Musa Onbaşının Yakaladığı Avus­tralyaIı Atatürk’ün Huzurunda

Çanakkale’den hatıra,

Yazan: Cevat Abbas Gürer, 10 Kasım 1940, Cumhuriyet Gazetesi

Anafartalar’da kanlı taarruzlar durmuş, muhasım taraflar tamamıyla siper muharebelerinden başka bir faaliyet gös­termiyorlardı.

Bir taraftan düşman esir vermemeye son derece dikkat ve itina ediyor; diğer taraftan uzun süren muharebelerin tabip olarak yarattığı intikam almak hissine müptela olan erlerimiz, esir tutmuyor­lardı. Bu yüzden hasım taraf vaziyeti kumandanımın arzusuna göre tezahür edemiyordu.

Kurmay heyetimizin harekât şubesi, düşmanın eski vaz’ülceyşini cephe istihbaratsızlığından hakikate yaklaştıramıyordu.

Zaman zaman düşmanın bol cephaneli ve sürekli topçu ateş baskınları, karaya indirilmiş toplarının mevcudundan bü­yük değişikliği göstermiyordu.

Piyade ateş baskınlarımız, düşman pi­yadelerini yoklarken hiçbir tebeddülün vukuuna karar verdiremeyecek kadar es­ki kesafetini muhafaza eyliyordu.

Yalnız kumandanım bir hissikablel vukuun ıstırabını çekiyordu.

O büyük askere göre düşmanın nispe­ten durgun ve sakin vaziyetinin behe­mehal aleyhimize bir hareket olduğu ve dahiyane hissiyatı daha ziyade düşma­nın çekildiği merkezinde toplanıyordu.

Bu manalı ve yerinde olan duygu, Anafartalar grubu kıtaatına efradın in­tikamını tahfif ve hakiki düşman vazi­yetinin inkişafını temin maksadı ile (sağ esir, makineli tüfek, tüfek getireceklere altın para da dahil ayrı ayrı kıymette takdir olunacak mükafatlar verileceği) mealindeki emrini yaratmıştı.

Kıtaatımız, aziz kumandanlarının em­rini henüz aldıkları günün gecesi idi ki, grup kurmay heyetinin nöbetçi subayı, Anafartalar muharebelerinin kanlı ve imhakâr taarruzlarında bihakkın çelik fırka (çelik tüm) unvanını kazanmış oIan on ikinci fırkadan verilen telefon raporunu aldı.

Bu rapor fırka cephesinden çıkarılan üç kişilik bir keşif kolumuzun Avustral­yalı boksör bir esir ele geçirdiğini bil­diriyordu. Telefon mikrofonunu kulağında tutan subay kaydettiği kısa raporu bir tarafa bırakmış, diğer bir kâğıda gülümseyerek keşif kolumuz eratının vazı ve halini ve boksör Avustralyalı’nın esaret şeklini kumandanıma arzedilmek üzere not edi­yordu.

Not, hem göğüsleri kabartacak, ve hem de hayretlere düşürecek manada idi. Şöyle ki: Çıkarılan keşif kolumuzun onbaşısı kısa boylu zayıf ve nahif Musa.. Yanına güçlü kuvvetli iki er almış. Düşman siperleri ile siperlerimiz arasında kırk dört metreyi geçmeyen mesafeyi Musa onbaşı ve arkadaşları ağır dinlenmelerle ve ye­re yapışık bir sürüklenme ile düşman siperlerine yaklaşmaktalarken zifiri ka­ranlıktan göremedikleri, ve aynı derin sükunetle kendilerine doğru ilerledik­lerini hissedemedikleri bir düşman keş­şafına tos yapacak kadar yaklaşmışlar. Tüfek kullanmadan her iki düşman ne­ferini tutmak istediklerinden daha ge­ride bulunan düşman neferi kaçmaya muvaffak olmuş.

Musa onbaşı; Türk asabiyetinin bütün hızı ile düşman keşif kumandanının elma­cığına (gırtlağına) sarılmış, fakat Musa’nın bir kaç misli boy ve cüssede olan boksör Avustralyalı Musa’yı yumruk­lamaya koyulmuş. Musa’nın yüzü gözü şiştiği halde düşmanının yumruk darbelerini yedikçe çelik bileğinin keneti olan parmaklarını yalnız şikârının ilmiğinde (gırtlağında) sıkıştırmış ve arkadaşlarına «aman ayaklarımdan sağlam tutun ve beni bizim siperlere doğru çekin» emrini tekrar etmiş, durmuş.

Bu veçhile Musa onbaşının iki metre­ye yakın boylu boksörün yumruk kasırgasına tahammül etmiş olduğunu ve avı­nı elinden bırakmayarak arkadaşlarının yardımları ile sürükleye, sürükleye siperlerimize sağ olarak getirdiği tafsilâtı nota geçmiş bulunuyordu.

Büyük huzuruna sunulan bu rapor ve izahat kumandanımı da memnun etti.

Taşkın hazzı (hadedesini…) seri güle­rek tekrar ettirdi. Beşer kudretinin ha­ricinde görülen bu savletin kahramanı; onbaşı Musa’yı esirle birlikte görmek is­tedi.

Emri 12’nci fırkaya tebliğ olunmuştu. On ikinci fırka siperlerde karargahımız arasında tabiî zamanda bir, bir sa­atten fazla süren bir yol vardı. Vakit gece yarısına gelmişti. Musa onbaşı ile esir boksör Avustralyalıyı görmek zevkinden mahrum kal­mamak için kurmay heyetimiz uykuyu feda etmek kararını vermişti. Fevkalâde yaratılışlı Musa onbaşı ile şikârına intizar dakikaları sürüyordu. Sabrımızı birbirinden aldığımız sigaralarımız takviye diyordu.

– Geliyorlar!.. Haberi kumandanımızdan başka hepimizi heyecanlandırmış, ayaklandırmıştı.

Bol ışıklı kumandanımın harp bürosu­na giren Musa onbaşı ile boksör Avus­tralyalı esir birbirinden pek nispetsizdi­ler. Yanyana durdukları zaman vaka­nın cereyanına derin derin hayret ve taaccübden kendimizi bir türlü alamadık. Musa onbaşı zayıf ve çelimsizdi. Boksör ise bir doksan boyunda iri yarı, ağır cüsseli gıptalarla seyredilecek kabi­liyette sağlam yapılı idi.

Esaretin gözlerimiz ününde canlanan manzarası karşısında kuvvet bakımın­dan candan takdirlerimizi üzerinde top­layan Musa’ya kumandanım teveccüh ederek:

– Aferin onbaşı!.. Bu kocaman adamı nasıl sürükleyebildin?

Musa onbaşı; Türklüğe hâs tevazuu ile kumandanının gözleri içine kalbini fır­latacak gibi baktı ve kızararak:

– Efendim karanlıkta baş başa geldik. Sağ adam istemişsin. Tüfek kullan­madan bir sarmaş dolaş olduk. Ben onun ilmiğine yapıştım. O beni boyuna yumrukladı, fakat elimden kurtulama­dı. Arkadaşlarım ayaklarımdan çektiler. Ben de onu boğazından çekim. Siperi­mize kadar böyle sağ getirdim.

Kumandanım boksör esire dönerek:

– Nerelisin? dedi. Esir boksör:

– Avustralyalıyım. Cevabını verdi. Kumandanım:

– Avustralya neresi, Türkiye neresi? Silâhla memleketimize niye geldin? Bizimle ne alıp vereceğin var?.. Ve mu­harebe insani bir şey mi, beşeriyet için iyi mi? suallerini irad buyurdular. Esir boksör bu sualler karşısında kı­zardı. Yalnız:

– Ben sportmenim. Muharebe de bir spordur. Onun için asker yazıldım, diye­bildi. Diğer suallere cevap vermemişti. Kumandanım bu cevap üzerine güle­rek:

– Bizim Musa’nın sporunu nasıl bul­dun? buyurdular. Musa onbaşıyı tepesinden gören bok­sör askerliğini unutarak kasketini çıkardı:

– Bu Türk askerini hürmetle selâmla­rım, dedikten sonra:

– Fasılasız bütün yumruklamama rağmen elinden gırtlağımı kurtarama­dım. Bileğinin kuvvetine hayranım. Bana nazaran sıkletçe pek hafif olan bu er si­perlerinize kadar beni sürükledi, ge­tirdi, cümlelerini söylerken gözleri yaşarmıştı.

Esir Avustralyalı boksörün kumandanıma bu munsıf ve takdirkârane itirafı kahraman Musa onbaşıyı çavuşluğa terfi ettirdi. Musa’ya hayran hayran bakarak kur­may heyetimizin istihbarat şubesine giden esir; yılgınlık humması içerisinde alınan ifadesi mensub olduğu cephe va­ziyetinin inkişafına vesile ve vaz’ülceyşimizi ikmale hadim oldu. Ve düşmanın cephemizden Selânik’e iki fırkasının nak­li de meydana çıkmıştı. İşte kahraman Musa çavuşun cansipe­rane vazife başarması; kumandanımın dahiyane buluşunu tespit ve teyide ya­ramıştı. Ey Türk erleri; hepinizin kanınızdaki asalet ve kahramanlık size Musaların yaptıklarını geride bıraktıracak kabili­yettedir.

Biliniz ki vazife sever ve fedakâr bir Türk erinin salâbetli vazife görüşü; çok defa Başkumandanlıkların bile maddi büyük masrafları ile aydınlatamadıkları karanlıkları yırtar ve bir çok meçhulleri müspetleştirir.