Mustafa Kemal Atatürk’ün Hilafete Bakışı

Mustafa Kemal Atatürk’ün Hilafete Bakışı

Hilâfet, islâm dini ya da Kur’an ve Sünnet’e dayanan “dinî bir müessese” değildir. Ortaçağ’da (VII. yüzyılda) Müslüman, toplumun Arap yarımadasında ihdas ettiği bir siyasi-idari kurumdur. Belki dünyadaki en yeni politik ve yönelsel sistemlerden biridir. Kisralık, Kayserlik, Meliktik, Reislik ve Krallık yönetimlerinin egemen olduğu bir dünyada, “Seçim esasına” dayanan bir yönetim düzeni geliştirmek çok büyük bir yeniliktir. Ancak gerek yapısal gerekse işlevsel olarak halifelik “dinî veya mukaddes” bir kurum olmadığı gibi, halife de kutsal ya da karizmatik-dinî niteliklere sahip birisi değildir.

Atatürk’ün hilâfet hakkındaki görüş ve değerlendirmeleri tarihi bir seyir içindedir; giderek gelişmiş ve değişmiştir. 1918-1922 yılları arasında, Milli Mücadele devrinde kumandanlık zamanında hilâfet makamına olumlu yaklaşmış ve onu, bizim de az önce işaret ettiğimiz şekilde, bir idare ve-hükümet şekli olarak tanımlamıştır(1).

Bazı konuşmalarında ise hilâfetin kutsal olduğunu söylemiş ve ona dua etmiştir:

“En son duam şudur ki, istekleri gerçekleştiren Büyük Allah, sevdiği Hz. Muhammed hürmetine bu kutsal vatanın sahibi ve savunucusu, kıyamete kadar Hz. Muhammed’in dininin en sadık koruyucusu olan necip milletimiz ile saltanat ve yüce hilafeti korusun ve mukaddesatımızı düşünmekle sorumlu olan heyetimizi başarılı kılsın! Amin”(2).

Atatürk, “Büyük Milletin ve mukaddes hilafetin tek ve gerçek direği bulunan saltanat hümayunlarını Allah afetlerden korusun” ifadesinde görüldüğü gibi, hilafetin ve saltanatın korunmasını, hukukunun sağlamlaştırılmasını Milli Mücadele hareketinin hedeflerinden biri olarak takdim etmiştir(3).

Ancak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı ve Cumhuriyet’in ilanından sonra yaptığı konuşmalarda Atatürk, aynileştirdiği Hilafet ve saltanat makamları ile halife ve sultan hakkında hiç de olumlu şeyler söylememiştir. Hatta Meclis’te hilafet ve saltanat konulan tartışılırken “… İkide birde Yüce Meclis’in hilafet ve saltanat, halife ve sultan meseleleriyle uğraşmasında İslâm dünyası için sakıncalar vardır. Bu sakıncaları şimdiye kadar fiiliyatiyle gördük. Bunu bizden zorla almak isterlerse her türlü savaşını yaparız” (4) sözleriyle artık hilafet ve saltanatın süresini tamamladığını; bu kurumun işlevliğini sürdürmesine aramanın ise sakıncalı bir iş olduğunu ifade etmiştir. O günün halifesi ve sultanı Vahdeddin hakkında söyledikleri ise çok kötüleyici ve aşağılayıcıdır:

“Yazık ki şimdi Hilafet ve Saltanat makamım işgal eden zat, bu millet için hain bir adamdır… Çünkü Halife ve Padişah sıfatını takınmış olan kimsenin bu milleti iğfal, ifsat etmek için bizzat işgal eylediği bir takım bozguncu teşkilat vardır. Bu teşkilatta, o bozgunculuklar da kendisinde cesaret gören bir adam hükümsüzdür, hükümsüz olacaktır. Bizi reddetmek akıl kârı değildir…”(5)

Bu durumda Atatürk’ün hilâfet ve saltanat ile ilgili görüşlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı öncesi ve sonrası diye ikiye ayırarak ele almak doğru bir yaklaşım olacaktır.

Mustafa Kemal’in “İslâm milletleri için en önemli işlerden biridir” dediği hilâfete bakışı, “geleneksel bakış” (Ehl-i Sünnet)’ın aynıdır. Yani halifenin seçimle iş başına geldiğini; halifelikle ilgili tartışmaların yararlı olduğunu; Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in ilk halifeler seçilmeleri de isabetli karar verildiğini ifade eder. Dört halifenin erdemliliğini ve hilafetteki meşruluklarını, halife oluş sıralamasına göre kabullenir(6).

Hz. Muhammed sağlığında bir kişiyi halefi tayin etmediği için halife tayini serbest seçimle olmuştur. Ancak, Atatürk’ün ifadesiyle bu seçim işi o kadar kolay olmadı. Tersine çok danışmalara, çok tartışmalara ve bir takım ihtilaflara sebep oldu. Yine Atatürk’ün ifadesiyle seçim işinde üç değişik görüş ortaya çıktı. Birinci görüşe adayın kifayet dirayetinin esas alınması; ikinci görüşe göre İslâm’a yardım edenlerden biri halife olmalıydı; üçüncü görüşe göre ise halife tayininde Peygamberle yakınlık göz önünde bulundurulmalıydı. Birinci görüş Mekkeli muhacir sahabilerin, ikinci görüş Medineli ensâr sahabilerin, üçüncüsü ise bazı Haşimoğulları’nın görüşü idi.

Mustafa Kemal, hilâfet meselesi üzerinde ayrıntılı bir biçimde durmuştur. Halifelik ve saltanatı kaldırma girişimini delillendirmek ve kendi durumunu güçlendirmek isteyişinin bunda etkili olabileceğini sanıyoruz. Atatürk’ün hilâfet ve halife ile ilgili söylediklerini açıklamak ve yorumlamak yerine, okuyucuyu doğrudan O’nun sözleriyle baş başa bırakmayı uygun buluyoruz:

“Buna göre toplanıp resmen bir seçim yapmaktan başka bir iş kalmamış olduğuna hükmolunabilirdi. Oysa, bu seçim işi o kadar kolay olmadı. Tersine seçim meselesi çok danışmalara, çok tartışmalara ve çok esaslı ihtilaflara yer verdi. Seçim işinde önemli olarak üç değişik görüş ortaya çıktı. Bu görüşlerden birisi Hilâfet makamına hak kazanmak, ümmetin işlerini gözetebilmek için gerekli olan güç ve yeteneğin (kifayet) kural edinilmesi. Buna göre Hilâfet makamı en güçlü, en etkili ve en reşit kavmin olacaktı. Bu görüş sahabe sınıfının idi. İkinci görüş o güne kadar İslâm’a yardım eden kavmin hilâfete layık sayılmasıydı. Bu Ensar’ın görüşüydü. Üçüncü görüş ise, akrabalık gücünü gerektirdi. Buda Haşimilerin görüşü idi. Bu üç görüşten oy birliğiyle birini tercih etmek ve seçim işini sonuçlandırmak mümkün olmadı. Sonunda, parçalanma ve fetretin hemen önüne geçmek gerektiğine inanan Hz. Ömer’in etkisiyle Hz. Ebubekir’e biat olundu. Görülüyor ki, ilk Halife’nin seçiminde genel eğilimin doğal yoğunlaşmasından çok, kişisel etki, belirlemeyi şekillendirmiştir.

Beyler! Bu muhalefet ve tartışmaların yersiz olduğunu zannetmeyelim. Gerçekten Hilâfet işi, İslâm milletlerince en büyük bir iştir. Çünkü beyler! Peygamber Hilâfeti, İslâm halkı arasında bir bağ olan bir emirliktir. İslâm halkının tek kelimesi üzerine toplanmalarını sağlayan bir emirliktir. Emirlik ise Allah’ın bir sır ve hikmetidir ki kurulması daima ezici güç ve kuvvete bağlıdır, ondan sonra asıl amacı da, fesadı def, beldelerin asayişini koruma ve cihat işlerinin düzeni ile kamunun işlerini güzelce düzeltip sonuçlandırmaktır. Bu da ancak ezici güç ve kuvvete bağlıdır. Allah’ın töresi bu şekilde akıp gelmiştir. Buna göre yukarıda açıkladığım üç değişik görüşten birincisinin, ki gücü ve etkisi olan kavmin, milletin hilâfete varis olması noktasındaydı, diğer görüşlere tercih edilip üstün gelmesi doğaldır ve Hz. Ebûbekir’in etki ile hilâfet makamını alması uygun oldu…

Ebûbekir’in son anları yaklaşınca kendi seçimindeki zorlukları hatırlayıp Hz. Ömer’i vasiyetname ile bizzat seçip millete takdim eyledi. Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde İslâm ülkesi olağanüstü denecek hızla genişledi. Zenginlik arttı. Oysa, bir milletin için de mal ve zenginlik oluşması insanlar arasında bünyedeki hastalıkların oluşmasını ve bu da ihtilaf ve fitnenin çıkışına sebep olan, bu varlık alemi fesadını gerektiren durumlardandır, işte bu nokta, Hz. Ömer’in zihnini karıştırıyordu. Bir de Hz. Ömer hatırlıyordu ki Resul-ü Ekrem, sırlarını söylediği saygın sahabelerine şunu demişti: Ümmetim düşmanlarına üstün gelecek, Mekke, Yemen, Kudüs ve Şam’ı fethedecek, Kisra ve Kayser’in hazinelerini bölüştürecektir. Fakat ondan sonra aralarında fitne, ihtilal ve gizli düşmanlık ortaya çıkarak geçmiş hükümdarların yoluna gireceklerdir.

Hz. Ömer bir gün Hz. Hüzeyfe b. Yeman (r.a)’a deniz gibi dalgalanacak fitneyi sorduğu zaman, aldığı cevapta: “Senin için ondan korku yok senin dönemin ile onun arasında kapalı bir kapı vardır” dedi. Hz. Ömer sordu:

– Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı? Huzeyfe “kırılacak”! dedi.

Hz. Ömer: “Öyleyse artık kapanmaz” dedi ve üzüldü. Gerçekten kapının kırılması mukadderdi. Çünkü İslâm devleti genişlemiş ve iş çoğalmıştı. Bu emirlik şekli ve bu yönetim tarzı ile her yerde tam adaletin uygulanması zorlaşmıştı. Hz. Ömer, bunu anlayıp sıkılıyor ve Allah’a yalvararak diyor ki:

– Ya rab! Ruhumu al!

Ömer, bir gün ağlarken sebebi soruldu: “Nasıl ağlamayayım ki, Fırat kenarında bir oğlak yitse korkarım ki Ömer’den sorulur” diye cevap vedi.

Evet, Hz. Ömer (r.a.) artık hilâfet adı altındaki emirlik şeklinin bir devlet yönetimine yetersiz olduğunu, bir kişinin kendi erdeminde, kendi kudretinde ve hatta kendi yüceliğinde olsa da bir devletin yönetimine yetersiz olduğunu bütün genel anlamıyla anlamıştı. Hatta bu endişe ile Hz. Ömer kendisinden sonra artık bir halife düşünemez oldu. Kendisine oğlunu tavsiye ettikleri zaman “bir evden bir kurban yeter” dedi. Abdurrahman b. Avfı çağırdı: “Ben seni veliahd eylemek istiyorum” dedi. Abdurrahman, “Vallahi ben de asla bu işe girmem” dedi. Sonunda Ömer en akıllı noktaya temas etti. Emirlik, devlet ve milleti, danışmaya şevketti. Ömer’den sonra şûradakiler ve bütün halk, mescidi ağzına dek doldurdu. Orda bazı dikkate değer durumlarla yine ümmetin yönetimini, seçtikleri bir halifeye bıraktılar. Hz. Osman, halife oldu. Fakat kırılmaya mahkum olan kapı artık kırılmıştı. İslâm devletinin her tarafında bin türlü dedikodu ve hoşnutsuzluk başladı. Zavallı Osman, zavallı ve çaresiz bir duruma düştü.”

“Halife, İslâm toplumunu bir tek noktada toplayacak; Halife bütün İslâm âleminin hukukun, haysiyetini, şerefini, refahını, saadetini koruyacak ve korumaya gücü yetebilecektir. Halife İslâm âlemine her nereden gelirse gelsin her türlü saldırıyı engelleyecek, reddedip atabilecek ve bunun için güçlü ordulara ve herşeye sahip olacaktır. Buna göre bütün bu saydıklarımızı yapmış, yapabilmiş, yapan, yapabilen Müslümanların Halifesi olması gerekir. Eğer Hilâfet demek bütün İslâm âlemini kapsayan bir yönetim noktası demekse, tarihte bu hiçbir zaman vâki olmamıştır ve vâki değildir. Bütün İslâm âleminin bir noktadan sevk ve yönetimi Halife adında bir adam tarafından sevk ve yönetimi vâki değildir. Peygamberin zamanından sonra dört kişiyi bir tarafa bırakalım. Hz. Ali zamanında Sıffin savaşından sonra İslâmi âlemi halife adı altında “müminlerin emri” adı altında iki kişinin yönetimi içerisinde kalmıştır. Bir taraftan Hz. Ali, halifeyim diye yönetimde bulunmuştu. Bir taraftan da Muaviye yine Halife’yim diye yönetimde bulunmuştu. Abbasi halifeleri zamanında bir taraftan Halife’yim diye Bağdat’ta bir takım hükümdarlar yönetiminde bulunuyordu(7) bir tarafta da Emevi hilâfeti(8). Bugün zamanımızda da Fas’ta, Sudan’da halifeler vardır. Onlar da kendilerine “müminlerin emri” diyorlar. O halde bu, tarihte sabit değildir ve bundan sonra da bütün İslâm âlemini, hilâfet makamı adı altında bir noktada bağlayıp yönetmenin mümkün olabileceğini kabul etmek doğru değildir. Şimdi Mısır, Hint, Türk, Batı vs. Müslümanların tümünü kendi çevresinin şartlarından ve kendi çevresinin geleneklerinden kopartılacak ve ümmet adı altında bir noktada birleşebilecek… Buna imkân tasavvur etmek doğru bir şey değildir” (9).

Mustafa Kemal meseleyi tarihi yönden değerlendirdikten sonra şeriat açısından da değerlendirir. Bu konuda şu açıklamada bulunur:

“Diğer bir prensip, şer’an ve dinen hilâfet denilen şey yoktur. Bildiğiniz gibi bir defa Peygamber’in kendisi demiştir ki: “Bende otuz yıl sonra krallıklar olacak! bu bir hadistir. O halde hilâfet vardır. Hilâfet olacaktır. Hilâfet devam edecektir, demek Peygamber’in hadisine aykırı bir şeyin gerçekleşmesini istemek demektir.

Diğer bir şey mesela Ömer, Halife olduğu zaman kendisine “Resulullah’ın Halifesi” demişler. Kendisi ilk hutbesinde demiş ki “böyle bir sıfat bende yoktur ve olamaz. Böyle bir sıfat yoktur. Halife yoktur. Siz muminlersiniz ve bende sizin emirinizim.” Zaten Peygamberin vefatından sonra Halife seçmek için hiç bir kimsenin kafasına bir fikir gelmemiş. Emaret, emir, hilâfet adı altında vuku bulan teşekküller emânettir ve hükümetten ibarettir. Yani hilâfet demek bir hükümet demektir. Hükümet demek olunca hükümetin nasıl olması söz konusu olur. Yani şeriatın esaslarına göre şu ya da bu şekilde bir hükümet tesbit olunmuş mudur? Biliyorsunuz ki böyle birşey tesbit olunmamıştır. Herhangi bir hükümet meşru olur ya da olmaz. En zorba davranan hükümetlere en kötü hareket eden hükümetlere din alimleri meşrudur (yasal) demiştir. Yalnız dini esaslarda, yönetimin ne gibi noktalara dikkat etmesi gerekeceğine dair kesin açıklamalar vardı ki, onlardan bir tanesi şûraya (danışma aittir) bir tanesi adalete aitdir. Bir tanesi ulü’-l-emre itaate aittir. Öyleyse sosyal bir toplumun işlerini yönetecek bir hükümetin şûrası olacak ve o şûra adaletle iş yapacak olursa tamamen dine ve şeriata uygun bir hükümet kurulmuş olur. Ulü-l-emirden de maksat âmir demek değildir. Âmirler demektir. Âmirler demek ihtisastı kişiler demektir. İş beceren kişiler demektir. O halde iş beceren kişilerden bulunan insanlardan oluşan bir şûra, adalet dairesinde ve şeriat’ın istediği derecede hükümeti yönetir. Bizim hükümetimiz tamamen bu esasları içerir. Buna göre başkaca halife söz konusu olamaz. Buna rağmen TBMM kendisinden başka bir Müslümanların halifesi seçti ve bir hilâfet makamı oluştu. Bunu açıklamak gerekirse şöyle düşünmek gerekir. Bütün İslâm âlemi esir durumdadır. Arzu edilir ki bunlar ayrı ayrı çalışsınlar ve kendi millî egemenliklerini ele alsınlar. İşte bunlara bu konuda teselli ve ümit kaynağı olmak üzere bir irtibat noktası başlarına bağımsız olduktan sonra hemen birleşip bir makamın yönetimi altına girmek isteyeceklerini düşünmek uygun mudur? O da başka… Demek oluyor ki, biz yalnız onların kurtulması için ortak rabıta noktası gösteriyoruz ve bu hususta adeta dinî ve tarihî ya da vicdanî bir görev yapmış oluyoruz bu makamı korumakla(10).

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı gibi Mustafa Kemal’e göre hilâfet demek bir hükümet demektir. Hükümetin temelini de şûra (danışma), adalet ve ulu’l-emr denilen amirlere yani yetenekli kişilere uymak oluşturmaktadır. Böylece, hilâfetin dini makam değil, siyasal bir sistem; adalet, ehliyet, meşveret esasları temelinde insanları idare etme şekli olarak anlamıştır. “Ulu’l-emr” kavramının anlayış ve yorumu ise çağdaş kavrayış ve açıklamalara tamamen uygundur.

Atatürk, konuyla ilgili olarak 29 Ekim 1923’te, Cumhuriyet’in ilan edildiği gün bir Fransız muhabire de benzer açıklamalarda bulunur:

“Aldığımız bütün tedbirler bir cümle ile özetlenebilir. Millî egemenliği ilan ettik. Kelimeler üzerinde oynamayalım. Bugünkü Türk hükümeti az çok Cumhuriyettir. Bu bizim hakkımızdır. Fenalık nerede? Kaynaklarımızı hatırlayınız.“

“Tarihimizin en mutlu dönemi hükümdarımızın halife olmadıkları zamandır. Bir Türk padişahı hilafeti her nasılsa kendisine mal etmek için nüfuzunu, itiyadını, servetini kullandı. Bu sırf bir tesadüf eseridir. Peygamberimiz, öğrencilerine dünya milletlerine İslamiyeti kabul ettirmelerini emretti. Bu milletlerin hükümeti başına geçmelerini emretmedi. Peygamberimizin zihninden asla böyle bir fikir geçmemiştir. Hilafet demek, idare, hükümet demektir. Gerçekten görevini yapmak, bütün Müslüman milletleri yönetmek isteyen bir Halife, bunu nasıl başarır? İtiraf ederim ki bu şartlar içinde beni Halife seçseler, derhal istifamı verirdim.

Fakat tarihe gelelim, gerçeği inceleyelim. Araplar Bağdat’ta bir hilafet oluşturdular ama Kurtuba’da bir halife daha ortaya çıktı. Ne İranlılar, ne Afganlılar, ne Afrika Müslümanları, İstanbul halifesini asla tanımadılar. Bu ün İslâm milletleri üzerinde yüce ruhani görevi yapacak yegane halif fikri hakikatten değil, kitaplardan çıkmış bir fikirdir. Halife hiçbir zaman Roma’daki Papa’nın Katolikler üzerindeki kuvvet ve iktidarını gösterememiştir.

Biz Halife’yi eski ve muhterem bir geleneğe saygıdan bıraktık. Halife’ye saygımız vardır. Gerek kendisinin, gerekse ailesinin ihtiyaçlarını sağlıyoruz. İlave edeyim ki, İslâm âleminde Türkler halifenin maddi ihtiyaçlarını fiilen sağlayan tek millettir: Dünya çapında bir hilâfeti tercih edenler şimdiye kadar her türlü katılımdan kaçmışlardır. O halde neyi savunuyorlar”(11).

Mustafa Kemal Atatürk’ün arzusu istikâmetinde Hilâfetin 3 Mart 1924’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kaldırılması olayı dünyada büyük akisler yapmıştır. “Türkler’in İslâm’dan kopması, uzaklaşması, İslâm’a cephe alması; ya da İngilizlerin oyunu, veyahut içtihat; hilâfeti halk oyu ile seçilen Meclis’le birleştirme, millî devlet tesisinin gereği kabul etme”(12) hilâfetin kaldırılmasıyla ilgili değerlendirmelerin başlıcalarıdır.

Kanaatimizce hilâfetin saltanattan ayrıldıktan sonra kaldırılmasında önemli olan etkenler;

a- XX. yüzyılda “millî devlet” ve “millî hâkimiyet” kurma anlayışının dünyadaki yaygınlığına uygun olarak, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaştan, “Millî bir Türk Devleti” kurmayı, Türk milliyetçiliğini ümmetçiliği ya da Osmanlılığa tercih etmeyi kararlaştırmışlardır.

b- Hilâfeti, hükümet ve Cumhuriyet anlamında anlamışlar; halifenin de başlangıçta olduğu gibi seçimle işbaşına gelmesi düşüncesini savunmuşlar; dolayısıyla millî iradenin hakim olduğu ve devlet başkanının seçimle işbaşına geldiği bir siyasî yönetim biçimini tercih etmişlerdir.

c- Çok yaşlanmış, eski kuvvet ve kudretini yitirmiş Hilâfet Makamının Çağdaş İslâm Dünyasının ve Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap veremeyeceği kanaatine varmışlardır.

d- “Redd-i miras-ı Osmanî” ilkesi doğrultusunda ve İslâm’ı Türkler’in çağdaşlaşması ve uygarlaşması önünde engel görenlere olumlu imaj vermek amacıyla, hilâfet ve saltanat gibi kurumların varlığını Çağdaş Türk Devleti ve milleti için zararlı kabul etmişlerdir, şeklinde sıralanabilir.

Kaynakça

1 Bakınız; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I., Ankara 1961, s. 13, 69.

2 A.g.e., c. 1, s. 3.

3 Atatürk’ün bu,vönlerdeki sözleri için bkz;a.g.e.,c. I, s. 3-17.

4 a.g.e., 1,62.

5 TBMM GİZLİ CELSE ZABITLARI, c. 1., s. 135 vd.; Ayrıca bkz.: Nutuk, 422; Ramazan Boyacıoğlu, Atatürk’ün Hilâfetle İlgili Görüşleri, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. XIII, sayı 37, s. 102-104, Mart 1997, Ankara.

6 Atatürk’ün hilâfetle ilgili görüşlerinin geniş bir değerlendirmesi için bkz: A. Sanhoury, Le Califat, Paris 1924, S. Ramazan Boyacıoğlu, a.g.m.,s. 99-137; Kemal Aytaç, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Din Politikası üzerine Konuşmalar, Ankara 1986; Ethem R. Fığlalı. “Nutuk’ta İslâm Tarihi ile ilgili Motifler”, Atatürk Araştırma Merkezi, Uluslar arası İkinci Atatürk Sempozyumu (9-11 Eylül 1991 Ankara), I, s. 279-285, Ankara 1996.

7Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, 289-292; K. Aytaç, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Din Politikası Üzerine Konuşmalar, Ankara 1986, s. 70-71.

8 Aytaç, a.g.c, s. 66; R. Boyacıoğlu, a.g.m.. s. 124-125.

9 a.g.e., s. 71.

10 Aytaç, a.g.e., s. 66,70-72; Boyacıoğlu, a.g.e., s. 124.

11 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, III, s. 69-70; R. Boyacıoğlu, a.g.m., s. 125.

12 M. Kemal Öke, Hilâfet Hareketleri, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., s. 108-133, Ankara 1991; A. Şanhoury, Le Califet, S. Akgün, Yeni Türkiye Cumhuriyetinde Halifelik Örgütünün Yetersizliği, A.Ü.D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, c. XIV, s. 63 vd.; Ankara 1983; M. ikbal, İslâm’da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, (Ç. A. Asrar), s. 153 vd. İstanbul 1984.

PROF. DR. SABRİ HİZMETLİ

Bir cevap yazın