tesadüf ederek Başyaver Bey’in emrini bildirdim. Geriye dönerek derhal hususi daireye gitti. 

Yaverlik makamında vaziyeti bizler idare etmeye çalışıyorduk. Bu esnada elektrikli hava her yere dağılmış, sarayın içerisi karışmış, hemen herkes şaşırmış ne yapacağını bilmez hale gelmişti. 

Vaziyetin vahametini takdir eden bizler her zamankinden daha ziyade dikkat kesilmiş, aldığımız emirlere göre durumu idare etmeye çalışıyorduk. 

Hemen hemen ömrünün dörtte üçünü Atatürk’ün yanından ayrılmadan geçiren onun yakınlarından Bozüyük mebusu Salih Bey, Ata’nın hastalığı esnasında eğer Atatürk ölürse kendisinin de mutlaka intihar edeceğini söylemişti. O zamandan beri Salih Bey’in yanında bir muhafız bulunduruluyordu. Bu muhafız kendisinden bir dakika dahi ayrılmıyordu. 

Yaverlik odası önlerinde etrafı tarasut ederken gözlerim merhum Salih Bozok’a ilişmişti. Muhafızasına memur adamı ile birlike yaverlik odasının karşısına isabet eden muhafız komutanı İsmail Hakkı Tekçe’nin odasına girdiğini gördüm. Yanındaki muhafızı kapının önünde kalmıştı.

Atatürk, Muhafız kıtasından Yüzbaşı İsmail Hakkı Tekçe’nin düğününde. Tekçe, Paşa’nın yanındaki genç Yüzbaşı.

Bilahare bu odaya telefon etmek bahanesiyle girmiş olduğunu öğrenmiştik. Az sonra bir tabanca sesi duyuldu. Odaya girenler Salih Bozok’u kanlar içerisinde kalbinden yaralı olarak buldular. 

Atatürk’ün başında nöbet bekleyen doktorlar, derhal müdahale ederek Salih Bey’in hayatını kurtardılar. 

İşte bu hava içerisinde vazifelerimize devam ederken hususi dairenin telefonu 3’üncü defa gene çalındı. Karşımızda gene Başyaver Celal Bey vardı. 

Atatürk kahve içerken. Hemen arkasında sivil giyimli olan Cevdet Tolgay’dır.

Atatürk’ün hastalığı müddetince başından bir saniye daha ayrılmayan bu vefakar, sadık, vazifeşinas ve her cephesiyle mükemmel insan, yanımda kimlerin bulunduğunu sordu. Bu sırada saatler ilerlemiş bulunduğundan diğer arkadaşlar da vazifelerine gelmiş bulunuyorlardı. 

Bir arkadaşımla acele olarak hususi daireye gelmemizi emretti. Aldığımız emir üzerine 10 dakika sonra Başyaverin karşısındaydık. 

Atatürk’ün odası ağlaşanlarla dolu idi. Bazıları da yatağın üzerine kapanmışlardı. Başyaver bizlere ağlaşanları göstererek dışarıya çıkarmamızı emir etti. 

Aldığımız emre göre odadakileri münasip şekilde birer birer dışarıya çıkardık. Nihayet odada bizden başka kimse kalmadı. 

Arkadaşımla birlikte Atamızın henüz soğumamış ellerini öperek o ana kadar içimize akıttığımız göz yaşlarımızı bıraktık…

Bir Cevap Yazın