Kâzım Özalp’in Atatürk Anıları, Hatay

Hatay

Atatürk’ün sağlığı bozulmuştu. Merdiven çıkarken kalbinde çarpıntı oluyor, ara sıra burnu kanıyordu. Zaman zaman gözlerinde sarılık belirtileri görülüyordu. Sonu bilinen bir hastalığa tutulmuş olmasına rağmen gücü yettiği kadar devlet işleri ile uğraşıyordu. Özellikle Hatay problemine çok önem veriyor, hükümeti daha müessir tedbirler almaya zorluyordu. Bu konuda halkın, hükümeti zorladığını, dışarıya ve içeriye karşı gösterecek hareketler yapmasını ve milli baskı karşısında hükümetin en ciddi tedbirlere girişmesini, hatta savaşı bile göze alabileceğini haklı göstermek istiyordu.

Bir gece Karpiç Lokantası’nda yemekteydik. Atatürk’ten başka kız kardeşi ve 20 kadar arkadaşımız da beraberdi. Diğer masalarda Ankara’da bulunan bazı yabancılar ve Türk müşteriler vardı. Atatürk, burada Hatay konusunda bir olay yaratmanın propaganda yönünden faydalı olacağını düşünerek, Hatay konusunu tartışmaya açtı. Sofradakiler, hatta müsaade ettiği için tartışmaya katılan diğer masalarda oturanlar, hükümetin gevşek tutumunu protesto ederek kısa zamanda daha müessir tedbirlerin alınması gerektiğini söylediler. Atatürk’ün bu konuşma ve protestoları tasvip eder görünen bir tutumu vardı. Hatay konusunda hükümete karşı yapılacak bazı çıkışları destekleyeceği havası uyandı. Kız kardeşi Makbule Hanım’ın elinde bir tabanca vardı. Makbule Hanım tavana iki el ateş etti. Atatürk bu çıkışa ses çıkarmadı. Orada, bizim soframızda bulunanlardan daha iki kişinin tabanca ile havaya ateş ettikleri görüldü. Bu gösteri hükümetin Hatay konusundaki gevşek tutumuna karşı bir protesto havasını taşıyordu. Atatürk’ün böyle bir olayı daha önceden düzenlemiş olduğu kanısına vardım. Hatta sonradan öğrendiğime göre sofrada yanında oturmakta olan eşime “Hanımefendi bir silah siz de atar mısınız?” diye sormuş. Bizim hanım, “Paşam ben bugüne kadar elime hiç silah almadım” diye cevaplandırdığında, “Pekala gerekirse sizin çocuklarınız silah atarlar” demiş. Olay bir hukuk devleti içersinde kabul edilebilir olamazdı. Anlaşılıyordu ki Atatürk, olaya emniyet kuvvetlerinin el koymasını, tahkikat açılmasını, basına aksetmesini, böylece bu konuda halkın gerekirse galeyana gelebileceğinin ima edilmesini, propaganda yönünden yararlı görüyordu. Polisler olaya müdahale ederek zabıt tuttular. İçerde ve hatta lokantanın dışında bulunanlar arasında konuşmalar başladı. Atatürk düşüncesine uygun olan bu gösteriden memnun olarak, gitmek üzere ayağa kalktı ve dağıldık. Kız kardeşi Makbule Hanım ve ateş eden diğer kimseler karakola götürüldüler. Atatürk, Hatay konusunda hassasiyet gösteren bu kimseler için açılan kanuni tahkikatı uygun bulduğunu, ancak gösterilen hassasiyeti takdir ettiğini belirterek, karakolda onları ziyarete gitti. Böylece istediği propaganda yapılmış oluyordu.

Hastalığının ilerlemesi ve tam istirahat ile yatağa çekilmesi süresinde bile Hatay konusu ile ilgisini hiç azaltmadan devam ettirdi.

Savarona’da dinlenirken bir gün yatta yapılan bir Bakanlar Kurulu toplantısından sonra bana “Seninle konuşacağım gitme” dedi. “Milli Savunma Bakanı olmam nedeniyle Hatay işinde bana önemli görevlerin düşebileceğini, bu konuda gerekirse Makedonya’daki ihtilal çeteleri gibi bir teşkilat kurmamızı, benim evvelce Makedonya’da Selanik vilayeti takip kumandanlığında bulunmuş olmam nedeniyle böyle bir teşkilatın nasıl kurulacağında tecrübeli olduğumu, bu iş için yeterli tahsisatın sağlanabilmesini teminen Başbakan Celal Bey’le görüşeceğini” söyledi. “Hatay mutlaka bizim olmalıdır” diyerek sözlerini bitirdi. Yorgun görünüyordu, bu kendisiyle yalnız görüştüğüm son devlet işiydi. Müsaade isteyerek ayrıldım.

Sağlığı daha fazla bozulduğundan, bir süre sonra yattan Dolmabahçe Sarayı’na geçti. Sarayda iken son bir Bakanlar Kurulu toplantısı daha yaptık. Sonradan olaylar beklenilenden daha hızlı ve daha olumlu şekilde gelişti. Bir özel teşkilata gerek kalmadı. Ordumuz hiçbir çatışma olmadan Hatay’a girdi, Hatay Devleti kuruldu. Bilindiği gibi sonradan Hatay bir vilayetimiz oldu.

Kaynak:Atatürk’ten Anılar, Kazım Özalp – Teoman Özalp, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Mart 1998 ISBN: 975-458-042-2