Peyami Safa, Atatürk’ümüz

Türk’e ait her şeyin içinde O vardı: O’nun gölgesi meydanları dolduruyor. O’nun karaltısı dağbaşlarını tutuyor, O’nun bakışı en uzak dalların ucuna, en geniş ovaların sonuna, içimiz kadar kapalı ve kuytu köşe bucaklara uzanıyordu.

Kımıldayan, fırlayan, sıçrayan her şeyde O’nun şimşeğinden bir çizgi vardı. Her ev, her gün, kendi aile reisinden bir haber bekler gibi O’ndan bir işaret almaya alışmıştı.

Kara haberden sonra, hem de nasıl, her şey birdenbire söndü; nasıl…

Sanki O’nsuz dağlar karardı, O’nsuz dallar kurudu, O’nsuz mesafe bomboş kaldı. Şimdi bütün gözler yaşlı, benizler uçuk, dudaklar kilitli. Sanki her evden bir cenaze çıktı.

O’nsuz varlıkta, yokluğa sarkan bir şey var. Fakat, varlıkla yokluk arasındaki tezadın hazımsızlığmdan doğan bir inanmamak duygusu içindeyiz. O’nun kadar var olan ve O’nun kadar var eden bir insanın yokluğuna inanmamak duygusu büyük bir hakikat saklıyor. Buna dikkat edelim. Onun yokluğuna inanmamakta haksız değiliz: O, ölmemiştir, demiyeceğim, fakat O’nun ölen tarafı her fanide olduğu gibi, zaten en az olan tarafıydı, gövdesiydi. Zaten O bu kadar işleri bir et ve kemik parçasıyla bir mide ve karaciğer parçasıyla yapmadı.

Onun asıl var olan ve bugün yok olduğuna bir türlü inanmadığımız tarafı, fani altın başına sığmıyarak en aşağı memleket hudutları kadar taşan cevherdi. Bu cevher her Türktür.

Onun güzel gözlerinin elenmiş duru mavisinden fışkırmış, bütün yurdu sarmıştı. Fakat o gözbebeklerin sönmesiyle, o cevherin zerresi kaybolmamıştı. Biz bütün Türk fezalarını dolduran o seyyaleyi iliklerimize kadar duyarak O’nun var olduğunu seziyor ve bunun için yok olduğuna inanamıyoruz.

Onun zaten fâni vücudunun kaybolmasından duyduğumuz keder sonsuzdur; fakat milli hızımızdan, gücümüzden, güvenimizden zerresini kaybetmiş değiliz. Bilakis, O’nun sağlığında, O’na güvendiğimiz için bizi saran bir sürü ihmallerimizden, O’nun hepimize dağılan cevheriyle kendimizi kurtaracağımız günü de idrak etmiş oluyoruz. Kendisi bir nutkunda, bu memleketin bir değil, birçok Mustafa Kemal’lerle dolu olduğunu söylememiş miydi? O’nun manevî varlığı kadar maddi yokluğu da bizim için dağlar deviren bir enerji kaynağı olacaktır. Çünkü, maddî yokluğunun manevi varlığına asla mani olamayacağını isbat edeceğiz; çünkü biz O’nun gövdesine tapan bir putperest değil, ölmez eserine ve mânasına bağlı bir şuuruz. O, kendi vücuduyla beraber kaybolacak fani bir milletin değil, kendi manasıyla beraber yaşayacak ebedi bir milletin yaratıcısıdır. Yeise kapılmak hem O’nu, hem kendimizi anlamamak olur. Fakat, kederimiz ne sonsuzdur, günümüz ne karadır, gönlümüz ne mahzundur, ne mahzun!

Bunu da ancak Türk olan bilir.

(Cumhuriyet,11 Kasım 1938)

Bir cevap yazın