Kemalizm ve Kadın

Kadın, Eski Türklerde erkeğe eşit bir konumdaydı. Bu bir yandan, göçebe yaşamının ürünü olan ilkel demokratik geleneklerden, öte yandan da Şamanizm’den kaynaklanıyordu. Türklerin İslam öncesindeki dini olan Şamanizm, kadının “kutsal” olduğu inancını getirmişti. Erkek sadece tek bir kadınla evlenebilirdi. Kadın toplumsal yaşamda erkeğin yaptığı hemen her şeyi yapabilirdi.

Örneğin kale muhafızı, vali, elçi ve hatta hükümdar olması olanaklıydı. Ev ve çocuklar üzerinde, ana ve babanın hakları aynıydı. Eski Türk toplumlarında, devlet başkanlığı, Hakan ile Hatun’un ortak sorumluluğu ile yürütülürdü. Yasa niteliğindeki “emirname”ler, her ikisince imzalanmadan uygulanmazdı. Elçi kabulü dahil, bütün önemli törenlerde, Hakan ile Hatun beraber bulunurlardı. Kadınlar savaşın her aşamasına erkeklerle eşit koşullarda katılırlardı. Hatun bizzat “savaş kurulu”nun üyesiydi.

Tarihte devlet başkanlı­ğı yapmış ilk kadınlar da Türklerdi. Delhi Türk Devleti’nde Raziye Sultan, Kirman’daki Kutluk Devleti’nde Türkan Hatun bunun en ünlü örneklerini oluşturuyordu. Eski Türklerde kadının örtünmesi ve erkeklerden kaç­ması gibi bir gelenek yoktu. Bu ortam, İslam dininin kabul edilmesinden sonra da Orta Asya’da büyük ölçüde sürdü. Kastilya Elçisi Klaviya’nın anılarında, 1404 yılında Timurlenk’in Semerkant’ta verdiği şölene, erkeklerin yanında kadınların da katıldıklarını yazıyor. Aynı bölgeyi 1860’larda dolaşan Macar Türkolog Vambery de, göçebe Türklerde kadınların erkeklerden kaçması gibi bir adetin bulunmadı­ğını aktarıyor.

İslam dinini kabul ettikten sonra, Türk toplumunda kadının konumu giderek değişmeye başladı. Bu konuda, dinin getirdiği kurallardan çok, İran ve Arap kültürlerinin olumsuz etkileri görülüyordu. Örneğin İranlılar, eski dinleri Zerdüştlüğün etkisi ile, kadını kirliliğin ve kötülüğün simgesi sayıyorlardı. İslam öncesi Arap dünyasında ise, kadının deve kadar bile değeri yoktu.

Türkler Anadolu’da, hatta Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında, Orta Asya’daki kadın-erkek eşitliğine dayalı geleneklerini büyük ölçüde korudular. Harem yoktu ve kadınların yüzleri açıktı. Örtünme olayı, Bizans’ın etkisiyle ve Fatih döneminden sonra başladı. Çok kadınla evlilik ve harem ise, daha çok saray ve saray çevresinde yaygınlaştı. Türklerin İslam dinini kabul etmesinden sonra, yerleş­meye yüz tutan bu ve benzeri uygulamalar, hemen sadece kentler için geçerli olmuştur.

Tarlada çalışarak, evde halı­ kilim dokuyarak üretime doğrudan katılan köylü kadını açısından Orta Asya’daki gelenekler geçerliğini büyük ölçüde korumuştur. Göçebe yaşamını sürdürenler açısından ise çok az şey değişmiştir.

Atatürk, Türk kadınını yeniden topluma kazandırmakta kararlıydı. Şöyle diyordu:

“Daha esenlikle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türh kadınını çalışmamıza ortak etmek, yaşamımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını bilimsel, ahlaki, sosyal, ekonomik yaşamda erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve desteği yapmak yoludur esenlikli yol. Eğer kadınlarımız… erdemin gerektirdiği davranış ve hareketlerle aramızda bulunur, ulusun bilim, sanat ve sosyal hareketlerine katılırsa, bu durumu inanın ulusun en tutucusu bile beğenmekten kendini alamaz.”

Atatürk, kadınların toplum yaşamında erkekler kadar başarılı olacaklarına inanıyordu:

“Çok büyük şükranla gö­rüyoruz ve görmekteyiz ki, hanımlarımız her yerde erkeklerle fikir ve aydınlık yolunda yarışırcasına yürüyorlar. Yine şükranla belirtmek gerekir ki, kadınlarımız hiçbir yerde erkeklerin gerisinde değildir. Hemen her yerde kadınla erkek arasında bir eşitlik görüyorum. Bu durum övülmeye değer. Kadınlarımızın daha az uygun koşullarda erkeklerden geri kalmayışı ve belki aynı koşullarda erkeklerden ileri gidişi övünülecek bir durumdur.”

Atatürk, kadınların giyimleri konusunda ise ölçülülü­ğü savunmaktaydı:

“Bizim örtünme konusunda dikkate alacağımız şey, bir yandan ulusun ruhunu öte yandan yaşamın gereklerini düşünmektir. Örtünmede her iki yöndeki aşırılıklardan kaçınmakla bu iki gereksinimi de karşılamış olacağız. Örtünüş biçimimizde ulusun manevi gereksinimini tatmin için İslam ve Türk yaşamını başlangıcından bugüne etraflıca açıklığa kavuşturmamız gerekir. Bizim kadın yaşamında, kadının giyiniş biçiminde yenilik yapmamız söz konusu değildir. Belki sadece dinimizde, ulusal geleneklerimizde, tarihimizde zaten var olan, herkesçe beğenilen adetlere geçişi düzenlemek söz konusu olabilir. Kendi zevkimize, kendi terbiye ve düzeyimize göre istediğimiz kıyafeti seçebiliriz. Ancak, tüm ulusun kabul edebileceği biçimleri, tüm ulusun yaşamında uygulama olanağı bulunan kıyafetleri herhalde genel eğilime uygunlukta görmek doğru olur. Bazı ulusların zevk alemlerini ülkemizde uygulamaya kalkışmak elbette hata olur. Bu yol sosyal yaşamı­mızı ileriye ve erdeme götürmez.”

“Kadın konusunda biçim ve kıyafet ikinci derecede kalır. Kadınlarımız için asıl savaşın alanı, başarılı olunması gereken alan, kültürle, aydınlıkla, gerçek erdemle donanmaktır. Ben sayın hanımlarımızın Avrupa kadınlarının gerisinde kalmayacaklarına, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacaklarına, nur ve kültürle donanacaklarına kuşku duymayan, buna kesinlikle inananlardanım.”

Atatürk, Tevfik Fikret’in bir sözünü çok seviyor:

“Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer.”

Türk kadınının durumundaki iyileştirmelerin Atatürk’ten önce -ürkek adımlarla da olsa- başladığı bir gerçektir. Ama Kemalizm, bu konuda da, sonuna kadar hızlı ve kararlı bir biçimde gitmiştir.

Kız çocuklarının ilk ve ortaokula gitmesi izni 1858’de verilmişti. Ebe okulu, kız sanat okulu ve kız öğretmen okulu aynı dönemde açıldı. İlk kadın yazarlar ve kadınlara yönelik ilk yayın organları ortaya çıktı. İlk kadın derneği, savaş yaralılarına yardım amacıyla 1867 yılında kuruldu. ikinci Meşrutiyet’in ilanından sonra, kadınların toplumsal konumlarıyla ilgili bazı önemli gelişmeler daha gö­rüldü. İlk kız lisesi, 1913 yılında İstanbul’da açıldı. Kadın gazete ve dergileri arttı. Halide Edip Adıvar, Kadın Haklarını Savunma Derneği’ni (Müdafaa-i Hukuku Nisyan) kurdu. 1914’te bugünkü adıyla Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğretime başladı. 1921’de de, Fen ve Edebiyat Fakültelerinde kızlar erkek sınıflarına girdiler. Bir olay vardır ki, Atatürk’ün kadının topluma kazandırılması konusuna ne kadar önce ve kesin karar verdiğinin göstergesidir: Kurtuluş Savaşı’nın en kritik anlarından biri yaşanmaktadır. Düşmanın ilerleyişi karşısında, TBMM’ de heyecan egemendir. Hükümet merkezinin Ankara’dan Kayseri’ye taşınması önerileri yapılmaktadır. Ve Atatürk, o ortamda Ankara’da topladığı öğretmenler kurultayında, kadın ve erkek Türk insanına verilecek eğitimin ilkelerini saptamaktadır. Kadının vatandaş sayılmasına bile karşı çıkan milletvekillerinin neredeyse çoğunlukta olduğu bir Meclis’te ve Kurtuluş Savaşı’nın en korkulu günlerinde, Türk kadınını en ileri toplumlardaki yasal haklara sahip kılmak için ilk adımlar atılmıştır. Türk kadını 5 Aralık 1934’de seçme ve seçilme hakkına kavuştuğu zaman, demokrasinin beşiği sayılan bazı Batı ülkelerinin kadınları henüz bu hakka sahip değildiler. Atatürk, Cumhuriyetle birlikte geleceğin sivil toplu- munun temellerini atarken, ilk kurulan sivil toplum örgü­ tünün, 1924 yılında Türk Kadınlar Birliği oluşu da anlamlı ve önemlidir. Ve Atatürk’ün kadını özgürleştirmek, etkin ve etkili biçimde toplumsal yaşama katmak için niçin böylesine kararlı davrandığı sorusunu akla getirmektedir.

Bunun yanıtı açıktır.

Kadın toplumun yarısıdır ve toplumunu bir an önce çağa taşımak savaşımı veren bir devrimci için, kadını etkin kılmamak, bu savaşımda yarı yarıya hız yitirmek demektir.


Ahmet Taner Kışlalı