Mustafa Kemal Atatürk’ün İslam Devleti Anlayışı

Mustafa Kemal Atatürk’ün İslam Devleti Anlayışı

Mustafa Kemal, Hz. Peygamber ve Raşid Halifeler devirlerinin adil yönetimlerle geçtiğini belirttikten onra, Muaviye b- Ebi Sufyan’la birlikte istibdatçı hükümdarlar döneminin başladığını söyler. Muaviye’nin birtakım hilelerle Hz. Ali’ye üstünlük sağlaması ve hükümranlığı ele geçirmesiyle de dinin siyasete alet edilme sürecinin başladığını; istibdat, istismar ve ihtiraslarını desteklemek için de hükümdarların ulema sınıfını kullandıklarını ifade eder. Ancak “gerçek ulema, dini bütün alimler hiçbir zaman boyun eğmediler. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar” der.

Atatürk’ün bu tespit ve değerlendirmeleri tarihi realiteye uygundur. Onları aynen paylaşıyoruz ve ekliyoruz: Hilâfetten (Muaviye’nin oğlu Yezid’in veliaht tayin edilmesiyle) Saltanata geçilmesiyle birlikte “Din” devletin himayesine girmiş; pek çok konuda sultanların buyrukları ve fermanları “mutlak otorite” kabul edilmiştir. Gerçek ulema dışındaki ilmiye sınıfı da buna ses çıkarmamış; hatta bu yöndeki uygulamalara alet olmuşlardır. Ayrıca saltanata geçişle birlikte “taklitçi Müslümanlık” dönemi başlamış, İslâm kültürü müminlerin düşüncelerine ve yaşantılarına yön vermeğe başlamıştır. Müslüman hanedanlar zaman zaman birtakım Kur’an ve Sünnet’in hükümlerini, siyasi emelleri için kullanmaktan, Din’i siyasete alet etmekten kaçınmamışlardır. Yani Din’in siyasallaştırılması sürecine girilmiştir.

İşte Mustafa Kemal’in bu konuda söyledikleri:

“Beyler! Gerçek ulema ile dine zararlı ulemanın birbirine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Hz. Peygamber’in saadetti zamanında, Peygamberin vefatından sonra, Raşit Halifeler zamanında, hep doğrudan doğruya, Hz. Peygamber’in yol göstermesiyle İslâm olan Râşit halifelerin aydınlatılmasıyla kurtuluşa eren halk kütleleri arasında gerçek temizlik, içten saygı, yüce bir bağlılık vardı. Ta ki Muaviye ile Hz. Ali karşı karşıya geldiler. Sıffin olayında Muaviye’nin askerleri Kur’an-ı mızraklarına diktiler ve Hz. Ali’nin ordusunda böylece kararsızlık ve zayıflık oluşturdular, işte o zaman dine bozgunculuk ve Müslümanlar arasına nefret girdi. O zaman hak olan Kur’an haksızlığı kabule araç yapıldı. En zorba hükümdarlardan olan Muaviye’nin nasıl bir hile ile hilafet sıfatını takındığını biliyorsunuz. Ondan sonra bütün istibdatçı hükümdarlar hep dini alet edindiler. İstibdat ve ihtiraslarını desteklemek için hep ulema sınıfına başvurdular. Gerçek ulema, dini bütün alimler hiç bir zaman bu zorba hükümdarlara boyun eğmediler. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar.

Üç buçuk dört yıl öncesine kadar hayatta olan Osmanlı hükümdarları da aynı şeyleri yapmışlardır. Son Osmanlı hükümdarı Vahdettin’in davranışları gözünüzün önündedir. Onun emriyle bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler âsi ilan edildi. Onun emriyle millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun, isyancılar sürüsü olduğuna dair fetvalar veren ulema kıyafetli kişiler çıktı…

Dört Halife’den sonra din sürekli siyaset aracı, çıkar aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu durum Osmanlı tarihinde böyleydi. Abbasiler, Emeviler zamanında böyleydi. Böyle âdi ve sefil hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini alet yapmaya tenezzül eden sahte ve imansız âlimler tarihte daima rezil olmuşlar, rezil edilmişler ve daima cezalarım görmüşlerdir…”(1)

Mustafa Kemal, Hilâfet ve Saltanatın Kaldırılması münasebetiyle yaptığı konuşmalarda devlet anlayışını açıklamıştır. Yüzyıllar boyunca Müslüman milletler ve devletlerin siyasî yönetim şekli olan halifeliğin artık; TBMM, bağımsız bir Türk devleti varken, egemenlik kayıtsız şartsız milletin iken varsayılamayacağını belirtmiştir. Siyasî ve idarî yönden yok saydığı bu makamın ilmî ve dinî yönden de meşruiyetini yitirdiğini ifade etmiştir:

“İlmî ve dinî bakış noktasına gelince bizim hükümet şeklimiz şer’î ve dinî hükümlerin tarif ettiği mahiyettedir. Hatife yahut hilâfet makamı, yalnız Türkiye Devleti ve Türkiye İslâm halkıyla sınırlanmış bir makam olsaydı, o zaman varolan şekil içinde bunun ifade tarzını düşünebilirdik. Fakat böyle değildir. Bu makam bütün İslâm âlemini kapsayan bir makamdır. Buna göre o makama yalnız Türkiye halkının görev ve yetki vermesi güç ve yetkisi dışındadır(2). Fakat bu makama doğrudan doğruya bir yetki vermeye kalkışacak olursak bu yetkinin uygulama alanı İslâm âlemini kapsar, Halife İslâm âleminin üzerinde bizim vereceğimiz görev ve yetki uygulamak zorundadır. Uygulayamazsa zaten anlamı yoktur. Uygulamak için ya onlar buna uyacak veya reddedeceklerdir. Uymak veya red ikisi sebepten olacaktır. Birisi bağımsız olan Müslüman devletler müdahaleyi, kendi bağımsızlıklarına müdahale olarak algılayacaklar ve bunu reddedeceklerdir. Nitekim Afgan emiri yapmış olduğumuz sözleşmede bir iki noktayı kendi bağımsızlığına müdahale sayarak kabul etmemiş ve demiştir kir “Ben hiç bir suretle milletimin bağımsızlığına kimseyi karıştırmam. Benim namaz kılacağım camideki hatibe ve hatibin irâd edeceği hitabete dahi ait olsa” öteki İslâm âlemi ise, baştan aşağıya kadar esaret durumundadır(3). Fas, Tunus, Cezayir, Trablus (Libya), Hind ve bütün bu ülkelerde yaşayan dindaşlarımız vicdanî hürriyetlerine ve bağımsızlıklarına sahip değillerdir(4) Bunlara bu geniş yetkiyi uygulatabilmek için önce onların hürriyetlerini elde etmek, yani onları esaret zinciri altında bulunduran devletlere karşı savaş açmak gerekir(5). İngiltere, Fransa, İtalya vs. devletlere savaş açmak ve bu savaşlarda başarılı olmak gerekir(6). Halife olan kişinin bunları yapabilmesi için, bir gücü gerekir. Eğer o güç Türkiye Devleti’nin gücü olursa, 8 milyonluk Anadolu halkının görevi bütün cihana karşı savaş açması ve bunları kurtarması olacaktır ki, böyle bir görevi 8 milyon Anadolu halkına yüklemek mümkün değildir. Böyle bir görev yapmak gerekirse, 70 milyon Müslüman’dan oluşan Hindistan’ın yapması gerekir. Görev vermek Türkiye Devleti’nin görevinin üzerinde bir şey olur. Ancak İslâm âlemi hür ve bağımsız şartlar içinde bir araya gelir. Kabul ederlerse toplanır ve Halifenin durumunu tesbit eder. Öyleyse bizce yapılacak bir şey kalmamıştır efendim” (7).

Bu yaklaşımı ile Mustafa Kemal Halifeliğin artık meşruiyetini yitirdiğini, Türk Milleti için böyle bir idare şeklinin söz konusu olmadığını belirtmekte; millî egemenliğin esas olduğu, halkın hür iradesinin hakim kılındığı; adalet, ehliyet, iyiliği öğütleyip kötülükten sakındırma gibi ilkelerin üstün kılındığı bir devleti savunmaktadır.

Kaynakça

1 Atatürk’ün 20.03.1923 tarihinde İzmit’te yaptığı konuşma. Konuşmanın asıl metni için bkz: Atatürk Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 63-64; Sadeleştirilmiş metni için ise R. Boyacıoğlu, a.g.m., s. 120-121.

2 Aytaç, a.g.m., s. 64-65.

3 a.g.e., s. 72-73.

4 a.g.e., s. 65.

5 a.g.e.,s.73.

6 a.g.e.,s. 73.

7 a.g.e., s. 73.

PROF. DR. SABRİ HİZMETLİ

Bir cevap yazın