İşte Babamız Atatürk! Seni Özlememek Elde Mi?

Cephelerde geçen yılları, İstanbul’un karanlık işgal günlerinde kurtuluş çaresini arandığı o buhran dolu günleri, Samsun’a ayak basılmasıyla başlattığı İstiklâl Savaşı’nın zaferle sonuçlanması, hemen ardından ilan edilen Cumhuriyet, devrimler, memleketi kalkındırma gayretleri derken 1930 senesine gelinmişti. Yüce Atatürk durmak bilmeden çalışıyor, herkesin sorunlarını dinliyor, çözüm arıyor ancak yine de az da olsa birtakım hoşnutsuzluk belirtileri ve şikayetler duyuluyordu…Hem O, büyük Türk, babamız değil miydi? Gecesini gündüzüne katıp memleketin tüm sorunlarına çareler bulup çözmüyor muydu?

 

Atatürk Yalova’da

İşte o yıllarda Atatürk büyük bir Türkiye gezisine çıkar. Köylüsünün, çiftçisinin, esnafının, işçisinin ve memurunun dertlerini, sorunlarını dinlemek ve çözüm yolu bulmak için tüm Türkiye’yi adım adım, karış karış gezer…ve Antalya’ya gelir. O gecenin akşamı yorgun düşen Yüce Atatürk, düşünceli biraz da sinirli bir şekilde konakladığı evin odasına girer…Sigarasını yakar, O’na eşlik eden özel kalem müdürü Hasan Rıza’ya “Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum!” der ve devam eder:

 

 

 

“…Beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın zihninde kökleştirilmiş olan, her şeyi başta bulunandan beklemek itiyadı. İşte bu zihniyetle; herkes büyük bir tevekkül ve rehavet içinde, bütün iyilikleri bir şahıstan, yani şimdi benden istiyor, benden bekliyor; fakat nihayet ben de bir insanım be birader, kutsî bir kuvvetim yoktur ki…”

 

Atatürk İstanbul’da halkın dertlerini dinliyor

Bu sözlerin beraberinde, Atatürk’ün o güzel mavi gözleri nemlenir. Haklıdır da, çünkü, evvela o da bir insandır, üstelik Hasan Rıza’ya söyledikleri sinir buhranları geçirdiğinin bir göstergesidir…

Yazımızı böyle bitireceğimizi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz…

Atatürk’e kahve getirmek için odadan çıkan Hasan Rıza, biraz da oyalanarak 10 dakika sonra geri döner…Atatürk sakinleşmiştir, kahvesinden bir yudum içtikten sonra kaldığı yerden devam eder:

 

 

Atatürk Antalya’da

“Her ne hal ise! Yeise değil, hatta ufak bir tereddüte dahi düşmeye mahal yoktur; halimizi bilmekle beraber cesaretimizi kaybetmemeli, ümit ve şevk içinde yolumuza devam etmeliyiz; er geç, fakat muhakkak gayemize varacağız.”

İşte Atatürk! İşte azim! İşte Türk’ün o yıllardaki dert babası, düşünceleriyle, bıraktığı mirası ve manevi varlığıyla bugün Türk’ün tek Atası!

İşte tüm hayatını vatanına ve milletine adayan güzel insan! Babamız Atatürk…

Seni özlememek elde mi?

Onur Okur

Kelimelerin anlamsız kaldığı bir an…Öksüz kalmış bir milletin feryadının fotoğrafı…10 Kasım 1938