İzmir’e Girdikten Sonra Atatürk’le Yapılan İlk Mülakat

Yakup Kadri, İZMİR

Buraya geldiğim günden beri ben karargah muhitinde ve kumandanlarla zabitan arasında bulunuyorum. Bunun içindir ki bana, Mustafa Kemal Paşa hazretlerini sık sık görmek nasip oluyor. Başkumandan İzmir şehrine girdikten sonra siyasi şahsiyeti askeri şahsiyeti kadar tebarüz etmeye başladı. Sulh için ne düşünüyor, ne söyleyecek, kendisine kadar vaki olacak teklifleri nasıl telâkki edecek, bu, dünyanın merak-aver hattâ müheyyiç muammalarından biridir. Başını ihata eden şa’şaalı zafer halesiyle hâdisatın, âlemin ön safında duruyor, fakat herkese yine her vakitten ziyade uzak görünüyor ve o zafer hâlesinin nuru çehresine, bir türlü, siyaset meraklılarının aradığı aydınlığı veremiyor. Ben kendileriyle ilk mülakatımda asıl bu anlaşılmayan taraflarını öğrenmek istedim, onun içindir ki, ilk sualim düne kadar yaptığı işlere ait olmadı, yarın ne yapmak fikrinde bulunduğunu sordum.

Dedim ki:

-Paşa hazretleri, Dumlupınar meydan muharebesi kazanıldıktan sonra ordulara ilk hedefin Akdeniz olduğunu söylemiştiniz. İlk hedef tabirini kullanmakla takibi lazım gelen ikinci ve üçüncü hedefler mevcut olduğunu zımnen ihsas etiğiniz anlaşılıyor. Lütfen bu hususta biraz malümat verir misiniz?

Bilâtereddüt ,cevap verdiler:

-“Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının vazifesi Misak-ı Millî ahkâmını temin etmektir. Türkiye halkı; milli hudutları içinde bütün medeni insanlar gibi tam mâna ve şümuliyle hür ve müstakil yaşayacaktır. Fakat bilirsiniz ki, hareket-i askeriye, faaliyet-i siyasiyenin ümitsiz olduğu noktada başlar. Ümidin emniyetbahş bir surette avdeti orduların hareketinden daha seri hedeflere muvasalatı temin edebilir.”

Başkumandanın şu son cümlesi bana atideki suali irad etmek cesaretini verdi: 

-Her halde, dedim bu hedeflere ordu ile veya diplomasi ile vâsıl olmak hususlarındaki noktai nazarınızı bilmek pek faydalı olur zannındayım. 

Paşa hazretleri ayni kat’i eda ile: 

“Hiçbir vakit fuzuli yere kan dökmek istemedik ve istemeyiz. Milletimizin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hakiki zihniyeti böyledir. Şimdiye kadar dökülen kanların mes’ulleri cihan-ı medeniyetçe tanınmış ise facianın devamına mahal yoktur.”

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine tasavvur ettiği sulhun neyi ve mahiyeti hakkında bir sual daha sormak istedim, dedim ki: 

Yunan ordusunu, senelerce kendi topraklarını bile müdafaadan âciz bırakacak bir surette müzmahil ve perişan ettiniz? Böyle büyük ve kahhar bir zaferden sonra sulhun tesisinde müzakerat-ı siyasiyeyi çetinleştirecek bazı yeni şartları mevzuubahis olacak mıdır? 

Başkumandan tebessüm etti:

-“Bu suali sormakla faydalı bir iş yaptığınızı zannederim. Yalnız sizin değil bütün dünyanın bize böyle bir sual tevcih etmeye hakkı var ve yine alacağınız cevapla bütün dünyayı tatmine delâlet etmiş olacaksınız.

Evvelâ herkesin kat’iyetle bilmesi lazımdı ki, Türkiye halkının mukadderatına bizzat vez’ül yed olması suretiyle teessüs etmiş bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ve yine herkesin sarih olarak bilmesi lâzımdır ki bugünkü Türkiye halkı asırlarca kendi iradesini başkasının elinde görmeye tahammül eden halk değildir ve asıl bilinmesi lâzım gelen cihet de bugünkü Türkiye halkının ve hükümetinin tül-ü emel peşinde koşup kendi evini unutan ve harap bırakan sergüzeştçi insanlardan olmadığıdır. Binaenaleyh kemalikat’iyetle beyan edebilirim ki hükümetimiz nevşe-i zaferle menafi-i hakikiye ve hayatiyesini unutacak kadar mahmur olmamıştır. Biz yalnız hukuk-u sarihamızı emniyetle istihsal etmekten ibaret olan esasları takip ederiz. Türkiye Büyük Millet Meclisi teessüs ederken hangi hususları hayatî ve lâzımültemin görmüş ise bugün dahi yine aynî şeyleri mevzu bahseder.”

Bunun üzerine nasıl oldu, bilmiyorum. Bahsimiz birdenbire ordularımızın istihsal ettiği harikulâde zafere ve bu zaferi temin eden muazzam muharebeye intikal ediverdi. Başkumandanımız, bazılarının zan ve iddia ettiği gibi taarruzumuzun nagihani bir baskın şeklinde inkişaf etmediğini söylüyor. Ona göre bu taarruz geçen sene Sakarya’da yapılan mukabil taarruzun devamı gibidir. Ordumuz o zamandan beri faaliyetine bir an sekte vermemiştir ve bütün hareket ve istihzâratını düşmanın gözü önünde açıktan açığa yapmıştır. Yine bazılarının zannetiği gibi düşmanın kuvvetlerinden bir kısmını Trakya’ya çekmiş olması da taarruza geçişimize bir vesile teşkil etmemiştir; zira, Paşa hazretleri, bu kuvvetlerin hesaba katılacak derecede mühim bir kemiyet olmadığı fikrindedir. Bundan anlaşılır ki, ordularımız bir seneden beri her an için vatanı düşmandan tathir edecek bir kudreti haiz bulunuyordu ve şimdiye kadar bu kudreti istimal etmemesinin yegane sebebi milli davamızı belki siyaseten hallolunabilir, telâkki etmesinden ibarettir. Nitekim taarruzdan evvel yapılan siyasi teşebbüsler de bunu ispat eder

Mustafa Kemal Paşa hazretleri, zaferimizin büyük bir süratle istihsal edilmiş olmasına rağmen pek kadar kolay ve zahmetsizce inkişaf ettiğini de söylemiyor. 

“Düşman, son derece şiddetle muharebe etmiştir.” diyor. 

O, her büyük asker gibi karşısındaki düşmana lâzım gelen ehemmiyeti vermesini bilen bir kumandandır. Bunun içindir ki bizim kumanda heyetimize, zabitanımıza nispeten Yunan kumanda heyetiyle zabıtanın epeyce dün olduğunu haber vermek ile beraber bunların askerlik noktai nazarından o derece ihmale layık olmadıklarını da söylüyor. Binaenaleyh, Başkumandanımızın bu mütaleatından anlaşılıyor ki, düşmanı yenen kuvvetlerin en büyüğü Türk askerinin bağrındaki imandır ve yine bu imanın verdiği hızdır ki, Türk ordularına tarih-i harbde emsali görülmemiş bir süratle dört yüz kilometrelik mesafeyi on gün içinde katetirdik. 


Yakup Kadri