Mustafa Kemaller ve Ali Kemaller

Altemur Kılıç’ın kaleminden:

Eski Büyük Elçilerden Zeki Kuneralp’in vefatı bir insanlık trajedisine dikkatleri çekti. Kuneralp çok parlak bir diplomatik kariyer sonunda Bern, Londra ve Madrid’de başarı ile Büyük elçilik yapmış, geniş bir kültür birikimi olan, son derece efendi bir insandı. Kendisini tanımak mazhariyetine nail olmuş­tum. Ne var ki, diplomatik hayatının büyük bir kısmı nadir görülen bir kemik erimesi ve kas rahatsızlığının ıstırapları içinde geçti. Kuneralp stoık – yani acı çek­meye karşı aşırı tahammüllü bir insandı ve bu acıları­na, hele son yıllarda artan inanılmaz bir metanetle katlandı. Madrid’de Büyük Elçi iken eşinin Ermeni teröristler tarafından öldürülmesinin büyük acısına da!.. ölümü de sessizce oldu.

Hakkı Devrim fark edene kadar hepimizin dikkatinden kaçtı. Zeki Kuneralp’in asıl trajedisi babası Ali Kemal ile ilgili idi. Asıl mesleği gazetecilik olan Ali Kemal, Birinci Dünya Harbinden sonra mütarekede, Milli Mücadele’ye inanmayan ve inanmamakla kalmayıp, müttefiklerle işbirliği yaparak Ankara’ya, hem gazeteci olarak (Refik Halit Karay, Refii Cevat Ulunay gibilerle birlikte) şiddetle karşı işbirlikçi hükümetlerde Bakanlık yapmıştı ve Milli Mücadele’ye ve Mustafa Kemal’e karşı bozguncu yazılardan dolayı halkın büyük nefreti­ni kazanmıştı, “Artin” Kemal diye biliniyordu. Büyük Zaferden sonra henüz işgal altında bulunan İstanbul’­dan kaçırılmış. Ankara’ya gönderilirken, rivayete göre Bursa’daki komutan “Sakallı” Nureddin Paşanın tahriki ile linç edilerek öldürülmüştür. Linç edilmeseydi ve Mustafa Kemal’in de istediği gibi Ankara’ya götürülse idi herhalde istiklal Mahkemesi tarafından yargılanacak ve muhtemelen idam edilecekti. Öteki işbirlikçiler İstanbul’dan kaçtılar ve yüzellilik olarak yıl­larca sürgünde kaldılar. Sonraları, İstanbul’a döndüğünde Babamla yakın dost olan Refik Halit (Karay) büyük pişmanlık duyar “Keşke Mustafa Kemal’i, sizleri daha evvel tanısaydım ve doğru yolu görebilseydim” derdi. Ne var ki gene Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yaparken tanıdığım Refii Cevad’ın (Ulunay)’ın pek nadim olduğunu sanmıyo­rum. Allah rahmet eylesin, herşeye muhalif müstehzitiynette bir kişi idi.

Bu üçlü Refii Cevat, Refik Halit ama özellikle Ali Kemal isimleri zihinlerde hep milli davalara karşı çıkanların simgeleri olarak kalmıştır. Özellikle Güneydoğu konusunda mücadeleye karşı çıkanlara, teröristlere taviz verilmesinden yana olanlara ben de “Ali Kemal zihniyetindekiler” demişimdir.

Ali Kemal gibi bir kişinin değerli bir oğlunun, uzun yıllar İsviçre’de kalıp yüksek tahsil gördükten sonra Hariciye’ye girmesi ve önemli Büyük Elçiliklere yük­selmesi ülkemizin, toplumumuzun bu hallerdeki geleneksel hoşgörüsünün ve olgunluğunun kanıtıdır. Hele Zeki Kuneralp’in Hâriciye’ye girmesine ve sonra da parlak bir diplomatik kariyerden sonra Büyük Elçiliğe tayininde son karar merciinin, işgal yıllarında İstanbul’da yayımlanan Peyam-i Sabah gazetesindeki köşesinde Ali Kemal’in en zehirli yazılarının hedefi olmuş, zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü olduğu düşünülürse… Bu babaların günahı ile evlatlarının geleceğini ayırmanın yakın tarihimizde Zeki Kuneralp’ten başka örnekleri de olmuştur! Bu olgular bir kaç müzevir hariç pek yadırganmamıştır!

Rahmetli Zeki Kuneralp, doğal olarak, babası Ali Kemal’i aklamaya çalışmıştır. Vatanperver bir kişi olduğunu, Harbin galibi büyük devletlere karşı mücadelenin imkansızlığına ve bu mücadelenin mil­lete zarar vereceğine samimi olarak inandığını iddia etmiştir… Milli Mücadeleye inanmayan, İstanbul’daki rahatını bozmak istemeyen ve bunun için de Anadolu’ya geçmeyen bir çok asker, memur ve aydın vardı, o sırada. Ne var ki bunlar cezalandırılmamışlar ancak bir süre dışlandıktan sonra unutulup yüksek mevkilere bile çıkmışlardır. Halbuki Ali Kemal gibiler fiilen Milli Mücadeleyi baltalamaya çalışmışlar ve düş­manla işbirliği yapmışlardı. Bunların hemen hepsi İstanbul’dan kaçtılar ve “Yüzellilik” adı altında ülkeye dönmekten men edildiler. Onlar da sonra affa uğrayıp döndüler. Dönenler de karantinaya alınmadılar, hatta isimleri ve günahları unutuldu.

Ülkelerin yabancı işgali ve devrim gibi toplumsal olaylarında tartışılan bir durum vardır. Bir defa ihti­lallerde, isyan hareketi akim kalırsa yapanlar kaçınıl­maz olarak hain addedilir… Başarılı olursa “Kahraman”! Yabancı işgallerde de bazıları Ali Kemal vb. gibi ülkenin yüksek menfaatleri uğruna işbirliği yaptıklarını iddia ederler. İkinci Dünya Harbinde de Almanlar Fransa’yı işgal edince başta Fransa’nın Verdun kahramanı Maraşal Petaii ve yandaşlan Fransa’nın yüksek menfaatleri için Alman işgalinin şartlarını hafifletmek için Nazilerle işbirliği yaptıklarını iddia etmişlerdir.

Ancak bu gibilerin motivasyonu, gerçekten vatan sevgisi mi, yoksa kişisel menfaatler mi olduğunu nasıl belirlemeli? Daha önemlisi, bu gibilerle mesela İstiklal Harbi’nde tünelin ucunda hiç bir umut yokken çoluk çocuklarını İstanbul’da bırakıp Anadolu’ya geçen gerçek vatanseverleri, onların hakkını yemeden nasıl ayırmalı ? Eğer milli mücadele başarılı olmasa idi bu sonuncuların akıbeti muhtemelen kurşuna dizilmek veya asılmak olacak. Aksine düşmanla işbirliği yapan­lar, müstemlekeleşmiş İstanbul hükümetlerinde bakan vb. makamlar da ikbalde olacaklar ve satılmış kalem­ler olarak işlerini sürdüreceklerdi. Herhalde tarihi pers­pektif içinde bile, ara da bir fark olmalı!

Amma tabii gene tarihi perspektif içinde bu işbir­likçilerin çocuklarının ne günahı var ? … Onlar babalarının günahını niçin yüklensinler. İşte Türkiye Cumhuriyeti Devleti rahmetli Zeki Kuneralp’a en müm­taz makamlara çıkmak imkanını vererek, hem doğru olanı yapmış hem de Âli Kemal’in linç edilmesinin kefaretini de ödemiş ve tarihle ödeşmiştir.

Yeni Harman, 21-27 Ağustos 1998, Altemur Kılıç